Kollektif Bir Çalışmanın Düşündürdükleri

Aylardır büyük özveri ve çaba ile hazırlanan, 3 koca güne yayılmış müthiş bir sempozyumun başarıyla ve öğretileri ile bitişi bugün. Az bir katkı ile de olsa bir parçası olmaktan büyük mutluluk ve gurur duyduğum bir kurul nefis bir kollektif çalışma örneği sergiledi. Birbirini tanımayan ve bambaşka disiplinlerde çalışmış yirmiden fazla insanın, sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin ve yerel idarenin içinde olduğu bir insan topluluğundan bahsediyorum. Gönüllüsü olmaktan keyif aldığım Ayvalık İlçe Halk Kütüphanesi’nin değerli yöneticisi Aygül Öncel Şahin, bu insanları bir araya getirdi. Değerli mimar Kaan Köksal yıllardır emek emek hazırladığı Ayvalıklı yazar, şair ve kitabevi sahibi Ahmet Yorulmaz bibliyografyası ile sempozyumun fikir babası ve mimarı. Ayvalık sevdalısı Taylan Köken müthiş koleksiyonu ve her aşamadaki büyük emekleri ile en büyük katkıyı sağlayanlardan. Kasabamızın değerli gazetecisi Nilgün Kaya ve kasabamıza değer katan Zeynep Kazancıgil kuruldaki diğer isimler. Ve elbette çocukları Ahmet Yorulmaz ile tanıştıran, gazeteciliği, yazarlığı anlatan ve torunları olarak atölyelerde çalışarak bir anma gazetesi oluşturmalarını sağlayan, çok sevdiğim, çocuk kitabı yazarı, editör ve yaratıcı drama eğitmeni sevgili Saliha Karagöz.İsmini burada geçirmediğim, ancak çok değerli katkıları için minnattar olduğum çok isim ve başta kaymakamlık ve belediye olmak üzere değerli kurum ve kuruluşlar var elbette bu işe emek ve katkı veren.Ben ve eşim de elimizden geleni yapmaya çalıştık, mümkün olduğunca organizasyonun bir parçası olarak çalıştık.Ahmet Yorulmaz’ı tanır mısınız acaba? Bu müthiş insan, mübadele hakkında Türkiye’nin ilk romanlarını yazan, 32 yıl boyunca çok değerli yerli ve yabancı isimlerin, ama en çok Ayvalık halkının ve çocuklarının uğrak yeri olan, hâlâ benzerinin olamayacağı görüşünde birleşilen Ayvalık’ın ilk ve tek kitabevi olan Geylan Kitabevi’nin sahibi, yazar, şair, çevirmen ve ikinci kuşak mübadil olan değerli biri. Bu sempozyum da pek çok değerli başka amaçları dışında, ölümünün 5. yılında onu anmak ve genç kuşaklara tanıtmak amacıyla düzenlendi.Mübadeleyi anlamak ve Ayvalık’ı tanımak için yazdığı kent monografisini, 4 muazzam romanı, bir yemek kitabını ve çocuk kitapları dahil çevirilerini okumanızı hararetle öneririm. Zira çok keyif alacağınızdan ve çok şey öğreneceğinizden eminim.Sempozyum süresince mübadeleyi akademik anlamda ve hemen her vesile ile bizlere anlatan değerli akademisyen Prof. Dr. Kemal Arı da bizimleydi. Son kitabı Manoli’nin Gözyaşları gerçek bir yaşama dayanan harika bir mübadele romanı. Ayrıca katkıda bulunan diğer