Pazartesi

Haftanın başladığı gün, epeydir bana bir şey ifade etmiyor. Okul varken biraz, ama o kadar. Çünkü haftaiçi günleri de tatil formunda yaşıyorum. Sebebi 4 sene evvel aldığımız karar; işi gücü ayarlayıp, çocukları küçük bir yerleşim yerinde büyütmek ve kendi zamanımızın efendisi olabilmek. Bu hayali gerçekleştirebilmek için planlar yaptık, itinayla uyguladık. En önemlisi de hayatın sürprizlerine karamsarlık ve bezginlikle değil, yeni bir fırsat gibi kucak açtık. Uyum sağladık yani koşullara.

Bu sabah 6:30’da kalktım. Erken uyanmak, eğer zorunda değilseniz, büyük bir keyif. 30 dakika daha erken uyanıp, güneşin doğuşunu seyredemediğime hayıflansam da, gökyüzü benden yanaydı. Bulutlar gün doğumunu tekrar yaşattılar sağolsunlar. Güneşi kucaklarına saklamış, ışıklarının dört bir yana süzülmesini sağlamışlardı. Daha ne isterim?!

Pafi ile klasik sabah gezmesini yaptık. Bahçeden domates ve biberleri topladık. Sonra mutfağa girdim. Radyoyu açtım. Dingin ve sessiz, üstelik sabah serini havanın hakkını vermeye karar verdim. Önce kayısı marmelatı, ardından anjelik eriklerinin marmelatı ve taze biber dolmasının içini hazırladım. Yaklaşık 2 saatin sonunda ev ahalisinin sabah mırıltıları gelmeye başladı. Biraz yatak keyfi, biraz kıkırdaşmalar derken, çocukların arkadaşı geldi. Anne ve babası çalıştığı için bazı günler bize eşlik ediyor.

Kahvaltı sonrası 1 saat ders yaptılar birlikte. Sonra da satış kutularını alıp, evin önündeki ağaç gölgesinde kitap, oyuncak, kıyafet satışına başladılar. Kazandıkları paranın büyük bir kısmı Pafi’nin aşıları için. Kalanı da dondurmaya elbette. Kendileri gidip, dondurmalarını aldılar.

Girişimcilik, çözüm üretme, ekip çalışması, amaca yönelik eylem, özgüven kazanma adına iyi bir gündü.Saat sadece 14:00.Gün daha neler getirecek bakalım!

Çalışırken bu kadar verimli geçen günlerimin sayısı sayılıdır. Şimdi emekli hayatımda, daha önce olmadığım kadar üretken, faal ve verimli olduğumu hissediyorum.

Demem o ki; hayaliniz için yola çıkın. Yolculuk keyiftir. Yol size gösterir yönü, dinleyip kucaklamayı deneyin. Yol açık. Değilse de, emin olun açık olan yönü gösterir. Her yolculuk bir adımla başlar. Yolculuğunun ilk adımı bir hayal olan insanlar, şanslıdırlar.

Pandemi ve Çok Önemli Dönemler

Çok önemli zamanlar yaşanırken insan anlayabiliyormuş demek ki! Öyle ya, hep bir ağızdan dolu dolu bağırdığımız da bu değil mi? Çağ değişiyor diye yaşıyorduk son 20 yıldır, al işte değişiyor.

100 yıl önce dünya savaşı ve sonrasında yaşanan, şimdilerde idrak edebildiğimiz İspanyol gribi tam da bu değil mi? Devir değişmiş, sonrasında dünya sanata yön veren, çılgınca yaşanan ve üretimin her anlamı ile fezaya ulaştığı altın döneme geçmiş. Yaşanan acılar da zemini pekiştirmiş. Bize de böyle oluyor zaar. Üstelik daha yaygın ve erişilebilir bilgi ve geçmişin kaydı sayesinde yorumlamak daha keskin ve net sonuca ulaştırıyor bizi. Evet devran aynı şekilde dönüyor, dönüyor. Kişisel yaşam serüvenimiz ise bize başka hikâyeler anlatıyor ve bize de yaşarken damıtmak düşüyor sırrını aldığımız nefesin, yaşadığımız çağın.

