Aidiyet

Nereye ait olduğunuzu düşünüyor musunuz bazen? Elbette içine doğduğumuz ve kendi oluşturduğumuz aileye, hatta kimi zaman kocamızın ailesine, arkadaş çevremize, okula, işyerindeki kendi küçük gruplarımıza, topluma, siyasî bir partiye veya toplumsal bir gruba, ülkeye, dünyaya… Bunların bazısı, hatta çoğu ve daha fazlası evet ama toplumsal aidiyetler bunlar. Ben daha çok sizin, içinizdeki vahşi ve öz kimliğin aidiyetini sorgulamaktan bahsediyorum. Kime veya neye ait? Size mi, denize, göğe, ağaca, toprağa mı? Aşka, sevgiye, merhamete, çoğunluğa mı? Neye, kime?

Bunlar kimi zaman aklıma takılan düşünceler. Son zamanlarda ürettiğimce ve sadece fizikî değil, düşünsel anlamda da ürettikçe daha çok ayırdına vardığım bir şey var. Mutluluk hissini de beraberinde getiren, aidiyeti sarmalayan, tuhaf bir tamamlanmışlık ve güzellik veren bir his bu. Var ettikçe çoğalan ve insanı dahasına özendiren, gayrete getiren bir şey. Heyecanla okuduğunuz bir kitabın sonunda düğümün çözülmesi, saatlerce kaynayan yemeğin tam zamanında pişmesi, hazırlığı günler gereken bir sunumun başarıyla tamamlanması, çocuğun doğduğu an kucağınıza verilmesi gibi bir anlamda.

Hobiler bu hissi yaşamak anlamında insana en yakın ve kolay seçenek sanırım. En zoru bile, zaman ve emek açısından en yoğunu bile kolay geliyor eğer sonunda bu hissi yaşayabiliyorsa. Denemeye değer ne dersiniz?

Kışlık kazanları ve torbaları dolduran bir zamane kadını düşünün mesela. Ellerini kurularken yüzüne yerleşen o gülümsemedeki gizli gurur ve tatminden bahsediyorum.

Elinizi bulaştırdığınız şeyin ruhunuzu sarmalayan hisse yol açtığından emin olun bir diğer deyişle. Hakkını vermek ancak böyle mümkün ve bu bazen sadece güneşin doğusuna bakıp hayal kurmak demek. 💐

Reklamlar

Karne, tatil, falan, filan…

Karneler verildi dün, genelde devlet okullarında. Diğerleri çoktan tatilde zaten. Neyse mevzu bu değil bende, karne hiç değil, tatil biraz, karne hiç. Gün kızımın büyüme adımlarının birini daha atışını keyifle izleme günü.

Bugün bir haftadır arkadaşı ile yaptıkları plan neticesinde kızım bir arkadaşının evinde yatıya kaldı. Gideceği zamanı ayarladı. Çantasını hazırladı. Ertesi günün planını yaptı ve görüşürüz diyerek kapıyı ardından kapattı. Sırtında bir tavla ve çanta, ayağında şıpıdık terlik, yavaş ama emin adımlarla evden uzaklaşmasını izledim balkondan, gözlerim yaşararak. Bir kaç saat sonra geldi eve, “hayırdır” dedim şüpheyle; meğer ertesi günkü antreman saatini düşünerek yedek ayakkabılarını ve bisikletini almaya gelmiş. Ertesi günün planını ve sorumluluklarını biliyor olmasını gururla farketmem kibir sayılır mı acaba bu noktada?!? Bence hakkımdır. 😊😉

Haftaya takımla ilk şehir dışı maçına gidecek. Ben ya da babası olmadan yanında. Takım arkadaşları ile… Yaş 9,5! Belki başka ülkeler için geç bile, ama ülkemde, hele de bir kasabada, bence kayda değer bir olay. Kayda geçsin o halde.

