Şifa ve Sabır

Bu hafta bir kez daha çilek reçeli kaynattım. Denemeler albümünde daha koyu kıvam yerini aldı. Meğer ne kolaymış reçel kaynatmak! İnsanın zamanı ve enerjisi olsun, yetermiş!

Bizim yavrular doğduklarından bu yana bir kantaron mucizesi süregelir evde. Pazarda satılan bir demet çiçeğe, fabrikasından alınan zeytinyağına, bir de güneşe dönük bekleme sabrına ihtiyaç varmış meğer! Al sana kırığa, çıkığa, morarmaya, yanmaya, kaşıntıya, çillere şifa… Mucize mi’rim…

Kırda salınan ineğin sütüne, çimene bulanmış koyunun sütünü ekleyince, kavanoza koyup üstüne peçete kapatıp bekleyince olurmuş meğer en nefis, tuğla gibi yoğurt… Denemeden bilemezsin ki!

Birayı evde yapmak neyse de, mayasını ekmeğe bulamak… Tüm günü yoğurmanin şifasına, beklemenin sabrına kilitlemekmis…Bal, şeker olsun konu-komsuya…

Ah be… Günleri karıştırmak neyse de, ayları karıştırmak da neyin nesi? Yoksa mutfak, ruhun iyileşmesine şifa mı? 

Meğer resmini yapamadığımız mutluluk, yeri gelir, kavanozlarla sıralanırmis mutfağa…

Kimbilir?!😉😊

Kantaron ve Tutuklamalar

Kantaron çiçeklerini saf zeytinyağına bastım, güneşe koydum demlensin diye. Enginarı, baklayı, bezelyeyi derin dondurucuya. Çilek reçeli kaynattım. Koyun sütü de kattım bu sefer yoğurda. Yarın ekmek mayası hazırlasam diyorum. Biraz dikiş var ayrıca. Elimi atmışken Ada’ya bir elbise örebilir miyim diye düşünüyorum. Saksılardaki çiçekleri de yenilemeli… Yarın denize gider miyiz acaba? Satranç da var gerçi….

İşte sadece bunlar olsun gündemim; tutuklamalar, yitirilen özgürlükler, açlık grevleri, işinden olanlar, yasalar, sansürler, kültürsüz, yobaz muhabbetler, ölüm, acı değil…

Bu coğrafyanın insanının basit gündelik mutluluklardan sebeplenirken vicdan muhakemesi yapmaması, olanaksız mıdır? Nedir yani sığdırılamayan bir kısacık insan ömrüne? Te Allam ya!!!

O kantaron, derman olabilir mi acaba bu yaralara da…

Çocuğum Okula Başlasın mı?

Türkiye’de okul mevzusu, eğitimin sürekli alaşağı edilmesi sebebiyle ciddi bir iş. Aman çocuğum okusun da adam olsun dönemi geçeli epey oldu. Eğitimli ve bilinçli aileler, iletişimin kalitesi ve yaygınlığı, materyallerin çeşitliliği arttıkça, şu an varolan okulların içeriği kadar, gerekliliği de sorgulanır oldu. Benim okulsuz eğitimle tanışmam, araştırmam, üzerinde mesai harcamam da bu sebepten. Ülkemizde okulsuz eğitimin hakkıyla olabileceğine ikna olmadım. Bu nedenle çocuklarım gayet okullu 😊 Başka bir yazıda bu konuyu da yazarım belki. 

Kızım, koşullar ve deneyimsizliğimizin ‘kurbanı’ oldu diye düşünüyordum. Çünkü okul öncesi 3 yıl okula gitti. 3 yaşında gittiği kreş içimde sızı olarak kaldı. Ancak sonraki İtalyan Koleji’nin (Evrim Okulları) anasınıfı, haftada 18 saat İtalyanca eğitim alması sebebiyle fena değildi. Şu an İtalyanca ile ilişkisi olmamasına rağmen, dili tanıyor ve bir sempatisi oluştu. Bence yeterli. Özellikle 4 yaş öğretmeni, dünya tatlısı Serda ile geçirdiği yıl çok eğlendi. 5 yaş sınıfındaki disiplin ise gereksiz yere sindirdi kızımı. Ekim doğumlu olması dolayısıyla, aslında bir yıl daha ilkokula başlamamayı hakediyordu. Ama bir anlamda mecburen başladı ilkokula. İlk dönem fiziksel olarak zorlandı. 2. sınıfta şehir ve okul değiştirdi. Zor bir başlangıç oldu yani eğitim hayatına. Ama başetti her koşulda ve şu an sanırım eşiği atladı kendi adına. Çok mutluyum bu sebeple.