akademisyenler Dr. Harun Doğruyol, Dr. Efnan Dervişoğlu ve Öğr. Gör. Sibel Ercan bambaşka bakış açıları kazandırdılar bize.Beni en çok etkileyen kişi Ahmet Yorulmaz’ın arkadaşı, Sayın Ersin Taş oldu. Bizlere hem Sayın Hakkı Sal ve Sayın Ali Acar Kurul’un değerli anıları ile katıldıkları panelde, hem de canım kitap kulübümüzde muazzam hikâyeler, yaşanmışlıklar anlattı. Burada değerli hocamız Sayın Lütfiye Seçer’den de bahsetmeden geçemeyeceğim elbette. Ahmet Yorulmaz’ı yakından tanıyan bir edebiyatsever olarak, müthiş bilgisi ve donanımı ile harika şeyler paylaştı bizimle. Ah orada olup dinleyebilseydiniz, Ahmet Yorulmaz’ı yaşarken tanımamış, muhabbet etmemiş olmaktan benim kadar üzüntü duyardınız.Son günümüz ise moderatörlüğünü sadece bu yüzden Ayvalık’a gelen Fatih Türkmenoğlu’nun yaptığı oturumla sevgili Nilgün Kaya, değerli gazeteci, yazar Şaziye Karlıklı ve sempozyumumuzun mimarı Kaan Köksal’ın gerçekten çok keyifli sohbeti ile geçti.Bu arada Sayın Taylan Köken, bizlere oturumlar süresince emek emek toplanan Ahmet Yorulmaz fotoğraflarını izleme olanağı sundu.Ahmet Yorulmaz’ın evine ve yıllarca kasabanın kültür merkezi olmuş kitabevinin olduğu dükkana değerli heykel sanatçısı Eyüp Öz’ün hazırladığı plaketler asıldı. Artık ayak izlerini sürmek daha kolay olacak umarım.Bir de elbette kitaplarından oluşan bir sergi vardı. Serginin ne çabalarla ve zorluklarla hazırlandığına şahit olan biri olarak, muazzam olduğunu söylemeliyim.Naçizane, hakkını teslim edemediklerimden özür dilerim.Bütün bunları küçücük bir kasabada yaşayan, topluma bir borcu olduğuna, katkı sunabileceğine inanan, birbirini tanımayan, tabiri caizse beş benzemez insanlarının bir araya geldiğinde ne müthiş işler başardığının kanıtı olsun istediğimden yazdım elbette. Umudun ve pırıl pırıl beyinlerin giderek ülkeden uzaklaştığını görüp üzülüyorum. Bu kollektif çalışma ve ortaya çıkan güzellik benim içimde yeniden umut yeşermesine, ülkeye ve insanına güven tazelememe ve daha çok gayret etmek için motivasyona sebep oldu. Sizler de bilin istedim.Bazen bir tek deniz yıldızını denizle kavuşturmak yetebilir. En azından onun için bir hayat anlamına gelir.Ahmet Yorulmaz, güzel ülkemizde binbir farklı geçmişe, dine, soya ve yaşam koşuluna bağlı insan olduğunu, buna rağmen ve belki de bu nedenle coğrafyamızın değerini, insan hayatındaki yorulmaksızın çaba ve herşeye inat umudun ne denli önemli bir fark yaratabileceğini, en önemlisi de ne olursa olsun içimizdeki çocuğa ve sevgiye dair inancın asla tükenmemesi gerektiğini gösteren en güzel örneklerden biri. Temennim dünyaya hoşgörü ve barış ile bakmamızı sağlayan böylesi insanları tanıyabilmek. İyi ki varlar…

