Bugün

İyi, kötü, güzel, çirkin, her şey gibi bu günler de geçecek. Epey zorlukları görmüş olan bizler bunu da atlatacağız. Ama zor, ama kolay geçeceğini bilmek önemli.

Gün, tünelin ucunda uzak veya yakın, mutlaka ışık olduğunu unutmama günü… Gün bazen bile bile de olsa ateşten çemberden geçme günü. Yıllardır iç sıkıntısı ile beklediğimiz o günler geldi ve yaşanacak çaresi yok. Dibi göreceğiz. Fakat sonra nefes alacağımızı, güneşli günler göreceğimizi, bu günlerin de yaşanan her türlü kriz ve darbe gibi biteceğini bilmek, hep hatırlamak önemli.

Gün enseyi karartmama, sabır ve umudu elden bırakmama günü.

Ha bir de bu günlerin mimarlarını unutmamak önemli elbette 😯

Reklamlar

Sıkıntı Sebebi

İçimdeki sıkıntıyı ne 90 yaşındaki ananenim uyluk kemiğini kırıp, hastanede olması ve ülkenin bas bas bağıran ama kendini dinletemeyen çöküşünün başlaması gibi elle tutulur sebeplere, ne de güneş tutulmasının son vurgununu yapması gibi sudan sebeplere bağlayamıyorum. Evi mi temizlesem, kendimi dikişe veya kitaba mı vursam, olmadı alıp kuzuları zeytinlikler içinde yürüyüşe mi çıksam bilemiyorum. Ardı ardına sıralanan yapılacaklar listesi bünyemi zorluyor bir yandan. En iyisi bir kahve yapayım kendime diyorum, midem kaynıyor öte yandan. Ellerim mi, yüreğim mi titriyor ayırt edemez haldeyim.

Oysa gün güzel. Kaz dağının rüzgarı geliyor Ege üzerinden. Yüzüme yüzüme sallamasam şu sosyal medyanın çığırtkanlığını epey de habersiz olurum sanki kara bulutlardan. Evde stok yapalım derdine düştük milletçe. Oysa ambar boşalmaya yüz tutmuşken, batan geminin suyunu kürekle boşaltmaya benziyor durumumuz.

Kardeşim, güzel ailesi, minik oğlu ile Avrupa’yı katetti, Norveç fiyordlarından fotoğraf gönderiyor. Bazı güzel hayaller gerçekleştiğinde anlam katıyor hayata insan. Seviniyorum.

Kendime bakıyorum, gerçekleşen hayallerimi mercimek ve fasülye torbası dikerken, kütüphanede gelenleri karşılarken, balkonumdan denizin dalgasını seyreylerken, sabah uyanmak için zorunluluk değil, güzel sebepler bulurken görüyorum. Öyle huzur ve gülümseme dolu ki bunlar, şükretmekten başka, yaşamaktan başka, umudu korumak ve mutlu olmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Kozama sarınsam, aileme sarılsam, yüzümü doğan günün ışığına gömsem, geçer mi dersiniz sebebini bulamadığım sıkıntı? Bazen öldü sanılan bir çiçeğin tomurcuğuna sevinir gibi, bulutlar da nedensiz ve aniden dağılır mı dersiniz?

Batan geminin farklı yönlere dağılan yolcuları, nasılız bugünlerde?

Gece Gece

Hayat çok garip. Sabahtan bu yana deliler gibi dalgalanan, tavan noktası belli olmayacak şekilde zıplayan bir dolar kuru peşinde, ülkenin önündeki derin yarığı izliyorum. Kendimi üretimin sağaltıcı gücüne bırakıp, kavanozlarca domates kaynatıyorum. Elimde bir roman, olunmazları olduran hâyâl gücüne sığınıyorum.

Sonra gece geliyor. Tüm laciverdi, yıldızlı ve havaî fişekli göğü, delibozuk esen rüzgarı ve yakınlarımda müziğini evrene salan Fazıl Say’ı ile gece geliyor. Zeytin fabrikalarının kokusuna, Ege’nin iyotu, mutfağımın domates kokusu karışıyor.