Kızımdan 2 yaş küçük olan oğlum, bu sene oyun temelli bir devlet anaokulunda başladı okul hayatına. Her gün severek gitti, 3 saat eğlendi diyebilirim. Ağustos doğumlu. İlkokula başlama konusunda düşünceliydik.

Ancak her çocuğu kişiliğine ve içinde bulunduğu koşullara göre değerlendirmek gerekiyor. Bugün oğluma seneye okula başlamayıp, benimle evde vakit geçirmek ister mi diye sordum. Bana okulda öğretilenleri öğrenmek istediğini ve evde olmak istemediğini söyledi. Anaokulunda da sıkılacağını, ilkokula başlamasının en iyi seçenek olduğunu söyledi. Aynen de bu cümlelerle! Kendini bu kadar net ifade edebilmesine çok sevindim. Bu oldukça önemli. Kızımda da zorlandığı süreçte, bu ifade zenginliği çok işimize yaradı. Yeri gelmişken, çocuklara küçük yaşlardan itibaren ve sürekliliği koruyarak kitap okumanın önemini hatırlatmak isterim. Zira biz yaşayarak bunun ne derece yararlı olduğunu deneyimledik.

Kararımız oğlumu okula başlatmak yönünde sonuç olarak. Ancak…

Bu durumda seneye bana sınıf anneliği, okul aile birliği üyeliği, sosyal faaliyet yoğunluğu, kütüphane ve STK’lar ile sıkı bir iletişim görünüyor. Zevkle 😊😍

Karne, not, okuldaki eğitim anlamındaki başarı hiçbir şey ifade etmiyor bana. Benim kriterlerim şunlar; 

Çocuklarocuklar okula mutlu gidiyor mu?

Soru sorabiliyorlar mı? 

Merak duyguları körükleniyor mu? 

Arkadaşlık ilişkisi geliştirebiyorlar mı?

Sorunları kendileri hallediyor mu?

Oyun oynayabiliyorlar mı?

Şimdilik çocukların okulu bunları karşılıyor. Üstelik evde yeterince fazla vakit geçirmelerine de zaman bırakıyor. Farklı sosyal katmanlardan ailelerin çocukları var. Eğitimciler sevecen ve idealist.

Yarın uzun ve eğlenceli bir tatil başlıyor. Tüm çocuklara ve ailelere harika bir tatil diliyorum. Her anınız layıkıyla geçsin 😊

Gidince Olanlar

İnsanın düşünmek ve daha çok düşünmek için bol zamanının olması nasıl muhteşem bir duygu biliyor musunuz? Ben artık biliyorum 😊

İstanbul’dan, büyük şehrin her türlü keşmekeşinden ve iş hayatının yarattığı stresten kaçmak istemeyen ve bunun için plan yapmayan kaldı mı bilemiyorum. Ama bunu gerçeğe dönüştürmüş biri olarak gönül rahatlığı ile şunu söylememe izin verin; elinizden geleni ardınıza koymayın. Emin olun yaşama dört elle sarılmak için sıkı bir sebebe daha sahip olacaksınız. Üstelik neşesi ve tatmini de cabası… Neyin mi? Yaşamın elbette 😉

Tam mânası ile gelmemin üstünden yaklaşık 4 ay geçti. Zaman ilerledikçe hem yeni hayata, hem de yeni mekana daha çok ısındık. Tüm aile zaman zaman hâlâ inanamaz durumdayız halimize ya!  Rehaveti yavaş yavaş üzerimizden atıyoruz. Önümüzdeki yıl dinlenmeye vakit ayırma niyetindeyim hâlâ. Ama yavaş yavaş kanımın bitlenmeye başladığını da hissediyorum. Okumaya çok vakit ayırmakla beraber, doyamadım yeterince. Sular seller gibi okumak, bir o kadar da gezip tozmak ama evimden de hiç çıkmamak arasındayım. 

Günler birbiri ardına sıralanırken, kafamda varolan fikirler olgunlaşıyor, yenileri ekleniyor ve kımıl kımıl oluyor içim. 

Ülkenin gündemine katkımın zavallı olduğunun bilinci ile kendi kişisel dünyamı zenginleştirme ve en değerli hazinem olan çocuklarıma odaklanma sürecini yaşıyorum.

Her gelen günün coşku ile hayatımı daha da zenginleştirdiginin farkına varıyorum.