Reklamlar

Sosyal Hayatlar

Okumaya biraz ara verdim bu aralar. Her gün neredeyse düzenli okuyorum yine, ama süresi kısaldı. Sebebi de sosyal medya elbette. Farkında mısınız giderek sadeleşmemiz, düzenlenmemiz gereken şeyler artıyor.

Yıllar önce bir gün mesaide bir arkadaşım bir siteden bahsetmişti. İnsanlar fotoğraf yüklüyormuş diye hayretle kurcalamaya başlamıştık. Reklam sektörü bu tarz yenilikleri doğası gereği pek çabuk içselleştiriyor. Facebook idi o site ve biz gün boyunca fotoğraflara bakıp, kimler var diye gıybetin dibini görmüştük. Hey gidi günler. Eskidi artık ardı ardına eklenen onlarca farklı uygulama sayesinde. Yine de yaş olgunluğuna ermiş bir önceki nesille aynı frekansı tutturabilmek adına hâlâ en nefis uygulama. Hele de kasabada iseniz, mahalle gazetesi kıvamında. Gücü de yadsınamaz üstelik bu anlamda.

Sonra bizim neslin en rağbet ettiği uygulama var. Bildiniz evet, şahane hayatların ve eğlencenin, gezip tozmanın ve lezzetli yemeklerin mekanı Instagram. Neyi takip edip, o çok kıymetli vaktimi ve dahası zihnimin modunun ne yöne evrileceğini belirlemeye çabaladığım bir yer bu aralar. Kütüphane sayfası sayesinde bir topluluk oluşturma, gönüllü çalışmalara ulaşma gibi faydalarını da ilk elden deneyimlediğim yer ayrıca. Bu aralar kütüphane sayfasını devredip, kendi içime dönme aşamalarıma başladığım ilk basamak. Sıkıldım sanırım insta hayatlardan bu aralar.

Dahası Twitter, Line, Swarm, Vine, Linkdln, Thumblr, YouTube… Sosyal durumunuza, yaşamınıza, teknoloji ile muhabbetinize bağlı bir dolu uygulama. Goodreads, Watpatt gibi uygulamalar ve bloglar var daha. Yazarken bunaldım. Bu çeşitlilik acaba hep kendi gibi insanlara ulaşma, seçenekleri çoğaltma, yalnızlık hissini sağaltma ile mi ilgili? Düşünmek için bir şey daha işte…

Benim için blog yazmanın yeri ve keyfi sanırım hepsinden farklı. Bir kere yazıların okunması pek çoğuna zor geliyor. Uzun yazıların okunma oranları düşüyor. Üstelik yoğun bir yazı bombardımanı var. Ben de üstüne uzun yazmayı seviyorum. Kendi düşüncelerimi yazarken dinlemek, bir anlamda kendimle muhabbet derdim. Yani denklemi kurdunuz sanırım ey bir avuç bu yazıyı okuyan çok değerli insan. Biz bizeyiz sonuçta her türlü bombardıman altında 👍😊

Kocakarı soğukları bastırmış, bahar kapıdan bakmış, cemreler havaya, suya, toprağa kavuşmuş ve tatile az bir şey kalmışken, bir güzel Ege kasabasında kendi içime doğru, doğanın kalbine doğru, kitapların dünyasına, bana keyif veren uğraşlarıma dogru, çoluk çocuk sakince koşar adım ilerlemenin vakti gelmiş. Gerçek hayata yani 😉

Distopya Roman

Distopya romanları da filmleri de çok severim. Sanki biri gelecekten haber ediyor gibi gelir. Geleceğe dair öngörülerim pek de iç açıcı olmamakla beraber, sonunun iyilerin kazanması ile biteceği umuduna paralel. Bu yüzden çok keyif alıyorum sanırım okumaktan ve izlemekten.

#veronicaroth filme çekilen #uyumsuz serisini zevkle izlediğim bir yazar. #kutuphanekitabi olarak bulunca atladım resmen. Bir İz Bırak, yazarın gezegenler arası muazzam bir yaşam galaksisi kurduğu, insanın yaşam koşulları ile biçimlenen ruhuna odaklandığı bir roman.

Hayatta kalmak için kadere ne kadar boyun eğmek gerekli? Koşullar içimizdeki ruhu nasıl etkiler? Gurur nelerden alıkoyar? Aşk ortamdan bağımsız mıdır? Ve #annegozuyle düşünürsem, bir çocuk yetiştirmek onun ruhuna saygı duymadan gelişen bir süreç olduğunda, içi tükenmiş bir canavar mı yaratmış oluruz? gibi sorular sorduran, üstelik okuması bu tarz kitap sevenler için çok keyifli bir roman. Filmi olsa ne şahane olur diye düşünmeden edemedim.

Pazar Yeri

Çocuklar bazen minicik bir alanda kendilerine kocaman bir dünya yaratabiliyor, bazen de kocaman bir yerde dünyayı kendi ritimlerine uydurabiliyorlar. Bunu yapmayı ne zaman bırakıyoruz acaba?

Pllazalardaki minicik bölümlerimizde kendi kocaman dünyamızı yaratıp, sonra bunun dışındaki hayatı yok saydığımızda biz de aynı oyunu mu oynamış oluyoruz? Neden aynı keyfi vermiyor o halde?

Hani çocukken masanın altında kardeşinle kurduğun o çiftlik, neden fotoğraflar, kaktüsler ve minik notlarla süslediğin masanda aklına gelmiyor? Farkın nedeni birini sen kurguladığın, diğeri sorumlulukların sana dayattığı bir ortam olmasında mı acaba?

