Sosyal Medya

Bugün ben instagram’da fotoğraflara bakarken, oğlum başkalarının ne kadar da güzel hayatlar yaşadıklarını iyice öğrendiğini ve başka bir şeye bakmak istediğini söyledi. Sosyal medyanın bilgi edinme, haberleşme, ticaret gibi pek çok işlevinin yanısıra, esas anlamının bu cümlede gizli olduğunun farkındayız, değil mi? Başkalarının hayatlarını gözetlerken, onlardan daha anlamlı ve özenilesi hayatlara sahip olduğumuza ikna olmak. Yetmez, onları da buna ikna etmek. Giderek artan bir takipçi sayısına paralel tatmin olmak. Bu arada zamanımızı, enerjimizi, gerçek hayatın anlamlı anlarını kaçırmak.

Bazen dikiş videoları izlerken yaşadığım başarma hissi, aslında elimde bir ürün olmadığını farkettiğimde hızlıca hüsrana dönüşüyor. Aynı durum yemek ve pasta videolarında da oluyor. Hatta çocuk eğitiminde, kitap eleştirisinde, tatil rotası seçiminde. Çocukların eğitiminde bildiklerimi uygulayamadığım, o kitapları okumayadığım ve o tatilllere çıkamadığım yüzüme çarpıyor. Üstelik bunların olmama nedenlerinin başında da zamansızlık geliyor. Kötü zaman yönetimi değil, hayata ayırmam gereken zamanın sosyal medyadaki içeriklere harcanmış olması gerçeği. Bunu yıllarca medya planlaması yapmış, sosyal medya analizlerine ve pazarlama şifrelerine kafa patlatmış bir iletişimci olarak benim yapmam daha da manidar değil de ne? Peki çözüm?

Çözüme gelmeden bunları sorgulamaya beni iten şeyin oğlumun sözleri değil, bu esnada tükettiğim içerik olduğunu söylemem gerek. Başkalarının hayatları kısmında, başka ülkelerin, başka yüzyılları, başka dertleri, muhtemel daha iyi gelecekleri ve bunun pek de farkında olmamaları gerçeği kıskançlık damarlarıma baskı yapıyordu gözümün önünden geçen videolarda. Kendimce son derece uğraşılmış ve beni hem mutlu, hem de tatmin eden ‘şahane’ hayatımın aslında coğrafya gereği bir zaman kırılmasına kurban edilebileceği fikri ürkütücü geliyor. Daha da fenasına şahit olduğum zamanlar ise sinirlenmek ile vicdan yapmak arasında sıkışıyorum. Şükretmek, epeydir kabullenmek anlamına geldiğinden ve bu kadarına razı olmanın çocuklarım ve umudum adına yapılacak büyük bir haksızlık olduğuna inandığım için pek geçerli değil artık. Umarım çelişkiler yumağının içimde uyandırdığı rahatsızlık ve çaresizlik hislerini anlatabilmişimdir. Zira benim gibi düşünen çok insanın olduğuna ve bu güruhun giderek sinirlenmeye veya bu hisleri yok saymaya doğru gürül gürül gittiğini gözlemliyorum.

Bakalım sosyal medyanın başka ne işlevleri var? Harcadığımız zamanın kontrolünü ele aldığımızda ve içerik kontrolünü başardığımızda görür müyüz dersiniz? Bence çözüm bu cümlede yatıyor.

Netflix ve Jane Austen

Jane Austen en sevdiğim yazarların başında geliyor. Kadının bırak kitap yazmayı, adının dahi anılmadığı, sosyal sınıfların varlığının iliklere kadar hissedildiği, evliliğin kadın için tek amaç, kadının ise erkek için sadece şehvet aracı olduğu bir feodal dönemde, Jane Austen evlenmeyen bir kadın yazar olmayı başarıyor. Üstelik de fikirleri, istekleri, planları, yaşama karşı bir tavrı ve hemen her ortamda söyleyecek bir sözü olan kadınları yazıyor. Asi ve özgür kadın imgesi, romanlarındaki karakterlerde varlık buluyor. Kadının varlığının bu şekilde yazılması edebiyat tarihinde bir ilk. İlk kez bir kitapta kadın görsel bir imge olmaktan çıkıyor ve düşünen, kendi adına konuşan, isteklerini savunan bir kişiliğe dönüşüyor. Kitaplarının basıldığı 1800’lü yılların başından bu yana da fakir ama esaslı kız, zengin, gururlu ve içindeki iyiliği bu kız sayesinde keşfeden erkek kahramanlar, edebiyatı ve ekranı zenginleştirmeye devam ediyor. İyi ki…

Kitaplarından esinlenmiş veya uyarlanmış film ve dizileri sevmem de şaşırtıcı değil elbette. Dönem yapıtları da film, dizi, kitap farketmeksizin ilgimi çekiyor. Netflix de bu konuda epey materyal sağlıyor doğrusu.