Bu hafta yine ilk kez antremanlarına kendi gidiyor bisikletine atlayıp. Gelip duşunu alıyor ve antreman gün ve saatlerini takip ediyor. Günlük planlarını yapıyor. Arkadaşları ile buluşmalarını, aile planlarımıza göre organize ediyor. Nazarlardan korkarım, ama gözümün nuru bloğuma yazmasam, bir avuç da olsa siz biricik blog dostlarımla paylaşmasam olmazdı. Zaman bizi olgunlaştırırken, çocukları büyütüyor ve biz bundan keyif almaktan fazlasını, bunun farkına vararak yapıyoruz. Çünkü zaman en değerli hazine ama gelecek umudu olmadan en kolay ziyan edilen şey. Ondan dolayı sanırım çocukların büyümelerine bu denli seviniyor olmamız, değil mi?

Özel gün hediyelerini sevmeyen, özel gün kutlamalarına mesafesi epey geniş olan bir kişi olarak karne hediyesi sayılır mı bu bana acaba?

Neyse, tatil başlasın. İçimden bir ses, çok güzel olacağını söylüyor önümüzdeki günlerin zira 😉

Büyülü Gerçekçilik

Bu aralar yine güneş tutulması, ay kayması, yıldız parlaması ve osu busu şusu dönemindeyiz. Ülkede değişimin ayak seslerinin sustuğu bir zaman dilimi olmadığı için sanırım, kişisel olarak da kıpır kıpır içimiz. Anadolu halkıyız ne de olsa, hareketle bereket alın yazımız bir anlamda.

“Güzel günler göreceğiz” ve “her şey çok güzel olacak” söylemleri içimizden taşan yaşam amacı sanki. Bugünden bahsetmek pek revaçta değil her zamanki gibi. Oysa hep umudu diri tutmak bir yana, yaşamı bu andan başlayarak güzelleştirmek esas amaç olmalı. Zira hedefe giden uzun yol da atılacak o ilk, küçük adımla başlıyor. O adım bugün, şimdi atıldığında ancak yola çıkmış oluyoruz.

O zaman evi mi temizlemeli, yolculuğa mı çıkmalı, duş alırken şarkı söylemeye mi başlamalı, bir kitabın sayfalarını çevirmek, bir STK’ya omuz vermek, bitmeyen eteği dikip giymek, yeni bir tarifi denemek, arkadaşla barışmak, o sunumu hazırlamak, müdürle konuşmak, başka işe başvurmak, eşiyle kanayan yaraya neşter atmak, çocukların ne dediğine kulak asmak, yürümek, bir çiçek dikmek, mektup yazmak, bir film izlemek… Bak yapılacaklar bir yana, yapılabilecekler bile uzun bir liste halinde sırada. Başlamak gerek azizim, yol almayınca varılmıyor vuslata zira…

Güzel günleri beklerken, bu günü güzelleştirmeye çalışanlara da selam olsun o halde. Tam da Gabriel Marquez usta gibi, dünyanın bütün kirini görmesine rağmen içindeki anarşist çocuğun rüyasını her biri muhteşem cümlelerle önümüze seren, büyülü gerçekçiliğin diğer ustası Jose Saramago dünyasını yaşarken; ben tam da öyle yapacağım…

Mutluluğun Anahtarı (pek mi iddialı?!)

Bazen gün içinde de oluyor huzurun farkına vardığım. Çocuklar yemekten sonra odalarına gidip oyuna, kocam kendi işlerine dalmış oluyor ve ben tertemiz ve düzenli evin içinde, yemek hazır ve gün ışıldarken kendimi kendimle başbaşa buluyorum. Durup kendimi, ruhumu, gönlümü dinliyorum. Bazen gecenin bir yarısı, ev ahalisi mışıl mışıl uykuda ve ben en sevdiğim filmlerden birini seyrederken, bazen sabahları güneşi henüz doğmamışken yakalayıp, kahvemi hazırlamaya vakit bulmuş ve tam da güneşin dünyayı selamladığı o anın karşısına kurulmuş, tüm ruhum ve bedenimle onu selamlamaya hazırken… Bazen minicik bir anda, kızım veya oğlum, hatta en güzeli ikisi birden bana sarılmış, kocam sadece ikimizin anlayacağı bir imâda bulunmuş, keyfim tam da şaftına oturmuşken… Bir yolculuğa çıkmış, sevdiğim bir şarkı başlamış, yol sakin, güneş nefis bir açıda ve hâlâ gidilecek yol uzunken… Evet, huzurun farkına vardığım çok an olması ne harika bir lütuf değil mi? Bu noktaya gelebilmek için kendimi dinlediğim, okuduğum zamanlara kıyaslayarak, kendime işkence çektirdiğim, esip gürlediğim, bağırıp çağırdığım, yok yere ağladığım, sebepsiz zor kararları uygulamaya çabaladığım zamanları sayarsak az bile. Hakettiğimden emin olduğum o anların keyfini sürmek ve bunu bu bilinçle yapmak ayrı bir keyif. Çünkü farkındayım.