Çocukların serin çarşafta uykuya dalma hayallerini terle karışık yoğun sıcak kaplarken, bir kedi turuncu bir pinpon topunu almış patilerinin arasına, sokakta oyun oynuyor.

Güneş mi, akıl mı, zaman mı, ben mi bilmem; bir tutulma var bu gece evrende. Sonumuz hayır ola…

Doğanın Hikâyesi

Sabahları daha geç doğmaya başladı güneş. Kışın belki de en sevdiğim yanı bu güneşin doğuşu seramonileri. Kendini yavaştan belli mi ediyor bu aralar nedir? Bir haftadır kesilmeyen bir rüzgara teslim Ayvalık. Unutmayın beni der gibi sonbahar. Yolda sanırım.

Rüzgarın hikayeler anlattığını, güneşin doğarken dağları yerinden oynattığını, denizin dalgasında, kumların süzülmesinde bir nağme olduğunu, tomurcukların patlarken ağaçların fısır fısır konuştuğunu siz de duyuyor musunuz? Bu kadîm hikayeler bir çam fıstığı çekirdeğinden koca bir ağaç nasıl yetişir anlatıyor mu size de?

Çocukların büyümeleri nasıl da hızlanıyor gözümde baktıkça bu döngüye! İnsan yaşamı küçülürken, daha da anlam kazanıyor. Bir anda olan her şeyin uzun bir geçmişe sahip olması önemli hâle geliveriyor.

Zamanı akıtan biz miyiz, o kendi halinde salınıyor mu yoksa? Ne dersiniz?

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış

Baharın ilk zamanları. Tomurcuk yüklü hava. Mis gibi gül kokusu sarmış etrafını. İçin gülümsüyor sanki. Birazdan hoş bir şey olacak gibi. Aniden evren kendine gelecek gibi. Olmazlar olacak, gidenler dönecek, bir yerden o en sevdiğin şarkı duyuluverecek gibi. Akşamı sabahı bırakmış, anın içinde rüzgarı estiren sadece senmişsin gibi.

Birazdan bahar tüm heybetiyle, koca çiçekleri ve yemişleriyle köşeden fışkıracak gibi.

Oysa yaz şimdi. Meyvenin kokusu yavaştan çürüğe çalar. Rüzgar daha deli eser. Toprak yarılır, içinden geçen sürüngenler bile nefessiz kalır. Kuşlar yorgun, hazırlanır yola. Sen bitkin. Değil mi ki, o baharın heyecanı sarmıştı seni? İşte ondan bütün halsizliğin. Çünkü yine sonbahar kapıda. Umutlar yine başka bahara….

Dört Dörtlük

Zaman uçup giderken ardından durup da el sallayanlardan mısınız? Yoksa bir koşu yetişmeye çalışıp, soluk soluğa kalanlardan mı? Ya da belki zamanın tik taklarının yanıbaşında sakince yol alanlardan?

Hepsini denedim. Dahasını da hatta. Yakalamaya çalışırken düştüm bazen, geçip şaşırdım, hızını aldığını farketmeyip hüzünlere daldım. Velhasıl öyle böyle 44 yıldır dolu dolu zamanı sürüklüyor, onunla yol alıyor, içinde senli benli yaşayıp duruyorum. Hâlâ aynı deli bozuk, yakışıklı hain. Benimle cilveleşip oynamaya devam ediyor. Ben de göz yumuyorum yapıp eylediklerine.

Bu 44 yıldır ilmek ilmek dokunduğun hayattan haber ver sen, bırak zamanı derseniz; maddelere vursan şöyle böyle, bana sorsan dört dörtlük derim. Daha ne olsun? Mutluluk içinde insanın. İçim hâlâ deniz derya. Çocuk neşesi kıvamında, yola çıkma heyecanında, aşk sarhoşu şaşkınlığında, yeni bir keşif heyecanı, ürettiğini eline aldığındaki doyumun hissiyatı, dost yüzüne gülümser tatlılığı, kalenderlik meşrebinde… Yılların soluklanmasındaki kadeh vuruşunda, demlenmekte.