Son dönemde Netflix önce Emma, sonra da İkna romanlarını filmlere uyarladı. Emma’yı Anya Taylor-Joy, İkna’nın ana karakteri Anne’i ise Dakota Johnson canlandırıyor. Her iki oyuncu da son dönemlerin başarılı ve popüler isimleri. Erkek karakterler içinse Johnny Flynn ve Cosmo Jarvis gibi pek de popüler olmayan -üstelik de klasik yakışıklı tanımına uymayan- isimler tercih edilmiş. Uyarlamalar da şimdiye kadar yapılanlardan farklı olarak konuyu işleyiş biçim olarak modern hayata uygun, ancak dönem olarak 1800’lü yılların seçildiği yapımlar. Bunun bir amacı da o yılların İngiltere’sindeki kostümlerin, doğanın, baloların ve malikanelerin çekiciliğinden yararlanmak olmalı, ki epey yerinde bir karar bana kalırsa. Bu şekilde konu daha çekici, anlaşılır ve akıcı kılınmış, karakterler günümüz izleyicisine yakınlaşmış, kadının, ilişkilerdeki ve toplumsal konumundaki varlığını kanıtlamak için geldiği uzun ve meşakkatli yolu da dikkatli izleyiciye gösterilmiş oluyor.

Öte yandan Netflix’in ırk eşitliği kavramını bir misyon olarak üstlendiği de bu tarz dönem filmlerinde kendini fazlasıyla kanıtlıyor. Zira dönem ve coğrafya itibariyle siyahi ırkın varolmasının imkansız olduğu konumlarda ekrana yansıtılması düşündürücü olduğu kadar sevimli de. Benzer durum iki başarılı sezonunu izlediğimiz başarılı bir Julia Quinn uyarlaması olan Bridgerton dizisi için de geçerli. (Pek yakında üçüncü sezon tanıtımını izleyeceğiz sanıyorum 🙂

Julia Quinn kitaplarından uyarlanan bir Netflix uyarlaması olan Brigerton 1. sezon
Brigerton dizisindeki siyahi kraliçe ve nedimeleri
Brigerton 2. sezon

Kavramlar kafa karıştırıcı olabilirler. Mesela 1920’lerde faşist ve komünist kelimelerinden anlamı ile günümüzdeki ne denli farklı! Kelimelere yüklediğimiz anlam, onların temsil ettiği kavramların hayatımızdaki yerlerini ve etkinliğini gösteriyor. Öte yandan başka bir dönemdeki farklı bir değerlendirme ile kavramların anlamının ne kadar değişebildiğini de biliyoruz. Bu durum ırkçılık için de geçerli. Günümüzün ırkçılığı daha ziyade ulus millet kavramına indirgenmiş durumda. Bu manada beyaz, eğitimli ve geliri/keyfi yerinde batılının henüz tam olarak ayırdığına varamadığı göç mevzusu da önümüzdeki dönemde dünyayı epey meşgul edecek gibi. Belki de yaygın medyanın yapmaya çalıştığı elimizdeki ırkçılığı tartışmaya ve başka bir gözle bakarak günah çıkarmaya çalışmaktır, kimbilir?

Jane Austen zamanımıza bir göz atsaydı, kadının çabasının işe yaramakla beraber, yolunun hala uzun olduğunu; insanlığın ise kavramların biçimi değişmesine rağmen aynı sığlıkta debelendiğini düşünürdü sanırım. Zira toprağın yerini teknoloji, siyahinin yerini göçmen, köylünün yerini işçi aldı. Kadın ise hala kadının yerinde!

