Yapay Zeka ve İnsan

İnsanlık evrimleşirken kendine artık faydası olmayan veya zararlı gördüğü uzuvlarını da kaybetmiş. Daha az kılımız, daha ince parmaklarımız, daha dik vücudumuz var. Aynı şekilde aklımız da bu duruma uyum sağlamış. Artık fiziksel tehlikeden ziyade sosyal ilişkilerden bize yansıyabilecek tehlikelere de aynı duyarlılığı göstermek zorundayız. Peki, grnelde hastalık olarak adlandırılan, bence mental farklılıklar olarak söylrmleştirmemiz gereken durumları nereye koyacağız?

Dün akşam ilginç bir söyleşi seyrettim. Prof. Sinan Canan, yapay zekadaki gelişmelerin insana daha farklı yaşam alanları getireceği öngörüsünde bahsederken, bambaşka çıkış yollarına yönelmemiz gerektiğini vurguladı. (Medyaglobal kanalındaki bu söyleşiyi bulup seyretmenizi öneririm.) Bu durumda insanın yaşam ve varoluş amacını yeniden sorgulaması kaçınılmaz. Günümüz 9-6 mesaisi içinde yaşayan, fiziksel koşulları için borç ödeme durumunu yaşam amacı hâline getirmiş insanın, makineleşmiş bir dünyada işsiz kaldığını düşünün. Ne yapacağız tüm gün? Bizden öncekiler ne yaptılarsa onu elbette. Binlerce tarım işçisi makinelerinin tarımda kullanılması sayesinde, farklı bitki yetiştirme yöntemleri geliştirebilme şansı buldu. Fabrika işçilerinden mekanik icatlar çıktı. Yeni meslekler ve uğraşlar belirdi. Pek çoğu bizi ileriye taşıyan buluşlar ve uğraşlar oldu. Bu değişime ayak uyduramayıp direnenler ise epey zorluk çekti.

Bu noktaya gelindiğinde makinelerinin yapamadığı şeylere yönelmek gerekecek. Sanat ve kültür önemini bir kez daha ispatlayacak bana kalırsa. Beynin henüz keşfedilemeyen çok büyük bir bölümü olan bilinçaltı, bize bu konuda yepyeni bir çağ açma şansı verecek. Henüz büyük bir bilinmez olduğundan, yapay zekaya kopyalanaz oluşu bizim kurtuluşumuz olacak.

Şimdi gelelim farklı düşünen beyinlere. Pek çok sanatçının ve bilim adamının şizofren, bipolar, otistik gibi isimlerle adlandırılan, dünyayı farklı okuma yetenekleri olduğunu biliyoruz. İnsanlık için bir fırsat olan bu özellikler, yaşayan bireyler için epey zorluk ve acı barındırıyor elbette. Bakış açımızı değiştirip, onları farklı hâlleri ile kabul ettiğimiz noktada hepimiz için daha anlamlı ve güzel bir dünya olacağına inanıyorum.

Gelecek hızla şekilleniyor önümüzde. Yapay zeka inanılmaz bir hızla yaşamımıza talip oldu. Geriye dönüş olması ancak dünyanın fiziksel yokoluşa uğraması ile mümkün. Yeni gelen çağı yakalamak ve içinde insan olarak varolmak için, şimdiden kendimize sormamız gereken soru, ‘neden varız?’ olmalı. Bu soruya cevap bulduğumuzda daha mutlu ve verimli olmanın yolunu da kendi adımıza keşfedeceğimize inanıyorum. Dahası, çocukları artık köhnemiş ve işe yaramaz hâle gelmiş eğitim sarmalından en azından zihinsel olarak çıkarmanın zamanı geldi. Bizim tahayyül sınırlarımızı zorlayan geleceğe hazırlamalıyız onları. Elden geldiğince, gücümüz elverdiğince kendimizi sürekli geliştirme yolları bulmamız gerek. Biz çocukların önünü kapatmaz ve alan tanırsak sorun yok. Çünkü onlar zaten bunun için ve bunun içine doğdular.

Ne dersiniz? Siz de benim gibi iyimser ve umut dolu musunuz? Yoksa bir distopya beklentisi içinde mi yaşıyorsunuz?

Reklamlar

Çocuklara

Uzanıp yattığım yerden toplasam yıldızları

Daldırıp elimi tutsam balıkları

Bir çiçeği görmeden alsam kokusunu

Ve gitmeden o yerlere, hissetsem taa içimde ruhunu.