Yapacak çok şey var zihnimde. Çoğu bana dair değil üstelik. İşte bu da ayrı bir huzur kaynağı. Ama kendimle ilgili de planlarım var elbette. Çünkü onlar zorunluluklara rağmen hayatı keyifli kılanlar, çünkü onlar beni bugün olduğum insan yapanlar.

En güzeli hâlâ okunacak kitaplar, sohbetlere meze kahkahalar, gururla izlenecek yarınlar, emeğin sonucu ele gelenler olması. Daha doğacak çok güneş, hissedilecek çok huzur ânı var. Bunu bilmek bile güzel.

Şimdi durup kendi huzur anlarınızı düşünün lütfen. Neye hizmet ediyor, neyi işaret ediyor, ne kadarını kaplıyor günlük yaşamınızın ve siz ne kadar farkındasınız bunun? İşte bu hâyâl kurmanın, plan yapmanın, çabalamanın ama en çok mutlu olmanın anahtarı. O anahtar elinizde üstelik. Sadece farkına varmanızı bekliyor bir süredir belki de…

Kollektif Bir Çalışmanın Düşündürdükleri

Aylardır büyük özveri ve çaba ile hazırlanan, 3 koca güne yayılmış müthiş bir sempozyumun başarıyla ve öğretileri ile bitişi bugün. Az bir katkı ile de olsa bir parçası olmaktan büyük mutluluk ve gurur duyduğum bir kurul nefis bir kollektif çalışma örneği sergiledi. Birbirini tanımayan ve bambaşka disiplinlerde çalışmış yirmiden fazla insanın, sivil toplum kuruluşlarının, akademisyenlerin ve yerel idarenin içinde olduğu bir insan topluluğundan bahsediyorum. Gönüllüsü olmaktan keyif aldığım Ayvalık İlçe Halk Kütüphanesi’nin değerli yöneticisi Aygül Öncel Şahin, bu insanları bir araya getirdi. Değerli mimar Kaan Köksal yıllardır emek emek hazırladığı Ayvalıklı yazar, şair ve kitabevi sahibi Ahmet Yorulmaz bibliyografyası ile sempozyumun fikir babası ve mimarı. Ayvalık sevdalısı Taylan Köken müthiş koleksiyonu ve her aşamadaki büyük emekleri ile en büyük katkıyı sağlayanlardan. Kasabamızın değerli gazetecisi Nilgün Kaya ve kasabamıza değer katan Zeynep Kazancıgil kuruldaki diğer isimler. Ve elbette çocukları Ahmet Yorulmaz ile tanıştıran, gazeteciliği, yazarlığı anlatan ve torunları olarak atölyelerde çalışarak bir anma gazetesi oluşturmalarını sağlayan, çok sevdiğim, çocuk kitabı yazarı, editör ve yaratıcı drama eğitmeni sevgili Saliha Karagöz.İsmini burada geçirmediğim, ancak çok değerli katkıları için minnattar olduğum çok isim ve başta kaymakamlık ve belediye olmak üzere değerli kurum ve kuruluşlar var elbette bu işe emek ve katkı veren.Ben ve eşim de elimizden geleni yapmaya çalıştık, mümkün olduğunca organizasyonun bir parçası olarak çalıştık.Ahmet Yorulmaz’ı tanır mısınız acaba? Bu müthiş insan, mübadele hakkında Türkiye’nin ilk romanlarını yazan, 32 yıl boyunca çok değerli yerli ve yabancı isimlerin, ama en çok Ayvalık halkının ve çocuklarının uğrak yeri olan, hâlâ benzerinin olamayacağı görüşünde birleşilen Ayvalık’ın ilk ve tek kitabevi olan Geylan Kitabevi’nin sahibi, yazar, şair, çevirmen ve ikinci kuşak mübadil olan değerli biri. Bu sempozyum da pek çok değerli başka amaçları dışında, ölümünün 5. yılında onu anmak ve genç kuşaklara tanıtmak amacıyla düzenlendi.Mübadeleyi anlamak ve Ayvalık’ı tanımak için yazdığı kent monografisini, 4 muazzam romanı, bir yemek kitabını