Dönem filmlerini romantik komedi diye, Jane Austen kitaplarını da sığ aşk romanları diye görmemenizi öneririm. Zira içlerinde insana ve topluma dair pek çok düşünce var. Üstelik şahane kostümler ve nefes kesici manzaralar da muazzam bir keyif veriyor 🙂

Evler, kostümler, danslar, balolar, kır gezileri, piknikler dönem dizilerinin en çekici yanlarından.

Coğrafya

Coğrafya güzel. Aslında dönem de güzel, bakma sen; tıp ilerlemiş, teknoloji gelişmiş, iletişim muazzam, en az savaşın olduğu, açlığın azaldığı bir dönem. Hani baktığın yerden gördüklerine bağlı ama, yine de aklı selim için fena değil yani. Çünkü eskiler de, hadi itiraf edelim, biz bizeyiz şurada, pek matah değildi. Şimdi iklim krizi dediğimizi dünya bir kaç kez yaşamış mesela. Açlık, savaş desen, sömürge yılları derim, dön bak bı tarihe devletlerin yazmadığı satırlardan mesela.

Uzağa gitmeyelim hatta, bir kaç on yıl geriye bakalım. @140journos ‘un son yapımında 90’ların ne menem yıllar olduğu anlatılıyor mesela. Pek şahane bir yerden bakıp, dosdoğru delik dipçik etmişler pamuklara sarıp sakladığımız gençlik yıllarımızı. Nefis bir iş olmuş. Hakikaten geçmiş nedense pek matah geliyor da, öyle miydi sahiden? Peki acaba şimdiki zamanlar da o kadar mı, nasıl desem, yaşanmaz bir dönem? Kimbilir, zamana soracağız ileride anlaşılan onu da!

Fakat demirin tuncuna, insanın piçine kaldık derler ya, hah işte tam da öyle be arkadaş! Sonuçta insanız, elbet geçmişi güzel anacağız, geleceğe umutla bakacağız, bugünü de tüm bu sebeplerle tartışacağız….

Eski Fotoğraflar

Filmlerde insanlar eski fotoğraflara bakarken, bazı kişilerin ekranda yavaş yavaş fotoğraf karesinden silindiklerini görürüz. Gerçek hayattaysa kayıplar, yangını küllenmeyen bir kor gibi yakar yüreği. İçin için kavrulur insan.

12 yıl önce, henüz dünyanın başına bunca bela sarılmamışken, blog yazmaya başlamıştım. Uzun ve yorucu uğraşlar sonucu kızım doğmuştu. Aşılama, iğneler, hormonlar, doktor kontrolleri, tüp bebek tedavileri ve bir yandan yoğun iş ortamı, krediler, iş güç derken, hayat kendi ritmini tutturmuş akıyordu. Bunların bir kaydı olsun istemiştim. Bir yandan tatil planları, bir yandan ekonomi, yoğun mesai ve evde akşam göbeğe saplanan iğneler. Umut doluyduk. Yeni yeni palazlanan sosyal medya ortamlarını keşfediyor, bize yakın gelen kişileri sanal ortamlarda dost biliyorduk. O zamanlardan bana kalan bazı kişiler oldu elbet; kimisi hâlâ sanal, kimisi kanlı canlı kaydedildi kendi dijital veya gerçek dünyamıza. Kimisi yurt dışını memleket bildi, kimisi fenomen anneliği profesyonel iş kadınlığına terk eyledi, kimi iş tuttu, aldı yürüdü, kimi de ilk hevesi geçince bıraktı yazmayı.

Kızım doğduğunda aldığı nefesi, her lokmasını, kelimelerini, hareketlerini kaydetti o blog. Kendi yaşına uygun bebekleri takip ettim. Yorumlarla onları beşik arkadaşı eyledim kızıma. Lohusa şerbetlerimizin tadı karıştı birbirine. Güzel zamanlardı. Güzel zamanlarmış. Ardından hediye gelen bir sürpriz gebelik ve oğlumla tanışmamız. Hepsi rüya gibi şimdi. Yaşandı ve iyi ki ve güzel yaşandı.