Şerefe yeni yaşa dostlar 🍻🍷

Kendine Dönmek

Aynaya sebepsiz bakma durumunda kaldığınızda ne hissediyorsunuz? Kendi gözlerinizin içine bakıp, ne diyorsunuz mesela? İçinizden ne geçiyor?

Eskiden öğüt verirdim ben genelde kendime. Bazen kızar, bazen halime üzülür ve gaz vermeye çalışır, bazen de neşeli neşeli göz kırpardım. Kendimden küfür yediğim de oldu arada elbette. Fakat kendimle gurur duymak pek alışık olduğum bir şey değildi. Bu gurur duyulacak şeyler yapmamamdan değil, genelde o anlarda aynaya bakmamamdan kaynaklanıyordu sanırım. İçimdeki bu kendini değerli hissetme duygusu o günlerde eser miktarda bulunurdu ve ben bunun farkına varamamıştım. Bunu 40’lı yaşlarda, hayatımın düzenini değiştirdiğimde ve kendi içime yönelmeye başladığımda farkettim. En önemli etken de anne olmamdır.

Annelik herkeste farklı etkiler yapan, çağrışımları değişen bir olgu. Son yıllarda ebeveynlik kitaplarından romanlara, sonrasında antropoloji ve mitolojik çözümlemelere doğru uzanan okumalarımda hissettiklerim beni ziyadesiyle düşünmeye zorluyor.

‘İnsanın kaderini doğduğu coğrafya belirler’ derler. Bence içine doğduğu ev, en çok annesi ve sonra babası belirliyor. Çocuklarımı benim için belirsiz, hızla farklılaşan bir geleceğe hazırlama çabası, kendi geçmişimi, aile ve hatta ata soyumu deşmemi gerektiriyor. Geleceği geçmişin üzerine inşa etme zorunluluğu, temelin sağlam olması gerekliliği nasıl da elzem, bir kez daha anlıyorum.

Bu aralar elimde yine Kurtlarla Koşan Kadınlar ve yeni elime geçen Seninle Başlamadı kitabı var. Araya sıkışan romanların seçiminde içgüdülerim bana yardım ediyor. Okumalara doyulamayan zamanlar bunlar.

Biliyor musunuz, en engin deniz, deb-î derya evren, sonsuz ve sınırsız kaynak, şu zalim ve kısacık ömrümüz yine de. Üstelik baktıkça, deştikçe derinlemesine uzanan bir sonsuzluk halinde içimizde.

Zaman zaman durup aynaya bakmanızı, halinizi kısacık anlarda sorgulamanızı, kendinize verdiğiniz tepkiyi analiz etmek için ertesi gün vakit ayırmanızı, bunu yaparken de kendinize karşı dürüst ve meraklı olmanızı tavsiye ederim.

Bazen cevaplar hiç ummadığınız sorulardan gelir yüreğinize. Şans ve fırsata ihtiyaç duyarlar sadece. Gönlünüzün geniş, dimağınızın net, farkındalığınızın açık olmasını ve bulacaklarınızla ne yapacağınıza karar verme yetinizin keskin olmasını umarım.

Kısa sandığımız hayat, umulmayacak kadar uzun olabilir. Zaman denen kavram izafî değil mi zaten!?,

Çocuklarla Kamp -1

Yakın zamanda civar kampları keşfederken, bir yandan da çocuklarla henüz görmediğimiz antik kentleri ziyaret ettik. Verimli ve eğlenceli bir gezi oldu. Anlatayım, belki birilerine ilham ve fikir verir.

İzmir civarında güzel kamp yerleri var. Biz tabiat parklarının kamp alanlarını tercih etmeye çalışıyoruz. Çünkü işletme haricinde geniş ve doğal bir bitki örtüsü hâkim. Bu nedenle Gümüldür’de Kalemlik ve Gümüldür Tabiat Parkları’na gitmeyi kararlaştırmıştık. Ancak her iki kampın da koşulları çok fena. Belki sezon dışında anlamlı olabilir. Ancak yaz dönemi hiç cazip değiller. Dip dibe çadırlar, pis ve yetersiz kamp koşulları 😲 Kesinlikle tavsiye etmiyorum. Aşağıdaki fotoğraflar nispeten iyi hâli.