ve çocuk kitapları dahil çevirilerini okumanızı hararetle öneririm. Zira çok keyif alacağınızdan ve çok şey öğreneceğinizden eminim.Sempozyum süresince mübadeleyi akademik anlamda ve hemen her vesile ile bizlere anlatan değerli akademisyen Prof. Dr. Kemal Arı da bizimleydi. Son kitabı Manoli’nin Gözyaşları gerçek bir yaşama dayanan harika bir mübadele romanı. Ayrıca katkıda bulunan diğer akademisyenler Dr. Harun Doğruyol, Dr. Efnan Dervişoğlu ve Öğr. Gör. Sibel Ercan bambaşka bakış açıları kazandırdılar bize.Beni en çok etkileyen kişi Ahmet Yorulmaz’ın arkadaşı, Sayın Ersin Taş oldu. Bizlere hem Sayın Hakkı Sal ve Sayın Ali Acar Kurul’un değerli anıları ile katıldıkları panelde, hem de canım kitap kulübümüzde muazzam hikâyeler, yaşanmışlıklar anlattı. Burada değerli hocamız Sayın Lütfiye Seçer’den de bahsetmeden geçemeyeceğim elbette. Ahmet Yorulmaz’ı yakından tanıyan bir edebiyatsever olarak, müthiş bilgisi ve donanımı ile harika şeyler paylaştı bizimle. Ah orada olup dinleyebilseydiniz, Ahmet Yorulmaz’ı yaşarken tanımamış, muhabbet etmemiş olmaktan benim kadar üzüntü duyardınız.Son günümüz ise moderatörlüğünü sadece bu yüzden Ayvalık’a gelen Fatih Türkmenoğlu’nun yaptığı oturumla sevgili Nilgün Kaya, değerli gazeteci, yazar Şaziye Karlıklı ve sempozyumumuzun mimarı Kaan Köksal’ın gerçekten çok keyifli sohbeti ile geçti.Bu arada Sayın Taylan Köken, bizlere oturumlar süresince emek emek toplanan Ahmet Yorulmaz fotoğraflarını izleme olanağı sundu.Ahmet Yorulmaz’ın evine ve yıllarca kasabanın kültür merkezi olmuş kitabevinin olduğu dükkana değerli heykel sanatçısı Eyüp Öz’ün hazırladığı plaketler asıldı. Artık ayak izlerini sürmek daha kolay olacak umarım.Bir de elbette kitaplarından oluşan bir sergi vardı. Serginin ne çabalarla ve zorluklarla hazırlandığına şahit olan biri olarak, muazzam olduğunu söylemeliyim.Naçizane, hakkını teslim edemediklerimden özür dilerim.Bütün bunları küçücük bir kasabada yaşayan, topluma bir borcu olduğuna, katkı sunabileceğine inanan, birbirini tanımayan, tabiri caizse beş benzemez insanlarının bir araya geldiğinde ne müthiş işler başardığının kanıtı olsun istediğimden yazdım elbette. Umudun ve pırıl pırıl beyinlerin giderek ülkeden uzaklaştığını görüp üzülüyorum. Bu kollektif çalışma ve ortaya çıkan güzellik benim içimde yeniden umut yeşermesine, ülkeye ve insanına güven tazelememe ve daha çok gayret etmek için motivasyona sebep oldu. Sizler de bilin istedim.Bazen bir tek deniz yıldızını denizle kavuşturmak yetebilir. En azından onun için bir hayat anlamına gelir.Ahmet Yorulmaz, güzel ülkemizde binbir farklı geçmişe, dine, soya ve yaşam koşuluna bağlı insan olduğunu, buna rağmen ve belki de bu nedenle coğrafyamızın değerini, insan hayatındaki yorulmaksızın çaba ve herşeye inat umudun ne denli önemli bir fark yaratabileceğini, en önemlisi de ne olursa olsun içimizdeki çocuğa ve sevgiye dair inancın asla tükenmemesi gerektiğini gösteren en güzel örneklerden biri. Temennim dünyaya hoşgörü ve barış ile bakmamızı sağlayan böylesi insanları tanıyabilmek. İyi ki varlar…