Benim payıma 40’lı yaşlar düştü. Ah ne şahane zamanlardır onlar! Kendini bilme yolculuğundaki en nefis duraklar. Hele de çocukların dünyasına eşlik edeceğin zamanlarsa! Bak şans diye buna denir işte. Yüzümü güldürenlerden. Bir yandan üst kuşağımın yaşadığı zorluklara at başı eşlik etmek de işin cilvesi olsa gerek.

Çocuklarım yaşları ve yaşadıkları sayesinde olanı biteni kendilerince anlamlandırabilecek zamanda yakalandılar günlerin getirdiğine. Anam babam zorlukların üstesinden gelebilecek, ama tarifi zor acılara şahit ve hedef olarak tutuldular. Ben, anlamaya ve hissetmeye tüm gücümle, desteğe ve eşliğe her bir zerremle katılmaya nazır düştüm göstere göstere gelen çağın değişim rüzgarına. Savrulup duruyoruz diyemem, zira elimizde kürekler, ha babam debeleniyoruz akıntıya. Koyvermenin güzelliği sarmışken etrafı, yüzümüzde maskeler, farkında olmaya kilitlenmiş, nefesimize odaklanmış direniyoruz. Yaşamak ama hakkını vererek, direnmek ama akıntıyla beraber, umut etmek ama zerresini ziyan etmeden acının da, gidiyoruz keramete.

O keramet ki, içinde güzellikler barındırsın diyedir tüm çabamız…

Siz hangi dönemindesiniz pandeminin ve gelen tüm yıldız açıları ile Temmuz ayının?

Yürek Yarası

Nefes almak hayatta kalmaya yetiyor ama yaşamaya yetmiyor. Kalp atsa da, yürek hissetmeyince anlam bulmuyor o atış. Bazı insanların hayatı ise, kendileri her ne kadar o yüreği kabartmaya, hayatı yaşanır kılmaya çırpınsa da, bir nefes almakla sınırlı kalıyor. Kimine hayatın hep küflü tarafları, gülümsemenin buruk yanı, ellerin çatlağı, gözlerin nemi düşüyor. Kimisinin şansı ancak kurtulmak için dua etmeye yer bırakıyor kendi payına düşen hayat diliminde. Çırpındıkça batağa, iyiye niyetlendikçe çukura, ayağa kalktıkça yeni bir tümseğe rastlıyor. İnsanın umudu yine de hiç tükenmeden sürebiliyor ne garip. Belki de esas mucize budur, kimbilir!

Hep iyi yönlerini görmek gerek ya huzurlu olabilmenin yolu, kimisi için bunu yapabilmek sulanmış bir ayrandan tereyağı çıkartmaya çalışmak gibi ancak. Çalkalandıkça boz bulanık ve sevimsiz bir su kalır ancak elde. Olmayınca olmaz ama yine de bir dahaki sefere, bir sonraki adıma, en azından eldekine tutunur insan. Hayat, o nefesi bırakamayacak kadar tatlı gelir yine de. Acısına, bahtsızlığına, karanlık dehlizlerine, kör bıçağın kanırtmasına rağmen, insanın kanı güzel güzel akar damarlarında. Öyle tatlı ki hayat, insan varını yoğunu adar o nefese yine de.

Bu aralar ellerim yüreğimin üstünde çaresizce bağlı hissediyorum. Kapana kısılmanın çaresini bulabilmek için nereye saldırsam, neye sardırsam, hangi dala tutunsam bilemiyorum. Darmadağın olmanın sebebi belli, çaresi muğlak. Dermanı yok, üstelik bu kez çekeni çok. Her birimizin yüreği ayrı yerinden yara aldı sanki. Yaralarımızı bir araya koyunca bir hastane yatağında hâlâ umudu ve yaşama sarılma inadını çok şükür koruyan canımın içi teyzemin yürek yarası etmez yine de.

Zaman mı izafî?

Hayatın neresinde olduğumuzu sorguladığımız yerdeyiz, en azından bazılarımız. Kimi bu günleri karantinada, kimi kuluçka döneminde geçiriyor. Kendi adıma kuluçka dönemine daha yakın olduğumu söyleyebilirim. Her ne kadar aile sağlığı açısından, uzaklıklar ve kısıtlamalar açısından zorlandığımı, içimin zaman zaman yangın yerinde döndüğünü itiraf etsem de, bu zorunlu kapalılık dönemi sorgulamalar açısından faydalı oldu bana. Oysa büyük ailede herkesin sağlıklı olmasını tercih ederdim, ama nafile, herkes gibi payımıza düşeni yaşıyoruz sonuçta.