Rotayı hemen yakındaki Hipocamp’a kırdık. Son derece nefis. Üç katı para ödemek durumunda kalıyorsunuz ama değiyor. Geniş bir alan. Düzenli. Duşlar, mutfak, sahil, mangal alanları ve kitle genel anlamıyla oldukça başarılı. Kısaca gönül rahatlığıyla çocuklarla gidilebilecek bir kamp. Üstelik minik yeğenim de oradaydı. Bizim için ayrı güzel oldu elbette bu sayede.

Bu alan ortak mutfak. Lavabolar, ocaklar ve fırınlar var. Gayet temiz ve kullanışlı.

Bu alan bulaşık, arkası çamaşır için. Ayrıca sağ tarafta ve kampın bir kaç noktasında daha duşlar ve lavabolar var.

Çadırlar için geniş alanlar var. Bu anlamda güzel. Sezonluk kalanlar garip bir şekilde daha sıkışık kurmuş çadırlarını.

Evet denge ipimizi kurma şansımız bile oldu.

Hipocamp’ta kaldığımız süre boyunca Urla’ya ve Klaros Antik Kenti’ne de gittik. Urla’ya gitmemizin esas sebebi, bir kütüphane gönüllüsü olarak pek çok aktivitenin yapıldığını bildiğim kütüphanesini ziyaret etmek ve oradaki arkadaşlarla tanışmaktı. Şansımıza bir etkinliğe denk geldik ve Bir Dolap Kitap ile tanıdığımız Yıldıray Bey ve çocukları dolap çekmeceleri 😉 ile tanışma şansımız oldu. Umarım bir gün bizim kütüphanede de bir okuma etkinliği yapar. Siteyi incelemediyseniz mutlaka göz atmanızı öneririm. Çocuk kitapları konusunda müthiş yönlendirici ve verimli bir içeriğe sahip.

Kütüphanede ise Sevinç Hanım ile gönüllü projeler adına, çocuklar için neler yapabiliriz diye fikir alışverişi yaptık. Çok faydalı bir tanışma oldu kendi adıma.

Sahildeki küçük, etkin, şirin kütüphaneyi de ziyaret edip, Ayvalık için de benzerini diledik elbette.

Sonraki durak Klaros Antik Kenti. O civara gelmişken uğramadan dönmeyin. İlk bilici (kahin) kentlerinden. Müthiş bir güzellik. Özellikle güvenlik görevlisi arkadaş bize çok değerli bilgiler verdi.

Yeterli levhalar ve bilgilendirme araçları olmayan bu tarz yerlerde, güvenlik görevlileri çok daha önemli hâle geliyor. Antik kentler ve müzeler konusunda basit ve etkili adımlar atılması gerekli acilen. Bilgilendirme ve yönlendirme levhaları, canlandırma çalışmaları gibi. Örnek alınacak o kadar çok müze var ki.

Sonraki durağımız Didim hakkında da detaylı yazacağım.

Ânı Yaşamak

Sömür içinde bulunduğun ânı, tüket, içine çek, bitir, yoket, al… Yetmedi mi, yeniden nefes al ve başla. Yeniden tüket, yeniden bitir, yeniden ye, iç, dibine kadar hallet…

Sarhoş ol. Gülümse. Yetmedi mi, kahkaha at. Sırıt anlamsızca. Sendele. Sevdiğin, aşık olduğun, tutkun olduğun saçmalıklara izin ver. Kendini yenile, yeniden yaşa, keşfet, izin ver. Yüreğine dokunan hislere kucak aç. Çav Bella baby.

Tüm duyuların uyansın. Kendini kendine bırak. En son ne zaman denedin bunu? Şimdi zamanı. Sil baştan bebek. Durma, ilerle.

Zamanı yeniden yaratmak elinde. Baştan yaz tarihini. Başka bir dil öğren. Başka bir yetkinlik kazan. Üret. Durma. Yol al. Yola çık. Seyret. İzle. Üret. Durma. Yürü. Yollar açık. Yola çık. Gerekirse içinde yeni yollar, sapaklar aç. İlerle. Üstüne koy. Üstünü altına getir.