Sosyal Hayatlar

Okumaya biraz ara verdim bu aralar. Her gün neredeyse düzenli okuyorum yine, ama süresi kısaldı. Sebebi de sosyal medya elbette. Farkında mısınız giderek sadeleşmemiz, düzenlenmemiz gereken şeyler artıyor.

Yıllar önce bir gün mesaide bir arkadaşım bir siteden bahsetmişti. İnsanlar fotoğraf yüklüyormuş diye hayretle kurcalamaya başlamıştık. Reklam sektörü bu tarz yenilikleri doğası gereği pek çabuk içselleştiriyor. Facebook idi o site ve biz gün boyunca fotoğraflara bakıp, kimler var diye gıybetin dibini görmüştük. Hey gidi günler. Eskidi artık ardı ardına eklenen onlarca farklı uygulama sayesinde. Yine de yaş olgunluğuna ermiş bir önceki nesille aynı frekansı tutturabilmek adına hâlâ en nefis uygulama. Hele de kasabada iseniz, mahalle gazetesi kıvamında. Gücü de yadsınamaz üstelik bu anlamda.

Sonra bizim neslin en rağbet ettiği uygulama var. Bildiniz evet, şahane hayatların ve eğlencenin, gezip tozmanın ve lezzetli yemeklerin mekanı Instagram. Neyi takip edip, o çok kıymetli vaktimi ve dahası zihnimin modunun ne yöne evrileceğini belirlemeye çabaladığım bir yer bu aralar. Kütüphane sayfası sayesinde bir topluluk oluşturma, gönüllü çalışmalara ulaşma gibi faydalarını da ilk elden deneyimlediğim yer ayrıca. Bu aralar kütüphane sayfasını devredip, kendi içime dönme aşamalarıma başladığım ilk basamak. Sıkıldım sanırım insta hayatlardan bu aralar.

Dahası Twitter, Line, Swarm, Vine, Linkdln, Thumblr, YouTube… Sosyal durumunuza, yaşamınıza, teknoloji ile muhabbetinize bağlı bir dolu uygulama. Goodreads, Watpatt gibi uygulamalar ve bloglar var daha. Yazarken bunaldım. Bu çeşitlilik acaba hep kendi gibi insanlara ulaşma, seçenekleri çoğaltma, yalnızlık hissini sağaltma ile mi ilgili? Düşünmek için bir şey daha işte…

Benim için blog yazmanın yeri ve keyfi sanırım hepsinden farklı. Bir kere yazıların okunması pek çoğuna zor geliyor. Uzun yazıların okunma oranları düşüyor. Üstelik yoğun bir yazı bombardımanı var. Ben de üstüne uzun yazmayı seviyorum. Kendi düşüncelerimi yazarken dinlemek, bir anlamda kendimle muhabbet derdim. Yani denklemi kurdunuz sanırım ey bir avuç bu yazıyı okuyan çok değerli insan. Biz bizeyiz sonuçta her türlü bombardıman altında 👍😊

Kocakarı soğukları bastırmış, bahar kapıdan bakmış, cemreler havaya, suya, toprağa kavuşmuş ve tatile az bir şey kalmışken, bir güzel Ege kasabasında kendi içime doğru, doğanın kalbine doğru, kitapların dünyasına, bana keyif veren uğraşlarıma dogru, çoluk çocuk sakince koşar adım ilerlemenin vakti gelmiş. Gerçek hayata yani 😉

Distopya Roman

Distopya romanları da filmleri de çok severim. Sanki biri gelecekten haber ediyor gibi gelir. Geleceğe dair öngörülerim pek de iç açıcı olmamakla beraber, sonunun iyilerin kazanması ile biteceği umuduna paralel. Bu yüzden çok keyif alıyorum sanırım okumaktan ve izlemekten.