Bir süre sonra o zamanların eşlikçisi sanal dostlar, elini eteğini birer birer çekti yavruların gazını, lokmasını paylaştıkları bu alemlerden. Kendilerine yeni yurtlar, yeni dertler, yeni uğraşlar edindiler. Bana gelince, ben kendimi sahil kasabasında buldum. Her beyaz yakalının hayalinin içinde, zor ve meşakkatli bir yolun sonunda, bahar tomurcuklarını sayacak, her gün güneşi doğuracak, isteyip de yapamadıklarını eyleme dökecek şansta, yaşta, zamanda…

Şimdi üzerinden yıllar, pandemi, ekonomi, savaş ve seçimler, günlerce düşünceler, atölyeler, sempozyumlar, yeni uğraşlar, tatiller ve en önemlisi insanlar ve sohbetler geçtikten sonra, elimde kalan o eski fotoğraflara bakıyorum yine.

Babam, teyzem, ananem… Solup gittiler kendi yerlerine yangınlarını, boşluklarını bırakıp. Onlarla planlanan onca yaşamı da beraberinde götürüp, yavaşça yeni yollara sevk ettiler bizi. Bilmediğimiz patikalarda yol almamız gerek artık. Yeni tümsekleri aşmamız, başka gün doğumlarına uyanmamız, güneşi değişik yollarda batırmamız gerek. İnsan niye var ki, alışmak için…

Sonrası geleni kucaklamak, bu arada neşeyi ve sayılı günün keyfini ve anlamını unutmadan yaşamak sanırım. Yapmaya çalıştığım….

Beslenme & Besleme

Şimdi biz kendini besleyebilenler, yani, kelime anlamı ile çatalı ağzına denk getirebilenler, dünya dertlerine kafa yoruyoruz. Siyasete, eğitime, gıdaya, ekonomiye, dünyanın gidişatına, çocukların gelecekteki mesleklerine…

Kendimizi beslemeyi bırak, bir büyüğümüzü beslememiz gerektiğinde, dünya dertleri nasıl da küçülüyor oysa!

Durup, kendimizi beslemeyi beceremediğimiz yaşları görme şansımız olursa derdimizin ne olacağı veya bizi beslemek durumunda kalan şahane yüreklerin ne dertleri olacağını düşünüyor muyuz?

Belki de dünya derdi dediğimiz şeyi yanlış yorumluyoruz? Ne derdiniz?

Belki de iyi insan olmak kavramı, dünya derdinden başka bir şeydir? Belki sadece iyi insan olmak, dünyanın derdini çözmeye yetecektir … Durup, düşünmeye değmez mi?

Demli çay

Virgin River diye bir dizi var Netflix’de. Amerika’nın minicik bir kasabasında geçiyor naif bin türlü olay. Doğası, evleri ve insanları güzellik abidesi. Nasıl da keyifli, iyimser, sevgi ve dayanışma dolu bir yer. Dertleri çözümlemek kolay, destek yanıbaşında, iki cümle muhabbet yetiyor sıkıntıyı dağıtmaya. Hadi bir balığa çıkalım, bara gidip karnımızı doyuralım, bir kadeh şarap içelim, koşuya çıkalım ve şahane evlerimizde misler gibi yaşayalım. İnsana iyi hissettiren bir yanı var ekrandaki yaşamın. Ölümü bile layıkıyla onurlandırıyor ve yaslarını yaşıyorlar.

Oysa garip bir şekilde beni geriyor dizi. Para sıkıntısı yaşamın keyfini çıkarmayı engellemiyor mesela. Evler hiç temizlemeden pırıl pırıl. Bir yere gitmek, biriyle buluşmak hiç sorun değil, çalışma saatleri her nasılsa hep uygun. Hesapta çok büyük bir dert, biriyle iki çift lafa bakıyor çözümlenmek için. Olmazları mı oldurmuşlar, normalde olan bu da, bizi mı kandırmışlar? Buyrun bizim coğrafyanın ikilemine, iletişimin bizi yönlendirdiği sanal aleme…

Yine ay tutulmaları, gidenlerin ayı Kasım günleri, havanın kararsız hâlleri, sıkışmışlık hisleri zamanı geldi. Hoşgeldi gerçi de, kasvetini bir yıl da almasa yanına ne olurdu sanki?!

Meksika’da ölüler günü kutlanıyor. Yası şenlik hâline getirmiş bir kadîm gelenek. Şahane! Geçen yıla kalbimin 3 goncasını sığdırdım. Onları bildiğimiz yaşamdan, anılar kısmına aldım. İçimde koca bir yangın çıktı. Küllenir diye umarken zamanla, minik korlar patlayarak içimi yakmaya devam ediyorlar. Acı hüzne, hüzün özleme evriliyor. Verdiği duygu hep sıkıntılı bir iç çekiş ve gözlerden taşan damlalar. Buruk bir ifade ve yoğun duygulara teslim olmuş boğuk bir ses. Haykırsam geçer mi semaya?