Bunlar çok güzel günler ve daha da güzel günler göreceğimiz inancı ile mutlu uyanıyorum. Evet, herşeye rağmen hem de… 

Zeytine, Katar’a, 2 kez müebbet alan Atilla Taş’a, Nuriye ve Semih hocalara ve dahasına rağmen… Zeytin için, iş ve aş için, memleket için, Zeytin Çekirdekleri için, çırpınan gençler, çabalayan insanlar için, saksıdaki çiçeği açtı diye sevinebilenler, çocuğu okuduğu için gurur duyanlar için, hâlâ müziğe ve dansa gönül verenler olduğu için, yaşam için… 

En çok çocuklarımın gözlerinin içine baktığımda gördüklerim için…

Senin Yaşamın

O kadar kolay değil mutlu olmak bu ülkede. Bak baştan söyleyeyim, epey uğraş ister. Gayretli değilsen işten değildir karamsarlığa sürüklenmek. Koyvermek, vazgeçmek, umutsuzluğa teslim olmak… 

Düşersin bol bol. Ayağını kaydıranin haddi hesabı yoktur. Hele gülenin , ardından konuşanın, ohoo… Yılmayacaksın! Düşünce kalkacaksın ayağa arkadaş! Ardından güleni duymayacaksın, dedikodunu yapana kulağını tıkayacaksın. Sen mutluluk hedefini net koyacaksın, kimse yıldıramayacak seni. Uğraşarak, didinerek, haksızlıklarla savaşarak ve en önemlisi kendine inanıp, gülümseyerek devam edeceksin yoluna…

Yol seninse, kimse elinden alamaz, emin ol.

Hedefin netse, kimse saptıramaz, güven buna.

Düştüysen, kalk!

Umudun tükendiyse, yenile…

Gülümse be arkadaş! Bu hayat, sadece bir kereliğine ve tamamen senin… Sahip çık tüm yüreğinle ve ruhunla…

Sev onu, koru ve yaşat… Bu biricik yaşam, sadece sana ait 😊

Müzik ve Zaman

Pop, elektro, punk, hatta hardrock gibi bazı akımları seven ve dinleyen bir insan olmadım hiç. Gençken nasıl müzikler olduğunu anlamak için dinledim ve haklarında fikir sahibi olmak için okudum. Sanat müziği sadece muhabbet sofrasında, arabesk ise acılı ortaokul yurt yıllarımda hayatıma eşlik etti.

Dolu dolu 42 yaşımın tüm güzelliğini sürerken farkettim ki, ben bir caz ve protest ağırlıklı türkü insanıyım. Çocuklarla coşunca Latin ve rap, sakinleşip keyfe gelince slow pop.

Müzik, insanı insan yapan unsurlardan önemli bir parça. İnsan 40’lari devirip, kendine ait zamana da erişebilme lüksüne sahip olunca farkediyor içindeki güzellikleri birer birer…

Siz hiç dinlediniz mi uzun uzun içinizdeki müziği ve keşfe çıktınız mı sakin sakin? Zaman… Sen ne harika bir armağansin, insanin kendine ve sevdiklerine verdiği…

Gündem

Gündem gündem değil ki, takip edelim.  Her an insanı buhrana sürükleyecek bir şeyler oluyor canına yandığım ülkede. Ruhum sadece haberdar olmayı bile başaramazken, tüm bu olanları yaşayan insanlar nasıl yaşayabiliyorlar? Nasıl nefes alıyor ve mücadeleye durmaksızın devam edebiliyorlar? Dileğim o acılı ve kırgın insanların da, bizim hepimizin de böyle bir motivasyona sahip olmamız için hiç bir neden olmaması. Mücadele ancak ortada bir sebep kalmayınca bitiyor. Yoksa bayrak yarışı… Acıdan acıya, kızgınlıktan kırgınlığa… Yürek yarası…

Bazı günler birbirimizden ve çocuklardan başka kimse ile konuşmuyoruz. Televizyon açılmıyor zaten genellikle evde. Radyomuz sadece birkaç Yunan kanalı ile nostalji fm çekiyor. Sosyal medyayı okumazsak öylece yaşayabiliyoruz. Kendi halimizde. Haliyle zaman zaman ülkede olan biten, Nijerya veya Şili’de olan bitenden daha fazla etkileyemiyor bizi. Sanırım bu noktada instagram annelerini anlayabiliyorum. 

Ama olmuyor. Sonra birinin bir yazısı, birinden gelen bir haber, bazen bir sözcük, bazen çaresiz bir haykırış… İçim çekiliveriyor yine. Ruhum o mengenenin içinde büzülüp kalıyor. Ağlamakla bir nebze rahatlıyorum, minik bir nebze o da… 

Sonra…

Sonrası yine ülke, yine acı, yine mücadele, yine yılgınlık…

Sonrası yine bir umut, yine bir ışık, yine nefes, yine doğa, yine dünya…

Dünyanın tüm acıları ve dertlerine rağmen, nefis bir gezegen olduğu ve bizim de vademizi dolduran minik canlılar olduğumuz gerçeği yeter ferahlamaya… bazen…

Hâller

Yazmayınca yazamıyorum… Bu aralar böyle. Sanırım yaşama fazla kaptırdım kendimi 😂