Yaşını mı aldın? Kime ne? Sen senden sorumlu tek insansın. Kendini mutlu et. Kendine dön. Kendi içine yürü.

Sesli konuş. Sesli gül. Adına kahkaha denen mucizeyi keşfet. Durma. Yol al.

Filmler seyret. Şarkılar dinle. Avazın çıktığınca bağır. Yüz. Yüreğin ağzından çıkarcasına. Seni delilik kurtaracak. Farkına var. Aldırma. Deli ol.

Yürüyebildiğin tüm yolları, sapabildiğin tüm tabelaları var et. Yüksünme. Yorulma. Erinme. Vazgeçme. Devam et dostum. Yol açık.

Yeni ay doğsun içine. Kapanan yollara, içindeki yaralara, kötümser insanlara, engellere, ülkeye, dünyaya, içine doğduğun yüzyıla ve coğrafyaya inat devam et.

İçin, sonsuz güzellik. Keşfet. Durma. İçine giden yol açık. Yola çık.

İçkiyi fazla kaçır mesela. Sevişmenin sınırını kaldır. Müziği en yüksek seste dinle. Göğe bak. Maviyse gül, siyahsa ağla sonsuz kere sonsuz, içinden geldiğince. Düş ve gül ardından ağız dolusu.

Yaşamak ardında bırakacağın mirassa kalanlara, bırak deliydi biraz desinler. Ama yaşadı hayatı tüm hücrelerine dek. Umursama. Yoksun ki o noktada.

Hayat göz kırpmak kadar kısa ise, hakkını ver dostum. Bırak ne derlerse desinler. Sen ne diyorsun kendine, ona kulak ver. Ve durma… İçine doğru yola çık. Göreceksin bak, yol açık…

Eldeki Son Kalan

Gökten bilinmeyen büyük bir cisim yaklaşıyor. Biz yine içimizdeki tufanı bastırıp, öylece seyrediyoruz.

Ülkenin tarihi, yapısı, kültürü değişiyor. Günlük hayatımızı etkilemez sandığımız değişiklikler birer kaya ağırlığında içimize çörekleniyor. Taşıyamayacak olduğumuzda yere yıkılacak mıyız diye düşünmeden kafamızı çeviriyoruz.

Geçen hafta antik kentlerde dolaştık. 2500 yıl öncesinin yollarında yürüdük. Geçmişi düşündük. Niceleri yokolmuş ve biz şimdi kalan adlarını bile telaffuz etmekten aciziz. Oysa kocamandılar, yüceydiler, kudretliydiler. Şimdi yoklar. Üstlerine yenileri kurulmuş şehirlerin, ülkelerin. Daha kudretlileri üstelik. Onlar bile kalmış yerin altında zamanla.

Şimdiki zamana vahlanmanın bir yararı yok. İçinde bulunduğumuz coğrafya ve zaman dilimine ağlanmanın anlamı yok. Her insana kendi taşıdığı yük ağır geliyor. Yükü sevmek, kabullenmek ve taşırken o yük olabilmek gerekiyor. Aksi heba edilmiş biricik kıymetli ömür.

O zaman sarılalım hayata. O günlük hayatımızı etkileyen devasa cismin farkında olarak, kendimize nefes alacak alanlar yaratalım. Çocuk neşesine sığınırken, o neşeye bilgi katalım. Zamanı unutturacak bir üretime boğalım iç sıkıntılarımızı. O üretimi paylaşalım, artsın umut. Kocaman yükün bir minik parçasını kaldıralım yerden her seferinde. Belki boğazımızdaki yumrudur o minik parça. Nefes almaya başlarız sayesinde.

İnsanı en son umut terkedermiş. Kaybetmeyi beklemeyelim. Sıkıca sarılalım umuda ama elimizi taşın altına koyarak yapalım bunu da. Yoksa her yük taşıyana, her zorluk yaşayana, her hayat sahibi olduğu insana…