Sabah beni boğan yapışkan bir karamsarlık boğazımdan akarak içimi doldurdu. Nefes alabilmek için gözlerimi kullandım, yaşlarımı dışarıya açılan bir pencere gibi kullandım. Sonra gerçek penceremin karşısına oturup, lavanta yağımı damlattığım suyun altına bir mum yaktım. Çayımı demli koydum yüreğimi sıkan karanlığa inat. Güneş saklamış diye bulutların ardına ışığını, müzikle geri getirmeye çalıştım aydınlığı. Bir can paresini aradım omzuna yaslanmak için, serdi yüreğini önüme sağolsun.

Şimdi bir kuşun kanadına takılıp, uçurmak zamanı kasveti. Kendime sarıp kollarımı, kendimi kollama zamanı. Döndüğüm içim, saklandığım mağaram olmasın diye, yavaşça aydınlığa çıkma zamanı. Bir ateş yakıp belki, korlarının havaya minik minik savrulmasına izin vermek, onlarla beraber yeniden gülmeyi öğrenmek zamanı.

Annemin bu sabah paylaştığı fotoğraf

Elbet bizi bekliyorlar. O güne değin, günleri saymak değil, yaşamın hakkını vermek, payımıza düşeni kucaklamak, yüreğimizde kahkahalara yer açmak gerek.

Ben çayımı tazelemeye gidiyorum. Sonra hazır olacağım bu güzel günün bana vaadettiği coşkuya, yaşama.

Hayallere Doğru Yaşam

Biz sadece hayallerini gerçekleştiren çocuklardık. Yaşamı kendi adımlarımızla arşınlayan, günleri bırak yılları bile saymayan çocuklar. Ne ara yaş alan, tarih olan, kimine göre tarih yazan insanlara dönüştük?

Sene 900’lerdi. Taksim, günün her saati çılgınlığa ve yaşama açılan nefis bir pencere idi. Kariyer basamakları önümüzde serpiliyor, ekonomi ve sanat almış başını gidiyordu. Ülke, kimilerinin 70’lerde yaşadığı özgürlük ve çılgınlığa adım atmış, dört nala koşuyordu muassır medeniyete. Biz de her genç gibi kıymetini bilmiyor ama kıymetini biliyorduk. Abilerimiz, ablalarımız 70’lerin hevesini almış, 80’lerin sillesini yemişti. Biz 90’ların gençleri biliyor ama bilmemezlikten geliyorduk. Hakkınızı aldığımızı düşünüyor ama hakedişleri ne uğruna aldığımızı bilmemezlikten geliyorduk. Çünkü gençlik damarlarımızda kan niyetine akıyordu i zamanlar.

Zaman… Geçti acımasızca ve hayallerini yaşayabilen üç beş şanslı kişiden biri olarak, o Ege kasabasından bildiren abla kıvamına geldim göz açıp kapayana dek.

Hayal kurun gençler. Her ne olursa olsun koşullar, kendi adımınız size yardım edecek emin olun. Gün gelir hayaller plana, planlar gerçeğe döner. Zaman akar ve siz gülümsersiniz. Her şey hayal kurmakla başlar. Koşullar ne olursa olsun vazgeçmeyin hayallerinizden ve hayale tutunmaktan.

Konser mi Var?

Tarih: 16 Haziran 2007, cumartesi.

Yer: Parkorman

Mevzu: Orishas Konseri, 6. Efes Pilsen One Love Festivali

Dünyayı kasıp kavuran şarkılarıyla damarlardaki ateşin fitilini tutuşturan gruplar sırayla İstanbul’un yedi tepesini müzikle, dansla, gençliğin coskuşuyla dolduruyordu bir zamanlar. Konserlere, yeni filmlere, mekanların etkinliklerine yetişmekte zorlanıyorduk. Henüz başımıza ne işler geleceğinin ağırlığı zihinlerimizi işgal etmemişti. Gülüp eğlenebildiğimiz, hafta sonları içip dans edebildiğimiz, tatil planları yapıp, filmlerden, kitaplardan bahsedebildiğimiz günlerin içinde mutluyduk. Umut etmek için sebebimiz vardı ki, işlerimizdeki zorlukları savuşturabiliyor, yeni işlere ağzımızın sularını akıtabiliyorduk. Yurtdışından ülkeye döneli bir kaç yıl olmuştu. Değişimi görüyor ama bünyemiz kabul etmekte zorlandığından umudu canlı tutuyorduk.