Bazen insan gökyüzüne bakıp, dünya denen yuvarlağın gökkubbede minicik olduğunu, diğer yandan o kürenin tüm insanlık tarihini kucaklayan koca bir miras olduğunu, insanın kendi kapladığı alanın ve doğa denen mucizenin bir parçası olduğunun farkına varması gerek.

Çocukların dünyasında bir pazar yerinin devasa ve her türlü olasılığa açık bir hâyâl alanı olduğuna bakıp bunları damıtıyorum zihnimde…

Siz ne alemdesiniz sabah sabah?

Arakçılar

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan, Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın kısacık bir zamanda yazıp çektiği bir film Arakçılar. Deneyimli yönetmen televizyon dizileri ve filmlerle kamerasını yönelttiği, hikâyesini anlattığı benzer temayı, şiirsel bir dille ve harika kamera ve alan kullanımı ile yeniden işliyor. Aile, mutluluk, toplumsal kabuller, kadın-erkek ilişkileri, çocuk ve ebeveyn olmak gibi yaşadığımız zamanlarda sınırları ve tanımları bir kez daha değişerek yeniden şekillenen kavramlara çeviriyor kamerasını.

Filmin konusu gayet basit aslında, ufak hırsızlıklar yaparak, sigortasız, az gelir getiren ve buna rağmen zor bulunanlar işlerle geçinen bir aileyi anlatıyor. Bunu sistem eleştirisini odağa alarak yapmaması izleyiciyi daha çok düşünmeye itiyor.

Filmin odağı, ailedeki her bir bireyin kendi içindeki büyüme ve hayata tutunma çabası ve buna eşlik eden ilişkileri. Aileyi bir arada tutan, sevhi dolu olduğu kadar hayatın sertleştirdiği bir nine, yaşamın her zorluğunu olumlu hislerle kucaklayan ve bu anlamda filmin en çocuk karakteri olan baba, sevgi ekseninde özellikle çocukları ve ailenin geri kalanını sarmalayan, bunun için fedakarlık yapmaktan kaçınmayan anne, kendi kimliğini bulma yaşlarında kaybolmuş, kendi değersizliğini yenmeye çabalayan bir teyze, tüm konunun ana odağı olan çocuk saflığı ve koşulsuz aile kabulünü simgeleyen bir küçük kız ve bence ana karakter, kendi olmasına izin verilerek hasbelkader büyüyen ve gelecek kararı adına müthiş bir cesaretle hareket eden oğul.

Aileyi bir arada tutan bağların teker teker sorgulamasını bu karakterlerin yaşamları ekseninde yapıyor film. İlk yarıda mega yapıların arasında sıkışmış bir köhne ev içinde şakalaşan, mutlu ve sürekli yemek yiyen bir aile var. İlginç şekilde oğul ve teyze karakterlerinin sorgulama içinde olduklarını, mutsuzluklarını seziyoruz. Küçük kız iyiyi çabucak kabullenme içinde. Yetişkin anne baba ve olgun nine karakterleri ise daha net bir kabulleniş ve bunu takip eden eldeki koşullarla en mutlu olma çabasında sanki. Buradan hareketle insanın yaşam döngüsünü sorgulama imkanı veriyor film. Filmin sonundaki düğümü çözen de henüz yolun başındaki oğlun daha farklı bir hayat isteği konusundaki cesaretli kararı oluyor zaten.

Filmde eğitimin önemi babanın çocuklara neden hırsızlık öğrettiği sorusuna ‘ başka öğretecek bir şey bilmiyordum’ cevabı ile keskinleşiyor. Oysa çocuklara öğrettiği en önemli değer kendileri olabilme aşamasındaki koşulsuz kabul ve sevgi. Bunu da kardanadam yaptıkları, sahilde eğlendikleri ve göremedikleri havaî fişeklerin sesini izledikleri sahnelerle şahane şekilde anlatıyor.

Filmin yoksulluğu romantikleştirmesi riski, sonunda sistemin zaferi, küçük kızın hikayenin başladığı koşullara dönmüş olması ile bertaraf ediliyor.

İzleyicini zihninde ‘Aileyi aile yapan nedir? Sistemin öngördüğü koşullar değiştirilebilir mi? Çocuk için eğitim nasıl olmalı? Ebeveyn olmak ne gerektirir?’ gibi sorular yankılanıyor filmin sonunda.