Bu akşam BBOM derneğinin bir eğitimine katıldım. Okumanın hemen her alanda faydasını gördüğüm gibi, çocuklarla iletişimde ve bir insan yetiştirmekte de pek çok faydasını gördüm. Okuduklarımın yansıması ve faydasını da bir kez daha bu eğitimde de farkettim. Okuyup, üzerinde düşünmediğim pek bir şey olmadığını gördüm yine ama derli toplu bir halde bunları görmek her zaman iyi geliyor insana. Aktif çalışma hayatımda da pek çok eğitime katılmış olmamın sebebi budur. Epey deneyimli bir çalışan olarak katıldığım ve kendimi yaşlı hissettiğim şirket eğitimlerinde de bu bakış açısı sayesinde çok şey öğrendim. Bir X kuşağı özelliği.

İnsanın kendine dönmesi, içini dinlemesi, özümsemesi ve dahası içindeki eğriyi doğruyu analiz etmesi için belki de dünyanın hemen hepsinin kapılarını kendi üzerine kapaması gerekliydi. Belki de insan denen fanî, ancak böyle düze çıkabilecekti.

Göbeklitepe ile ilgili biraz okumanızı, vaktiniz azsa seyretmenizi tavsiye ederim. Zira nereden nereye ve neden geldiğimizi sorgulamak adına iyi bir başlangıç.

Şimdi geriye yaslanıp, ruhu sağaltıp, iyi bir düşünüp, insanlığı ve kendinizi iyi bir yargılayıp, ayakları yere basan sonuçlara ulaşmanın zamanı. Dünya değişirken, biz neden yerimizde duralım ki! Bir yerden başlamak gerekiyorsa, o yer neden burası olmasın? Bir zaman başlamak gerekiyorsa, o an neden bu olmasın?

Neyi bekliyorsunuz? En azından bunu sordunuz mu kendinize? Sizin için anlamlı, iyi ve gerekli olan nedir? Zaman denen izafî varlık, sandığınızdan da kısa. Ve aslında asla geç olmayacak kadar uzun… Sizsiniz aslında izafî olan… ve sizin ruhunuzda duymayı ertelediğiniz fırtına…

Kendime Ne Gerek?