Bu imkansızlıkta işte sevgimin çokluğu.

Her sarılmamda çoğalıp akan yüreğimden size

Her gülüşünüzde yeniden çiçek açan

Her cıvıltınızda damla damla yağmurlar yağdıran

Varoluşunuzla beni yeniden doğuran.

De Casa Del Papel ve Çav Bella

Bazen çok bilmemek özgürlük ya da gerçek gibi geliyor mu size de… Bildikçe eksiliyor, duygularımızı körleştiriyor, düşüncelerimizi prangalara vuruyoruz sanki. Bir çobanın cahilliğine güzelleme yapanlar devri geçti mi ey ahali?

Oysa duygular işin içine girince Yuval Hariri’den tutun da tüm fütüristik profesörlere kadar, distopya yazarlarının nefis romanlarına kadar her bir öngörü yerle bir olmaya mahkum.

Duyguların esiri olmak gerçek özgürlük kanımca. Bir şansı hakediyor bence.

Bu his, La Casa Del Papel Çav Bella’sı gibi… İçine işlerse gerçeği dönen…

Gün

Çocuklar okulda. Çayımı içiyorum. Borusan Klasik dinliyorum. Çünkü okuduğum ortaçağ tarihi kurgusuna da, güneşin salınışına da, ruhumun huzuruna da en uygun müzik bu şu anda. Yaprak kıpırdamadan geçen bir sonbahar sabahı. Sis basmış öteleri. Güneş aralardan bakmaya çalışıyor, sarı sıcak ortalık.

Ara Güler gitmiş. Ardında ne güzellikler, ne bilgelikler, ne kardeşçe yaşama örnekleri bıraktı. Barış içinde yaşamak… Kendinle, ailenle, işinle, dünyayla, toplumla, nesneyle, doğayla. Bütün dert bu olmalı aslında. Minicik ve kısacık hayatların anlamı, bütün bir varoluşu kabullenip, içinde dostça, kardeşçe, barış içinde yer bulabilmek, kaynaşıp kendi katkını sunabilmek olmalı.

Gün huzurla aksın ruhunuza dilerim.

Yaşam Farkı

İki yıldan uzun süredir yaşıyoruz Ayvalık’ta. 20 yılı aşkın bir süre İstanbul yaşamından sonra, epey farklı bir yaşam elbette. Bu arada bazı farklılıkları daha net anladık. Meğer ne çok kaygı, ne çok acele, ne çok dış etkene bağlı huzursuzluk yaşarmışız! Dertler azalmadıysa bile farklılaştı ve bir anlamda hafifledi. Oysa ne ekonomik, ne de toplumsal anlamda azalan bir olumsuzluk yok sanki. Kafamda epey yer tutan eğitim meselesi de çocuklar büyüdükçe artan bir ivme ile sorun yumağına dönüşüyor. Eh peki nedir bizi daha ferah hissettiren?

Sonuçsuz çabaların hüküm sürdüğü yoğun iş yaşamının, işin kendisinden ziyade insanlarla, özellikle yönetici veya ‘önemli’ kabilinden insanlarla aranızdaki iletişimi yönetmenin, meğer ruha nasıl da zorlayıcı bir etkisi varmış. Zamanın büyük bir kesimini alan bu modern beyaz yaka iş hayatı, evde de devam ediyor. Telefondan, tabletten sorulan sorular, ekrandan beynimize akan mailler, çözümsüz sorunların stres seviyesine katkısı evdeki yükümlülüklere eklenince pimi çekilmiş bir hâle gelmemek olanaksız. Sonra eşle dalaşma, çocuklara bağırma, sinirden midenin kasılması, etkilenmemeye çalışmanın getirdiği huzursuzluk ve suçluluk hissi…

Şehir yaşamı bu konuda bizim sabahları çocuklara ‘hadi’lediğimiz gibi, bizi sıkıştırıyor. Hep bir yerlere yetişme hâli, hep bir şeyleri yetiştirme zorunluluğu. Bu noktada evi yardımcıya, çocuğu bakıcıya veya okula, ruhu da zaman kalırsa psikoloğa teslim ediyor, eş durumunu emekliliğe sallayıp, yaşayıp gidiyoruz. Oysa başka hayatların mümkün olduğu filmlerde, kitaplarda, yaşanmışlıklarda gözümüze sokulurken, kendi koşullarımızda mutlu olmak pek kolay değil.