#veronicaroth filme çekilen #uyumsuz serisini zevkle izlediğim bir yazar. #kutuphanekitabi olarak bulunca atladım resmen. Bir İz Bırak, yazarın gezegenler arası muazzam bir yaşam galaksisi kurduğu, insanın yaşam koşulları ile biçimlenen ruhuna odaklandığı bir roman.

Hayatta kalmak için kadere ne kadar boyun eğmek gerekli? Koşullar içimizdeki ruhu nasıl etkiler? Gurur nelerden alıkoyar? Aşk ortamdan bağımsız mıdır? Ve #annegozuyle düşünürsem, bir çocuk yetiştirmek onun ruhuna saygı duymadan gelişen bir süreç olduğunda, içi tükenmiş bir canavar mı yaratmış oluruz? gibi sorular sorduran, üstelik okuması bu tarz kitap sevenler için çok keyifli bir roman. Filmi olsa ne şahane olur diye düşünmeden edemedim.

Pazar Yeri

Çocuklar bazen minicik bir alanda kendilerine kocaman bir dünya yaratabiliyor, bazen de kocaman bir yerde dünyayı kendi ritimlerine uydurabiliyorlar. Bunu yapmayı ne zaman bırakıyoruz acaba?

Pllazalardaki minicik bölümlerimizde kendi kocaman dünyamızı yaratıp, sonra bunun dışındaki hayatı yok saydığımızda biz de aynı oyunu mu oynamış oluyoruz? Neden aynı keyfi vermiyor o halde?

Hani çocukken masanın altında kardeşinle kurduğun o çiftlik, neden fotoğraflar, kaktüsler ve minik notlarla süslediğin masanda aklına gelmiyor? Farkın nedeni birini sen kurguladığın, diğeri sorumlulukların sana dayattığı bir ortam olmasında mı acaba?

Bazen insan gökyüzüne bakıp, dünya denen yuvarlağın gökkubbede minicik olduğunu, diğer yandan o kürenin tüm insanlık tarihini kucaklayan koca bir miras olduğunu, insanın kendi kapladığı alanın ve doğa denen mucizenin bir parçası olduğunun farkına varması gerek.

Çocukların dünyasında bir pazar yerinin devasa ve her türlü olasılığa açık bir hâyâl alanı olduğuna bakıp bunları damıtıyorum zihnimde…

Siz ne alemdesiniz sabah sabah?

Arakçılar

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan, Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın kısacık bir zamanda yazıp çektiği bir film Arakçılar. Deneyimli yönetmen televizyon dizileri ve filmlerle kamerasını yönelttiği, hikâyesini anlattığı benzer temayı, şiirsel bir dille ve harika kamera ve alan kullanımı ile yeniden işliyor. Aile, mutluluk, toplumsal kabuller, kadın-erkek ilişkileri, çocuk ve ebeveyn olmak gibi yaşadığımız zamanlarda sınırları ve tanımları bir kez daha değişerek yeniden şekillenen kavramlara çeviriyor kamerasını.

Filmin konusu gayet basit aslında, ufak hırsızlıklar yaparak, sigortasız, az gelir getiren ve buna rağmen zor bulunanlar işlerle geçinen bir aileyi anlatıyor. Bunu sistem eleştirisini odağa alarak yapmaması izleyiciyi daha çok düşünmeye itiyor.

Filmin odağı, ailedeki her bir bireyin kendi içindeki büyüme ve hayata tutunma çabası ve buna eşlik eden ilişkileri. Aileyi bir arada tutan, sevhi dolu olduğu kadar hayatın sertleştirdiği bir nine, yaşamın her zorluğunu olumlu hislerle kucaklayan ve bu anlamda filmin en çocuk karakteri olan baba, sevgi ekseninde özellikle çocukları ve ailenin geri kalanını sarmalayan, bunun için fedakarlık yapmaktan kaçınmayan anne, kendi kimliğini bulma yaşlarında kaybolmuş, kendi değersizliğini yenmeye çabalayan bir teyze, tüm konunun ana odağı olan çocuk saflığı ve koşulsuz aile kabulünü simgeleyen bir küçük kız ve bence ana karakter, kendi olmasına izin verilerek hasbelkader büyüyen ve gelecek kararı adına müthiş bir cesaretle hareket eden oğul.