Okulsuz günler başladığından bu yana haftasonu yemek düzenini tüm günlere yaydık. Günü kahvaltı ve bir öğün yanında zaman zaman atıştırmalıklarla tamamlıyoruz. Vücudumuz ve elbette mutfakta geçirilen zamanlarımız rahatladı biraz. Yoksa günü tezgahın ve ocağın arasında mekik dokuyarak geçirmek işten değil.Bu yüzden akşamüzeri yemek faslı kapanıyor evde. Kalan zaman bir sakinliğe ve evi saran huzurlu bir sessizliğe bırakıyor kendini. Bizler de ev ahalisi kabuklarımıza çekilmek için fırsat bulmuş oluyoruz. Kendimizi kitaba, bahçeye, müziğe, egzersize, ekrandan dost muhabbetlerine, bazen dikişe, bazen de oyuna kaptırıyoruz. O hâller çok iyi geliyor bize. Hele de yanında bir ince belli tavşan kanı varsa, güneşin vedası öncesi ışınlarıyla hayatı yıkadığı o anların tadına doyum olmuyor. En sevilesi zamanlardan bunlar…Covid-19 karantinası, bizim günlük yaşamımızda radikal değişiklikler yapmadı. Evdeki düzenimiz ve geçirdiğimiz süreler ufak ayarlamalarla aynen devam ediyor neredeyse. Okul bile evdeki belirli çalışma saatleri ve düzeni sayesinde varlığını koruyor sanki. En büyük farkı olamayan kütüphane ziyaretlerimiz, atölyeler, antremanlar ve kurslar oluşturdu. Evde bunların çeşitli formlarını oluşturduk ama sosyal ortamlarının yokluğu hissediliyor elbette. Mesela oğlum internetten satranç turnuvalarına katılıp, arkadaşları ile maç yapabiliyor. Kızım antrenörün gönderdiği egzersizleri düzenli olarak yapıyor. Yeni kitaplar aldık ve evdeki birikenleri okuma sırasına dizdik.Hâl böyleyken, evde olmaktan mutlu ama gündemden dolayı huzursuzuz. Uyanıp uyuyamamaktan muzdarip gecelerimiz, evin içinde sürekli dolaşan gece insanları olmamıza ramak bırakmıştı. Neyse ki rayına oturdu biraz. Açık Radyo’yu dinlemeyi, muhabbetlerimiz Korona günlerinden başkasına yâr olmamaya başladığında sınırladık, en azından çocuklar için. Günlük tutmaya başladık ki, anlayalım her birimiz neler oluyor içimizde diye. Hobilere, birbirimizle muhabbete ve evin içindeki dünyaya daha çok vakit ayırır, ekranı daha da imtinalı kullanır olduk. İşe yaramış görünüyor şimdilik bunlar.Bu dönemde Instagram’daki türlü türlü canlı yayınlar epey keyif, bakış açısı ve bilgi kattı bize. İzolasyonumuzu da hafifletti elbette. Akşamları çocuklar uyumaya çekildiğinde, Netflix dizileri öncesinde iyi geldiler. Fakat zaman geceleri üstüste koyup, peynir misalî sündükçe bu bile fazla gelmeye başladı. Bilinmezi anlama çabasında, insan kendini dinlemeyi ihmal etmemeli. Çünkü gelecek her birimize kendi deneyimlerimiz ve koşullarımız nezdinde bir şeyler sunacak ne de olsa. O yüzden beyaz yaka bir şehir çalışanının derdi de, dermanı da bana yâr olmuyor mesela. Benim gibi bir kasabada yaşayan kişiler de her kadar tarım ve turizm kaygılarının paylaşıldığını düşünseler de, bir özel okul parası kadar yer tutmuyor bu mevzular kiminin gündeminde. Bu da gayet anlaşılabilir ve olması gereken aslında.Benim için elzem olan konuların genelin pek de umurunda olmaması yormuyor artık zihnimi. Bu günlerdeki düşüncelerim, yaşadıklarım, okuduklarım ve çocuklarla sohbetlerimizde farkına varmamı sağladıkları şeyler rahatlattı sanırım beni. Çünkü değişim farkına varmak ve sonra kabullenmekle geliyor. Sonra nasıl olacağına kafa yormak ve değişimi yönlendirmek insanın çabasına bağlı.Her anlamda sağsalim günler görmeyi diliyorum.

Telaş

Telaşlı biri olmak ne demek? Gelecekte olması muhtemel bir olaya karşı olumsuz hisler beslemek diyebilir miyiz belki? Geç kalmamak için gereksiz yere acele etmek mesela? Diyebiliriz sanırım. Mesela çocukların ilerideki hayatları hakkında hüküm verip, bir koşu eğitimlerini abartmak gibi. Böyle söyleyince garip geldi, değil mi? Biraz düşününce olabilir oysa!

Koronalı günler kimilerine böyle bir etki yaptı. Önlemler hakkında kapasitelerinin üstünde bir gayretle soktu insanları. Saldırırcasına yüklendiler kendilerine ve çoğunlukla çocuklara. Oysa olan biteni anlamlandırmak için bizden daha fazla zamana ve boşluğa ihtiyaçları var. Bunu kendime de hatırlatmam gerek. Sıkılmalarına imkân tanımaktan öte bir durum bu. Yetişkinler kadar olan bitene hâkim olmaları mümkün değil. Hoş, biz ne kadar hâkimiz tartışılır ya! Bence kilit mevzu, sohbet, ama alabildiğine bol. Şefkat, fakat sarılmalara doyamamacasına çok. Pijamalı geçen günlere eklenen hamur yoğurma seansları. Karalamalara varan resim ve yazı çabalamaları. Yaratıcı drama eğitmenlerine taş çıkarır oyun uydurmacaları. Gıdıklama seansları, boğuşma kıkırdamaları, yatak sohbetleri ve hepsinin üstüne onları rahatlatacak bir düzen.

Evi okula çevirmek yerine, bir oyun alanına çevirmek yani.

Telaşımız saklambaçta en çok ebe olmak ile en az ebelenmek arasında bir yerdeki gülüşmeler olsun dilerim bu garip günlerde.