Gündem beni bitiriyor. İçim daraliyor, yüreğim sıkışıyor, ruhum kararıyor. Oysa bir de günlük yaşam var. İçinde sevgi, neşe, umut, rahatlık, bol bol kahkaha barındıran. Minik ‘an’lar sayesinde bir anda içimize güneşi açtırıveren, kıkırtılari kahkahaya çeviren, durup dururken bir derin rahatlama nefesi almamızı sağlayan o ‘an’lar… İşte onlara tutunup coşuyorum yeminle. Dalıp dalıp gitmelerim inanamazliktan, kendimi bulduğum yerde olduğumun farkına varıvermekten, hayalin içinde gerçekten mutlu olmaktan… Bir yandan bir yerlerde düpedüz hayat için mücadele edenleri düşünüp ince ince sızlasa da yüreğim, yaşamak galip her koşulda be usta! Garip şey nefes alıp vermek, koyveremiyor insan öylece. Hele de bir çocuksa gözbebeğinde ışıldayan, baktığın o masum yürekse, boşveremiyor insan…

İşte öyle gel-gitlerde, öyle salım salım maviliklerde, öyle fısıltı hâlinde rüzgarın sesinde, bir iç çekişin peşinde hallerim… 

Elini tuttuğum hayat, her sabah güneşin rengarenk yangınıyla doğuyor ruhuma ve her gece katıp yanına yüreğimi, aynı güneşin yorgun saçakları ile batıyor denizin cümbüşüne. Halimiz hâl olsun…

İncir Reçeli

Çok güzeller. Minicik, yeşil, sert incirler. Sadece koyu yeşil, şahane renkleriyle değil, kekremsi kokularıyla da tam bir şenlik. Reçeli ise epey uğraştırıcı doğrusu. Artık köylülerin bu incirleri reçel yapmaya uğraşmamasını anlayabiliyorum 😉

Pazarda görüverince gönlümüz kaydı. Aldık köyünden toplayıp gelmiş bir kadından. Tarifini sordum, “biz hiç reçel yapmayız bunu, soruyor şehirliler diye getiriyorum” dedi bana. Hâlâ şehirli olduğum gerçeği yüzüme vurulmuş olmasına rağmen, içimden geldiği gibi yaşayabildiğimden olsa gerek, gülümsedim tüm yüreğimle yine de. Bir başka kadın bitti yanıbaşımda, verdi tarifi. Kadınların içgüdüsel yardımlaşma hallerine bitiyorum.

Sonra bir dolu uğraştım. Kaynattım, soğuttum, yıkadım, sıktım, kestim, ekledim, çıkardım… Ben incirlerle, onlar şeker, su ve karanfille hemhal olana dek uğraştık karşılıklı dünya harikaları ile. Şimdi bunca yorgunluğa kavanozun dibinde dinleniyorlar, hakettiler zaar 😊 

Ben mi? Ben hâlâ yaşadıklarıma inanamıyorum 😎🙌🎶

Zamanın Tutsaklığı

Şehir hayatı insanın zihnini işgal ediyor diye düşünürdüm. Şimdi farkına varıyorum ki, aslında tutsaklığa mahkum olan zamanımız. 

Trafiğin, kalabalığın, uğultunun ve acelenin meşgul ettiği günün içinde zihin kendine kaçacak aralıklar yaratabilme kapasitesine sahip. Hayal kuruyor, sohbet ediyor, plan yapıyor, kaçıyor. Bunlar stresin sibop noktaları. Bu sayede yaşamaya ve dayanmaya devam edebiliyoruz. Çocuklarımızı istediğimiz gibi yetiştirebilme, özümüzdeki gibi olabilme, hayal ettiğimiz hayatın içinde varolabilme çabamız bu sayede ayakta kalabiliyor. Ama tam olarak değil! Bütün mutsuzluğun ve kaçış fikrinin özünde de tam da bu olmamışlik yatıyor diye düşünüyorum. 

Gençken şehrin daha dayanılabilir, hatta sevilir olmasının sebebi de önümüzdeki zamanın sonsuzluğuna inanıyor oluşumuz sanki biraz da. ‘Bugün değilse de yarın bir ara ‘o’ günleri de yaşayacağız nasılsa’ inancı. Oysa zamanın hızını görünce daha aceleci ve daha umutsuz oluyoruz doğal olarak.

Zamanımın efendisi olmayı başardığımda benliğimin ortaya çıkışı bu nedenle beni rahatlattı. Aslına bakarsanız pek de değişiklik yok günümde. Temelde benzer şeyleri yapıyorum. Ama acelesiz ve bol bol. İşte içimi coşturan da tam da bu hakkını verme ve tadını çıkarma hissi. 

Zihnim kendini gerçekleştiriyor her şekilde. Zamanımsa prangalarindan kurtuldu ve özgürlüğünü yaşıyor…