Aileyi bir arada tutan bağların teker teker sorgulamasını bu karakterlerin yaşamları ekseninde yapıyor film. İlk yarıda mega yapıların arasında sıkışmış bir köhne ev içinde şakalaşan, mutlu ve sürekli yemek yiyen bir aile var. İlginç şekilde oğul ve teyze karakterlerinin sorgulama içinde olduklarını, mutsuzluklarını seziyoruz. Küçük kız iyiyi çabucak kabullenme içinde. Yetişkin anne baba ve olgun nine karakterleri ise daha net bir kabulleniş ve bunu takip eden eldeki koşullarla en mutlu olma çabasında sanki. Buradan hareketle insanın yaşam döngüsünü sorgulama imkanı veriyor film. Filmin sonundaki düğümü çözen de henüz yolun başındaki oğlun daha farklı bir hayat isteği konusundaki cesaretli kararı oluyor zaten.

Filmde eğitimin önemi babanın çocuklara neden hırsızlık öğrettiği sorusuna ‘ başka öğretecek bir şey bilmiyordum’ cevabı ile keskinleşiyor. Oysa çocuklara öğrettiği en önemli değer kendileri olabilme aşamasındaki koşulsuz kabul ve sevgi. Bunu da kardanadam yaptıkları, sahilde eğlendikleri ve göremedikleri havaî fişeklerin sesini izledikleri sahnelerle şahane şekilde anlatıyor.

Filmin yoksulluğu romantikleştirmesi riski, sonunda sistemin zaferi, küçük kızın hikayenin başladığı koşullara dönmüş olması ile bertaraf ediliyor.

İzleyicini zihninde ‘Aileyi aile yapan nedir? Sistemin öngördüğü koşullar değiştirilebilir mi? Çocuk için eğitim nasıl olmalı? Ebeveyn olmak ne gerektirir?’ gibi sorular yankılanıyor filmin sonunda.

Böyle biline

Yapılacak çok şey vardı. En üstte hep keyifliler. Sıranın altına doğru gerekliler. Oysa hayat listeyi tamamlamayı şart koşmazdı, üsttekilerle yetinmek lazımdı. Ama altta kalanın canı çıkmıyor ve onlar olmadan üsttekilerin keyfine varılmıyordu.

En mantıksız ama en coşkulu kararla bir alttan bir üstten başladım yaşamaya. Beyaz yakalının esas iş tanımı olan mail eritmek, bende kişisel listemi tüketmeye döndü zamanla. Zorunluluklarla barışmak da bir çözümdü oysa, elim ermedi o kadarına.

Yine de yemeği yaparken türkü mırıldandım. Tatile çıkarken en zorlu yolu kayda aldım. Kitapların içinde bilgi kadar zevki de kattım okuma listeme. Oyunlarla temizledim evi. Kurguladığım atölyelerin arasına kattım dansı ve resmi. Ödevden sonra oyun, oyun arasında üç soru oldu bazen gelince yeri.

Sonra farkettim ki durmanın da kendi listesi, o listenin de içinde farklı bir kalitesi var. Dururken düşünmek, düşündüklerini yapmaktan daha zor bazen hatta. Bak sana örnek, o çanta dikilecek diyelim, hayalinde de hazır patron ve şekil. Kumaş eline gelmezse bir türlü dikilemez, zaman yaratmazsan olabilemez ya; bunu bilince hazır olan o patron bir türlü sinmez içine de, dikemezsin çantayı bile bile. Bahanen hazırdır, ama bilirsin o sadece zihninde kendini uyuşturan bir mazarettir aynı zamanda. Uyma anam babam, uyma kendine.

Demesi yapmaktan kolay derler ya, o da bir başka yalan kimine. Yazmayı seven bünyeye, dökülür sözler birdenbire. Diğerine ise okuyuvermek ve unutmak çaredir; bu da böyle biline.