Sokağa Çıkma Yasağı

Aslında amacım gerçekten çok önemli, farklı ve büyük olduğuna inandığım bu günleri kayıt altına almaktı. Bu yüzden bloğu güncellemeye devam ediyorum. Ancak bazen hızına yetişemediğim, bazen de içsel hesaplaşmalarımın izin vermediği bir süreçte ancak bu kadar oluyor. Neyse ki sürecin sanat ve edebiyat adına çok verimli olacağı aşikâr.

Süreci herkes koşulları ve varlığı neticesinde farklı yaşıyor. Kimi ekmek yapmak, film izlemek ve kilo almamak üzerine kurdu günlerini. Online alışverişine hız verdi, mekanları mutfakla salon arasında sınırladı. “Kapalı kaldık, kuaföre gidemedik, hele de çocuklar, aman eğitimlerinden geri kaldılar, evin işleri de hep yük ayol” kıvamında yaşıyorlar sanki. Dünyaya ve geleceğe dair öngörü adına düşünmeye hiç gerek duymamak rahat olmalı. Ama en azından bu kesim evde ve kendi hâlinde. Bunlar genelde yaraya merhem olmazdı, çünkü yaraları farklıydı, şimdi de değişen pek bir şey yok sanki.

İnsanları kategorize etmek pek doğru olmasa da, sosyolojik anlamsa toplumları anlamlandırmak için gerekli. Ben yetkin değilim sonuçta bunun için. Ama zaten bu blog da sadece benim kişisel görüşlerimi yansıtıyor. Bu yüzden kategorilere devam.

Diğer grup dünyada olan bitene duyarlı, genelde tuzu kuru cinsinden, eğitimli ama bırak başkasının, kendinin bile yarasına merhem olamayacak kadar topluma uzak. Aksiyon almakta kifayetsiz, ahkâm kesmekte şuursuz ama muazzam. Oldum bittim beni en deli eden gruptur bunlar. İçime sindiremiyorum sanırım imkanın kibre dönüşme durumunu.

Dün akşam plansız (belki de plan buydu, kimbilir), düzensiz bir şekilde açıklanan 2 günlük sokağa çıkma yasağı sonrası sokakları dolduran, alışveriş yapmaya çalışan bir sürü halinde insan görüntüsü kapladı sosyal medyayı. İçlerinde günlük yiyecek alma ihtiyacında olan bir kesim olsa da, ben izdiham yaratacak şekilde, hele de bu kadar yoğunlukla sokağa akın edeceklerini sanmıyorum. Bu adamın benzinlikte işi ne? Araba trafiği yaratmakta rolü ne? Toplumun bu kesimi sadece dün akşam değil, mecburen tüm bu süreçte, üstelik neredeyse korumasız şekilde sokakta. Bu sorun sadece bir akşamın meselesi değil ve bu konu özelinde tartışılması gereken şey de değil. Bu sorunun çözümü, dün akşamki davranışı mazur görmekte veya anlamakta mıdır? Devlet ne iş yapar? Bu insanların ekonomik sorunlarını bu süreçte çözmüş olmalıydı zaten. Bu insanlar kendilerini en azından ekonomik anlamda güvende hissetmeliydi. Olmadı ve kendi hallerine bırakılan insanlar sokağa çıktı diye üzülmek çare değil. Sağlıkla ilgili başka bir sorunu büyüterek, varolan ekonomik soruna katkıda bulundular sadece.

Bence bir kesim de, içinde bulunduğu ülkeye, yönetime ve geleceğe karşı öyle güvensiz ki, bu belirsizlik ve çaresizlik yüzünden sokağa attı kendini. 2 gün diye açıklanan yasak uzayabilir diye düşünenler vardı eminim. Bir de öyle büyük bir güvensizliğin karşısında insan çaresizliğini boşvermişliğe dökmekten başka çıkar yol bulamıyor. Kaosa çok yakınız bu anlamda bence.

Bir diğer kesim de, sosyal dayanışma adına kendini yardımlaşmaya verdi. En çok taktir ettiğim grup bu kendi adıma. Ellerini taşın altına koyanlar, geleceği inşa aşamasında özveri ile çalışanlar.

Başkaları da var elbette. Anlayan, irfan ve sorumluluk sahibi kişiler. Anlatanlar, seslerini duyurmaya çalışanlar. İyi ki varlar.

Bir süre daha evdeyiz. İçindeyken anlamadığımız ama zorluğunu uzaktan içimizde hissettiğimiz günler. Anlamlandırmaya çalışacak yaşıyoruz şimdilik.