Peki ne yapmalı? Kendi yaşamımdan yola çıkarak insanın önce kendisine dönmesi, içine, ruhuna, hayallerine bakıp harekete geçmesi gerektiği çıkarımını yapıyorum. Her zaman köklü bir yaşam değişikliği olmak zorunda değil bu. Sakinleşmek, kendine gerçek anlamda zaman ayırmak, öncelikleri iyi belirlemek başlangıç noktası olabilir. İstanbul’da o yoğun iş yaşamı ve iki küçük çocukla haftasonları sürekli gezdik. Parkları, müzeleri, yeşili gördüğümüz her yeri… İl dışına da çıktık bir günlüğüne, yarım saatlik bir etkinlik için saatlerimizi arabada geçirdiğimiz de oldu. Bu hareket hâli bizim ruhumuza iyi gelen, bizi rahatlatan bir şeydi. Belki çocuklar olmadan akşam çıkamadık, kendi arkadaşlarımıza vakit ayıramadık ama nefes alanları yarattık. İş sonrası sadece çocuklarla ilgilenmek üzerine bir sistem geliştirdik. Yemeği basit geçiştirmeye çalıştık. Çocuklara bir uyku düzeni kurduk ki, en azından akşamları birbirimize ve kendimize vakit ayırabilelim. Kitap okuduk, film izledik, muhabbet ettik.

Genç ve çocuksuz dönemlerdeki alışkanlıklarımızda ısrar etmedik. Ailenin tüm bireylerini rahat ve mutlu edecek alternatifler yaratmaya çabaladık. Bazen çocukların arkadaşlarını toplayıp atölyelere gittik, bazen anane ve dede ile kıra kahvaltıya. Bazen hep beraber günübirlik Adana’ya, bazen bir kaç saatliğine Ankara’ya.

Tüm bunlar bize yoğun ve sıkışmış zamanlarda nefes alanları yarattı. Her ne kadar şehir yaşamı bizi bunaltsa ve sonunda kendimizi Ege’de bir kasabada bulsak da, bunu yapacak cesaret ve planlamayı sanırım o minik alanlara borçluyuz. Başka bir hayat için hep bir umudun olduğu fikrine…

Şimdi sakin zamanları bambaşka uğraşlarla hareketlendiriyoruz. Dolu zamanları boşaltıp, minicik alanlar yaratmak yerine, bize ait bol zamanı dilediklerimizle doldurmaya çalışıyoruz. İşte hayatımızda bizi daha olumlu, mutlu ve huzurlu kılan en büyük fark bu.

Sonbaharın Kokusu

Sonbaharın kokusu dikkatinizi çekti mi? Öyle huzurlu, naif, serin… Hafif bir zambak, biraz iyot, kendince kekik… Meltemle serinlemiş. Hüzünle damıtılmış. Kısacık, sıcacık, serin bir yandan, hafif. An gibi sürer. Yaprağın daldan kopup, salına salına yere konduğu an kadar. Sonrası birikmiş, çamura vurmuş kendini, karı bekler örtsün o bembeyaz anaç haliyle diye. İlkbaharın keskin, yoğun, güle karışmış baskın hali değil bu. Tomurcuğa kesmiş, ağdalı ve heyecanlı, kıpır kıpır nesif koku değil.

O kendine has kokudur ruhu doyuran. İmbik imbik süzülen, damıtılan… Bedenin zulmü ve zevkinden arınmış haline, ruhun aç ve kanaatkâr hâline bir ses bu koku.

İçinize çekin ve kendinizi bırakın akışına. Hayat gelen geçen mevsimler gibi hoş bir canî değil mi sonunda?

Bir Çocuk

Bir çocuğun yüz şekline alıcı gözle baktınız mı? Bir çocuğun gülüşüne hayretle şahit oldunuz mu? Bir çocuğa ağlarken eşlik ettiniz mi? Bir çocuğun kederli halini yaşadınız mı? Şaşırtıcı bir şeye şahit oldunuz, heyecanına tanıklık ettiniz, gözyaşına ortak oldunuz, yorgunluğunun verdiği huysuzluğa ortak oldunuz mu?

O zaman korkmayın. Yaşam zevklerine nail olmaya hak kazandınız demektir. Kendi çocuğunuz, yeğeniniz, komşunuzun çocuğu, arkadaşınızın evladı… Bir çocuk dünyayı değiştirebilir… Bir kadın evrenin dengesini yeniden kurabilir… İçinizi dinleyin…

Bırakıvermek

Önce kendileri geldiler. Baktılar ortama. Uygun bulmasalar gideceklerdi besbelli. Neyini sevdiler bilmem, ama yadırgamadıkları kesindi. Zira bohçalarını öyle sereserpe yayıvermezlerdi ortaya. Alı al, moru mor; kırmızı kadife, yeşil fistan. Ortalık doldu gelenlerin getirdikleri ile.