Böyle biline

Yapılacak çok şey vardı. En üstte hep keyifliler. Sıranın altına doğru gerekliler. Oysa hayat listeyi tamamlamayı şart koşmazdı, üsttekilerle yetinmek lazımdı. Ama altta kalanın canı çıkmıyor ve onlar olmadan üsttekilerin keyfine varılmıyordu.

En mantıksız ama en coşkulu kararla bir alttan bir üstten başladım yaşamaya. Beyaz yakalının esas iş tanımı olan mail eritmek, bende kişisel listemi tüketmeye döndü zamanla. Zorunluluklarla barışmak da bir çözümdü oysa, elim ermedi o kadarına.

Yine de yemeği yaparken türkü mırıldandım. Tatile çıkarken en zorlu yolu kayda aldım. Kitapların içinde bilgi kadar zevki de kattım okuma listeme. Oyunlarla temizledim evi. Kurguladığım atölyelerin arasına kattım dansı ve resmi. Ödevden sonra oyun, oyun arasında üç soru oldu bazen gelince yeri.

Sonra farkettim ki durmanın da kendi listesi, o listenin de içinde farklı bir kalitesi var. Dururken düşünmek, düşündüklerini yapmaktan daha zor bazen hatta. Bak sana örnek, o çanta dikilecek diyelim, hayalinde de hazır patron ve şekil. Kumaş eline gelmezse bir türlü dikilemez, zaman yaratmazsan olabilemez ya; bunu bilince hazır olan o patron bir türlü sinmez içine de, dikemezsin çantayı bile bile. Bahanen hazırdır, ama bilirsin o sadece zihninde kendini uyuşturan bir mazarettir aynı zamanda. Uyma anam babam, uyma kendine.

Demesi yapmaktan kolay derler ya, o da bir başka yalan kimine. Yazmayı seven bünyeye, dökülür sözler birdenbire. Diğerine ise okuyuvermek ve unutmak çaredir; bu da böyle biline.

Kendi Hayatının Döngüsü

Kuşaklar teorisini araştırırken 100 yıllık döngülere takılmıştım en çok. Öyle ya ne zaman bitip de yenisi başlayacak, beni hangi kavşağımda yakalayacak merak ediyordum. Sonra biraz tarih, biraz antropoloji, biraz mistism, biraz astroloji derken fatkettim ki insanın kendi hayat döngüsünde yaşadığı yıl, yüzyıl, coğrafya veya yaş varken, yerkürenin zaman döngüsü farketmiyor. Kişi ki kendini bilir, gayrısı yalan dostum.

Bize de düşen buralar şimdilik. İçinde keyif bulursak ne âlâ, gerisi boş ağam paşam. Bak şimdi şuraya göz alabildiğine bir yeşillik koysam için gider. Üstünde yakamozlar bir deniz, kenarında bir çadır, önünde bir ateş, yukarıda yıldızlar, berisinde de az önceki yeşillik… Al sana gönül dinginliğince keyif. Sonra bakarsın koltuğundan ileriye, ekranından öteye gerçeği yakalar gözün. Ah çeker için, büzülür ruhun biraz hatta. Olsun, sen kulak ver hayaline, o hayal değil mi, seni sen yapan en nihayetinde? Yürü oradan kendi döngüne.

Kimbilir belki en şahane çağındasın ömrünün? Değilse de olması senin elinde! Kimbilir belki çağının en şâşâlı yılındasın, farkında değil aklın? Değilse de olması senin elinde!

Tutunacak bir hâyâl bul kendine. O hâyâli yaşayacak gayret gelsin eline. Gözünü kapatınca önüne gelen bir huzur ânı, içine nefesini çekince hissedeceğin bir koku bul kendine. Yürü oradan kendi döngüne, yaşamına anlam katacak nefesine, seni gülümsetecek hisse. Elinde olan bu hayatsa, hakkını veren de sen olacaksın nihayetinde…

Yeni Bir Yıl Mı O?