O zamanları düşününce gözümün önüne gelen görüntülerden biri Parkorman’ın çimenlerinde, ellerimizde plastik bira bardakları ile dans edişimiz, yorulup minderlere kahkaha ile devrilişimiz, Küba’nın canlandıran müziği ile Orishas’a eşlik edişimiz, birbiri ardına sahne alan grupları ellerimiz patlayana kadar alkışlayışımız. Mutluyduk sahiden.

Pek çok sanatçının İstanbul’u turlarına dahil ettikleri güzel zamanlardı. Geçmişe özlem duymaktan ziyade, pandemi gerçeği dışında da geldiğimiz kurak sanat ortamının içimi acıtmasıdır burukluğumun sebebi. Metallica, Ali Sami Yen’de konser verdi bu ülkede. Madonna geldi. Pink Floyd canlı söyledi. Buena Vista Social Club Harbiye Açıkhava’yı inletti. Herbie Hancock Santral’de yürekleri titretti. REM Küçükçiftlik’i tıkış tıkış doldurdu. Gun’s Roses Kuruçeşme Arena’da boğazı sesiyle titretti. Andre Rieu, Andrea Bocelli Sports Arena’yı müziğe boğdu. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde Farid Farjad söyledi, yürekler titredi. Natalie Cole ile Ray Charles Rumeli Hisarı’nda bir kaç gün arayla büyüledi insanları. Sezen, Ajda, Neşet Ertaş, Erol Evgin, Duman, Fatih Erkoç, Şebnem Ferah ve aklınıza gelen tüm güzel tınılı sanatçılar…

Ne oldu, nasıl oldu, ne zaman oldu da, içinde umutsuz yarınların, öfkeli bakışların, çökmüş omuzların olduğu bu kurak ve unutulmuş coğrafyaya geldik biz? Bu ülke aynı ülke değil mi? Biz bunları yaşayan aynı insanlar değil miyiz? Oldu bunlar, ben şahidiyim bizzat. O konserlerde gözleri parlayanlardan biriyim ben.

Kapatılan sadece bu mekanlar değil! Bizim, gençlerimizin, çocuklarımızın kültür ve keyif dolacakları ortamlar. Dünya, pandeminin yaralarını sanatla, kültürle, müzikle, edebiyatla sararken önümüzdeki zorlukların nerede başladığını, nereye geldiğini sormanın zamanı sanki. Zira anlaşılan o ki, yapılacak çok şey var. Elimizden kayıp gidenlerin, hangi değerleri ve olasılıkları da beraberinde sürüklediğini biliyoruz değil mi?

Benim hala umudum var. Yoksa yaşanmaz çünkü….

Günlerin Gidişi

Günler birbiri ardına eklemiş uzaklaşıyor. Çocuklar büyüyorlar ve biz onlara eşlik etmek isterken, kendimizin ne denli yıprandığını, yaşamın yokuş aşağı kısmında ne manzaralar olduğunu tam olarak idrak etmekten aciz ilerliyoruz. Oysa yaşam her dönemin kendine has derinliğini yavaşça bünyemize zerk etmekten geri durmuyor. Muazzam bir çağ dönüşüne, akıl almaz kararların yol açtığı olaylara ve insanın uyum yeteneğinin sonsuzluğuna şahit oluyoruz.

Ülkemiz üzerindeki kara balçık toprağı silkelemekten aciz, karanlığın içinde ışığa hasret gibi görünüyor. Hangi ucuna elimizi atsak, lime lime hırpalanmış bir geçmiş dökülüyor avuçlarımıza. Biz toparlanmak adına umudu yaşatmaya çalışırken, sonu gelmez bayağılık ve cahillik kötülüğün koynuna sürüyor kendini, geleceği de yanına alarak. Vazgeçmek olmaz nidaları ile birbirimize, bir ufacık güzel çiçeğe, elimizin emeğine, dostların sohbetine sarılıyoruz. Ne derece işe yarıyor bilmiyorum ama sonuca etkisinin ancak okyanusta damla kadar olduğunu tahmin edebiliyorum.