Önce biz hep burada olanlar yadırgadık elbette. Onlar sevmiş görünse de, biz kararsız kalmayı yeğledik. Tarttık gözlerimizle epeyce. Suratlarımız yeterince belli ediyordu zaten konuk sevmeyişimizi. Mimikler de cabası.

Çerçi çarşısı yine de aldı boyadı gözlerimizi. Ruhumuz nicedir böylesine hasret, kana kana içti renkleri. Çaktırmama çabası ağır bassa da, olana çare yoktu neticede. Bıraktık coşkuyu sarması için bizi. Sarmaladı o da hatırı sayılır şekilde, yalan yok!

Sonrası uyanış mı, uyanmaya istekli olanın çırpınışı mı, nefessiz kalan yüreğe kalp masajı mı belli değil.

Kendini bir çocuğun dünyasına bıraktığında olacak bu işte. Bırak ki göresin, yaşamak ne menem bir şey aklını alırcasına, kaygının hatırı kalırcasına, için koşup coşarcasına, aklın yitip yerini kahkaha alırcasına… Bırak yahu, olmaz bişey 😉 Ya da olur da hani alırsın tadını nefes almanın hakkını verircesine 😊

Sarı

Sarı… Uyumlu bir sarı… Biraz kışkırtıcı ama daha çok sakin, dingin. Ruha uyan, sarıp sarmalayan. İçinde minik renkler… Sıcacık bir kahvenin rengi, karanfil kırmızısı, gecenin laciverti, suyun kadife siyahı ve bir güvercin kanadındaki saf beyaz.

Evinin içinde insan renklerin, kokuların, aileyle yenen yemeğin, dostlarla tokuşturulan kadehlerin, çocuklarla kahkaha atılan zamanların, uzun bir yolculuğa çıkarken duyan heyecanın, o uzun yoldan sonra eve gelişte duyulan huzurun ve uzun uğraşlar sonucu gelen başarmanın zaferini hissetmeli. Ve bu dört duvar bir bina olmak zorunda bile değil.

O kıpırtıyı yüreğimizde hissettiğiniz an bulunduğunuz yer ve o duyguu veren insandır sizin yuvanız.

Dünya denen kabukta yuvalarınız bol olsun…

Bir minik öneri; kendinize has ritüelleriniz, onları beraber gerçekleştirdiğiniz insanlarınız, kitaplarınız ve müziğiniz olsun. İnsan yuvasını önce yüreğinde kurar çünkü.

Zafer Bayramı’mız şenlikli ve geçmişin mucizesini yâd etmeli olsun. Kutlu, mutlu, şanlı bayramlar…

Çocuklarla Kamp – 2

İzmir Gümüldür civarındaki kampın devamı olarak olarak Didim’deki antik kentleri görmek için rotayı Tavşanburnu Tabiat Parkı’na kırdık. Kamp alanı belediyenin işletmesi olan ve günübirlik misafirlere ayrılan bölümle beraber geniş bir alana yayılan ormanlık bir arazi. Sezonda kalabalık elbette. Ama şansımıza hemen girişte yeni boşalan güzel bir yer bulabildik. Zaten kamp alanında fazla kalmayacağımızı gözönünde bulundurarak çadırı kurduk.

Kamp alanına yakın antik kentlerden Didyma, Miletos ve Priene’yi ziyaret ettik. Müzeyi gezdik. Detaylı anlatmayacağım. Sadece çocukların müthiş etkilendiğini ve uzun uzun, çok güzel vakit geçirdiğimiz söylemek isterim. Müthiş geniş bir alanda, son derece göz alıcı yapılar var. Keşke gezerken bilgiyle donanabilsek. Bu konuda ciddi bir çalışma yapılması elzem. Ama bu halleriyle bile kesinlikle büyüleyici mekanlar. Özellikle de çocuklarınızla gidip görmenizi hararetle tavsiye ederim.

Kamp ve tarih birbirine çok yakışan bir ikili. Çocuklarsa buna anlam katan en önemli şey. Onların gözüyle doğaya ve geçmişe bakmak insanı çok zenginleştiriyor.