Kış geldi mi, kapıda mı, gitmeye yüz mü tuttu belli değil havalardayız. Güneş sıcacık, hava buz; düzen kış düzeni, gönül gezme havasında yazı arar. Yuvarlanıp gidiyoruz işte o şekil…

Yılı uğurlamaya çeyrek kaldı. Çocuklar ellerine geçen her şeyi ağacın altına yığdı. Görsen Noel baba bizim evi kayırdı bu sene dersin. Olsun, işin keyfi de bu umut değil mi, anam babam? Yetişkinleri hayata bağlayan da hep o henüz kurdelesi açılmamış yılların heyecanı değil mi? İşin ucu çocukluğun hediye paketlerine bağlı demek ! 😉

Yeni yıla bomba havadislerle değilse de, havaî fişekli projelerle başlıyoruz. Zamanı gelince çıkından birer birer düşerler bloğa nasılsa, az sabır. Bak bu sabır işi de garip; insana ne denli gerekli olduğunu anladığında, hakkını da vermeye muktedir oluyor insan. Benim yaş, sağolsun, erdi kemale de sabrın sonunu bekler oldu çıkmak için selamete…

Hah işte onu diyorum; yepyeni yıl geliyor ya, paketten gönlünüze düşen gelsin size de dilerim. Çünkü zaman insanın ruhunda atılan çizikler sadece bana kalırsa. Her yeni yıl yeni bir dal, üstüne çizik atılmayı bekleyen. Güzel şeyler biriktirin dallarınızda. Gün gelir bakar ardınızdan gelenler, dalları ne şenlikli bir ağaç, bak tomurcuk açmış diye 😉

Yazar ve Kitap

Kitap okumak zevk midir, hobi midir? Zevkli bir hobi midir yoksa? Benim için nefes almak gibi, zevkli ve uğraş gerektiren bir hobi.

Yazarın bir romanını okurum. Sonra yazarı merak ederim. Onu araştırırken kendince en anlam yüklediği romana varırım. Otobiyografik eseri varsa, bayılırım. Sonra çağdaşı yazarlar ya da üstünde ısrarla durduğu konuya dair yazılan diğer romanlara giderim. Su içer gibi okurum.

Arada mola vermek için çok satanlara giderim. Onlar gerçek hayatla başderken benim soluklanma noktalarım olur.

Kitaplar kadar yazarlar da ilgimi çeker yani. Bundandır belki de çocuklarımın yazar ismi bilmesine, yazarın ya da çizerin eserini tanımasına bunca sevinmem.

Yıldız

Sonra…

Sonra durup içimdeki yıldızlara baktım. Oysa gök kendi yıldızlarının yağmuruna tutuyordu beni. Umursamaz bir havadaydım. İçimi coşturan küre yukarıda olsa da, şahlanan yüreğime söz geçirmek benim ne haddimeydi. Ben de uydum ruhumun çingene tarafına, çevirdim gözümü içime. Yıldızlarıma, içimde çılgınca dans eden pırıltılarıma.

Kimi, kaydı; dilek tutmadım. Yoktular artık, gitmişlerdi tüm yaşam nefeslerini kalan hatıralara yükleyip… Hüzne karışan bir hasretle andım onları.

Minicik, heyecanla kıpır kıpır, sevimli olanlara çevirdim geleceğimi. Öyle ya, ömür onlara vaadediyordu en çok elindeki bilinmez keyiflerini. Zevkle okşadım yanaklarını, şefkatle gülümsedim onlara. Elimde avucumda ne varsa döktüm önlerine, yaşamın sadece deneyimle verdiklerini tutarak kendimde.

Sonra gördüm kadîm ve gururlu gülümseyen o sağlam ama kabuğa kesmiş olanları. Göz kırpıp, yoluma işaret ettiler. Sanki alnıma bir öpücük kondurup, omuzlarımdan yaşamıma ittiren güçtü onlar.

Yerimi aradım. Ait olduğum, kendimi parlatabileceğim, gönlümü keyifle eyleyebileceğim, huzurla kendimi bırakabileceğim yeri. O zaman aşkla, güvenle, şehvetle bana çapkın bakan güçlü ışığı yakaladım. Gitmedim ona, çekildim. Gözümü kırpmadan, nefes bile almadan… Birlikte en güçlü ve parlak ışığı vereceğimizi, hayatımızı anlamlandıran minik ışıkları üreteceğimizi hissettiğim o güce çekildim. Mutluyum burda.

Etrafımızda bize kahkahasını ve omzunu veren onlarca güzel yürek yıldızla, minik pırıltıları alınlarından öpüp, omuzlarına güven pıt pıtları kondurmak için kendimizi cilaladığımız o muhteşem hayat zamanları bunlar.

Siz neredesiniz bu aralar?