Tolerans Seviyesi

Evde olmak hepimizi farklı şekillerde etkiledi. Kendinizi dinlemeye de, etrafı anlamaya da daha fazla önem verir olduk sanki. Bu arada elbette insanların, devletlerin ve kendimizin renkleri de olanca netliği ile önümüze serildi. Tolerans seviyemiz kadar dayanıklılığımız, endişelerimiz kadar dayanışma ruhumuz da ortaya çıktı.Kendi adıma endişe seviyemin daha az olacağını, dolayısıyla kriz dönemiyle daha dayanıklı bir şekilde başedeceğimi; dayanışma adına da daha faal olacağımı düşünürdüm. Hayat öyle olmadığımı gösterdi. İçime dönmek, kendime kapanmak ihtiyacı ile dopdoluyum. Evin sınırları öyle iyi geliyor ki, hep böyle yaşayabiliriz gibi hissetmeye başladım. Beni dışarıyla iletişimde tutacak olan her şey, platonik bir seviyede kalsın; edilgen bir etkileşimle gerçekleşsin istiyorum.Bu yüzden belki de bu aralar en sevdiğim etkinlikler Instagram canlı yayınları. Normalde dinlemek adına erişmekte zorlanacağımız uzman, sevdiğim isimler her gün anlatıyorlar. Değişen çağı, olanı, olacağı, iyiyi, kötüyü, öngörüleri, bilimi… Keyifle dinliyorum ben de. Öğreniyorum ve daha çok düşünüyorum. Bu durum beni değiştiriyor, geliştiriyor ama en önemlisi daha iyi hissetmemi sağlıyor.Eğitim konusunda büyük değişiklikler ve bence çok olumlu muazzam gelişmeler önümüzde. Bunu çocuklarımın evdeki eğitim süreçlerinden, eğitime katılım ve katkı seviyelerinden gözlemleyebiliyorum. Kendini eğitmesine, merakının ve kararının peşinden gitmesine izin verilen çocukların daha hızlı yol alacaklarını hissediyorum. Göreceğiz hep beraber umarım. Bence şu zamana kadar gelen eğitim adaletsizliği, daha keskin ve derin bir artışla esas sorun olacak eğitimde de. Bu adaletsizlik iklimden, ekonomiye, haklardan, sosyal yaşama, sağlıktan, eğitime, tarımdan, turizme kadar dert bize. Şapkayı öne koyma zamanlarında paye verilir hakettiği kadar umarım.Etrafımdaki insanların alçakgönüllülük ve kibir, iyimserlik ve kaygı üretme, tolerans ve fikir üretme seviyeleri beni şaşırtıyor. Ummadığım insanlardan, umulmadık davranışlarla karşılaşıyorum. Şaşırıyor muyum? Pek değil. Turnasol kağıdı misalî bu çağ sıçraması hakikaten. Oysa kuşak araştırmacısı Evrim Kuran’ın dediği gibi, “yaşam bir tavır işidir”. Ancak bu tavır kendi ördüğün duvarın içine hapsolmana sebep olacak katılıkta ise, tavrına körü körüne sarılmayı gurur yapmak, insanı sadece kibirli yapıyor. Oysa zaman değişime olabildiğince geniş bir tolerans ile yaklaşmak, tavrımız belirlerken koşulları anlamaya çalışmak, kendi sınırlarımızı yeniden çizmek zamanı. Bu anlamda duvara toslamamı sağlayanlara minnet duyuyorum aslında kendi adıma. Bu sayede daha net, daha emin, daha sağlam davranmam mümkün olacak.Sosyal dayanışma ise, kendi adıma yeniden tanımladığım bir alan. Dünyada, fikir olarak küçük yaşlarda benimsetilen ve geniş bir yelpazede desteklenen bir sosyal dayanışma ağı olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle bizdeki komşu ve mahalle yardımlaşmasından, vakıf ve derneklere duyulamayan güvene kadar bambaşka bir noktadayız. Bu dönem bunun daha da net görüldüğü bir zaman. Devlet yardım edeceğine, yardım topluyor mesela. Maske yapmaya gönüllüler başladı, şimdi satışı yasak, devlet ve belediyeler eliyle üretiliyor mesela. Sapla samanın, çerle çöpün karıştığı zamanlar bunlar. Geriye kalan sağlam ve temiz bir toplumsal dayanışma olur dilerim.Dağınık zihinle, odaklanamayan beyinle, doldurulup boşaltılamayan dağarcıkla, atılamayan enerjiyle, birbirine girmiş düşünceler ve duygularla olduğumuz yerdeyiz yani.