Pandemi dünyayı vurdu, hemen herkes aynı gemide, insanların eşitliğini sağladı bu meret derken; ne kadar zavallıca yanıldığımızın şamarı patlıyor yüzümüze. Hayır, hiç eşit değiliz, aynı gemide hiç olmadık ve kıyıya varabilenleri bekleyen hava koşulları da birbirine benzemiyor. Hayır eşitliği sağlamadı bu meret! Adaletsizliği tüm çıplaklığı ile meydanlara sürükledi, gözlere şenlik bir ucube gibi kendimizi seyretmekten alamadığımız bu acı gösteriyi sundu bize. Kimimiz farkında, kimimiz rüyada, kimimiz de ne acıdır ki gösterinin tam ortasında.

Dünya dönüyor bir yandan. Başka bir yüzyıla evrilen ülkelerde pandemi sonrası partiler başladı. Dükkanı kapalıyken ekmeğini veren bir devleti olanlar, vergilerini yeniden vermeye gönüllü başladılar çalışmaya. Kimi ülkeler bir kaç yüzyıl geriden, sanki Ortaçağ veba salgını yaşar gibi kapadı kendini. Yenilenmek şöyle dursun, varlıklarına lanetler okunur halde kendi halkı tarafından. Eşi benzeri olmayan kimi ülkelerde yaşam yaşandığına inanamadan sürüyor. Nasıl inansın, elinden geleni ardına koymadığı halde, baksana çalgılar susmadı, naralar dinmedi, eller inmedi. Bir tek gülüşler soldu, onu da uzun zamandır yolcu etmişti halk zaten. Birbirine kızmanın bile kırgınlığa dönüştüğü garip zamanlar. Öfkemiz bir garip hüzne döndü. Neyse ki dört mevsimi de yaşıyor hala bazı ülkeler. Kimi bahar dallarını tomurcuğa teslim ediyor, kimi canını toprağa. Kimi denizin iyotuna bırakıyor yorgunluğunu, kimi okulu unutmuş gelin kızının çeyizine veya sanayiye yolladığı çırak oğlunun öğle yemeğine. Dedim ya, dört mevsim yaşanıyor diye, dördü de ayrı hikaye…

Her Hayatın Bir Hikâyesi Olmalı mı?

Hani derler ya her insanın, her hayatın bir hikâyesi var diye! Yok aslında! Anlatılmayan her hikâye çürüyen bedenle, hatırlanmayan her anektodla beraber ölmeye mahkûm. İnsanın da, hikâyenin de anlatılmaya ihtiyacı var. Acı mı? Öyley olsa da gerçek!

Hikâyesi olmayan hayatlar, ıspanağa benziyor. Yıkanmış, suyu süzülmüş ama tatlandırılmamış. Tuzu, yağı, baharatı eklenmemiş. Hatta kavrulmamış bile. Suyunu salmamış. Helvelenmemiş. Tadına varılmamış. Olmamış, olamamış…

Benim bir hikayem var. Bunu anlatmaya zamanım var. İmkânlar olanaklı. O zaman anlatılmalı. Dilimin kemiğini elime almam, zamana uyup klavyenin tuşlarına vurmam, demini almış bir tavşan kanı çayı buna hazır olan, tadına varabilecek, keyfini çıkarabilecek olana sunmam, üstelik bundan da büyük zevk alabilmem gerek. Hayatımın o noktasında, zaman ve içimde demlenen o kadın elverirken, yapmam gerek.

Yazmak, hikayeni evrene salmak demek.

Yazmak, anlatılmayı hakettiğine inandığın o şeyi bırakabilmek demek.

Yazmak, yazabiliyorken, bunu yapma hakkını, bu fırsatı kendine tanımak ve aynı anda yüzleştiğin şeytanlarınla barışabilmek demek.

Yazalım o halde…

Ben çocukken çiçeklerin kokularının renklerinden daha önemli olduğunu, anıların insanın beynine kokularla vurduğunu, üstelik bunun da insanın zihnine ansızın gelmek gibi bir deli huyunun olduğunu bilmezdim. Büyüdüm, öğrendim… Peki siz?