Taksim

6 yıl önce Taksim’de Zeki Müren sergisi vardı. Bir dönemin gözler önünde geçişi gibiydi. İnsanlar her ne kadar Beyoğlu eskisi gibi olmasa da, bir şekilde alışkanlıklarının tekrarı gibi dolaşıp, belki de eskiyi yâd ediyorlardı.

Biz çocuklarla sık sık İstanbul’un belirli semtlerinde gezilere çıkardık o dönemlerde. Taksim de bu uğraklardan biriydi. Belli rutinlerimiz vardı. Sergileri, kitapçıkları, hanları gezer, tarihî lokantalarda yemek yer ve sohbet ede ede bir ileri, bir geri yürürdük. Bizim gençliğimizi anlatır, onların çocuk gözüyle binalara bakardık.

Bu fotoğraf o günlerden birine ait işte. Unuttuğum bir sebeple oğlum küsmüş bize. Yürümeyi reddediyor ve durmuş. Bekledik, konuştuk, belki yorulmuştu ve dinlenmesine izin verdik. Şimdi onların anılarında bile farklı Istanbul sokakları. Oysa tarih, biraz da bu anılardaki mekanların, seslerin, kokuların aynı kalması sayesinde öğretici değil mi? Bu sayede geçmişe bir bakmak, hatırlayıp güne uyarlamak mümkün değil mi kişisel düşünceyi, deneyimi? Bu konuda çok sabıkalı ülkem.

O günler gezi sonrası günlerdi. Ruh halimi geziyi yaşayanlar anlar eminim.
Şimdi bambaşka bir dönemi kıyasıya bir şaşkınlıkla yaşıyoruz. Üstelik tüm dünya ile beraber bu kez. Sürecin bitmesine gerek bile kalmadan, o dönemki duygularımı yaşıyorum. Devleti nereye konumlandıracağımı bilemediğim, güvensizlik ve öfkenin arşa ulaştığı, çaresizlikle umudun kolkola geliverdiği anlar bunlar.

İleride bu günlerin çocukları nasıl anılarla boğuşacaklar? Onlara el birliği ile ördüğümüz bu çocukluk nasıl bir çocukluk? Küsseler bize, haklı olmazlar mı?
Boşluğa bakıyor bir süredir gözlerim…

Ananem

Bu benim ananem. 90’larını yaşıyor. Bu yaşlardaki çoğunluk gibi çok zor bir yaşamı olmuş. Yine de pek çoğuna göre şanslı sayılır bence. Dedem çok iyi bir adamdı çünkü. Çocukları da harikadır, ki biri annem, diğerleri teyzelerim ve dayım sonuçta.Fotoğraf bu sabahtan. Hepimizin gününü bir mâni ile şenlendirmeyi başardı yine.”Karşı karşı yaptıralım hanları,
Kaldıralım kasaveti, gamları.”Ailemizin hayattaki en yaşlı kişisi. Dolayısıyla tanıklık ettiği dönemin içine bizim ancak tarih kitaplarında gördüğümüz bazı şeyler de sığıyor. Mucize Atatürk dönemi, darbeler, ah neler neler… Oysa insan bir noktada sadece kendine, kendi ailesine odaklanıyor. Dünyanın döngüsü etkisini, gücünü, anlamını yitiriyor. İnsanın hayatı hafızasını öyle bir kaplıyor ki, başka hiç bir şeye yer bırakmıyor. Büyük resme gerek olmadığına ikna olup rahatlıyor insan belki de, kimbilir.Bilinmez korona günleri bizi karantinadan, bilinmezin ürküttüğü, endişenin sardığı, rutinlere sarılıp, olan biteni anlamaya odaklandığımız ruh hallerine savuruyor. Odağımızı kendi hayatımıza, gerçek ihtiyaçlarımıza, şımarık isteklerimize, haddini aşan beklentilerimize çevirsek ne buluruz orada acaba?Hele de şu fotoğrafta gülen dünya güzeli biriciğimin hayatını düşünüp, bolluğun kıymetini bilmeden tüketen dünyaya ders korona karantinasında bol bol vakit varken….