Patlıcanlar Kampta

Geçen hafta pazardan patlıcan almıştık. Bir hafta geçti, bir türlü pişiremedim. Ha karıyarık, ha oturtma, ha kızartma derken; bir baktım bizim patlıcanlar kamp sepetinin içinde. Ee hadi onlar da gelsin bizimle kampa dedik ve cumartesi sabah 5’te yola koyulduk.

Bir gece önce bizimkiler ilk defa bir sünnet düğününe katılmış, ilk defa saat 12’ye kadar uyanık kalmış ve yine ilk defa damat halayı çekmişlerdi. Haliyle bünyelerinde narkoz etkisi mevcuttu. Sonuçta 3,5 saatin sonunda Tekirdağ, Keşan’daki Gökçetepe Orman Kampı‘na ulaştığımızda hala uykudaydılar.

Hesapta kamp bu hafta açılacaktı. Duyduğumuza göre de epey düzeltmişlerdi. Fakat gördük ki, geçen yıldan bu yana bir çivi dahi çakılmamıştı. Harika bir doğası ve konumu olan bu orman ve deniz, ne yazık ki berbat bir işletmenin elinde heba oluyor. Bu nedenle tuvaletlerden, elektrikten, temizlikten bahsetmeyeceğim. Bunları takmayacaksanız, hayatınızın en harika kamplarından birini, şahane bir manzarada yapabilirsiniz.

20160514_114802

20160514_114746

Birbirini yaklaşık 25 yıldır tanıyan, üniversitede hem sınıf, hem de ev arkadaşı olan 5 arkadaşın oluşturduğu, toplam 4 aileydik. Çoluk çocuk buluştuk. Denizin kenarında, ormanın kıyısında, 4 çadır, 3 masa ve 1 kamp ateşi çevresinde konuşlandık.

20160515_104443

20160515_093015

Yaşları 3 ile 9 arasında değişen 5 çocuk… Dalgalarının köpük köpük sahili gıdıkladığı, içinde binbir balığın oynaştığı, bomboş bir kumsalla cilveleşen pırıl pırıl bir deniz. Reçinesinin çıtırtısı, dallarındaki kuşların cıvıltısı, göğe uzanan dallarının manzarası ve nefis kokusu ile bir çam ormanı. Üzerimize sinen isi, yüzümüze vuran sıcaklığı ve karnımızı doyurup, kahvemizi pişiren közleri ile kocaman bir kamp ateşi. Eğlenceyi ve yemeyi ustalıkla beceren 8 arkadaş.

Yakındaki köylerden etler, sebzeler alındı. Mangal kokusu etrafa yayıldı. Sohbetler, takılmalar, kahkahalar, çocuk seslerine karıştı. Masalar kuruldu, içkiler açıldı, sohbet koyuldu. Denize giren, ateşi körükleyen, salatayı hazırlayan, bulguru pişiren, odunları taşıyan, bulaşıkları yıkayan, etrafı toparlayan, harıl harıl kamp yapan, çayı, kahveyi, birayı eksik etmeyen, neşeli insanlarla doldu orman.

20160515_093950

Çocukları kendi hallerine bıraktık. Deniz, kumsal, ağaçlar, böcekler, toprak, orman ve arkadaşlar… Çocukların doğanın içindeki halleri, insanı tüm hücreleri ile mest edecek kadar harika bir olay. Sınırsız zaman ve sonsuz mekanın çocukların içindeki doğallığı ortaya çıkarmasının mucizesine tanık olduk.

20160515_093929

20160515_104421l

20160515_104458

IMG-20160515-WA0006
20160515_104358

Akşam olduğunda, çocukların hepsi kamp ateşinin yanında, yeni yeni beliren yıldızları seyrederek büyülü bir yolculuğa başladılar. Tek çadırda masallar eşliğinde beraber uyuyakaldılar.

Gece pırıl pırıl bir ay ışığı ile çıtır çıtır bir kamp ateşinin aydınlığında, binlerce yıldıza kucak açtı. İçlerinde 25 yıl öncesinin çocuklarını barındıran 8 anne ve baba da, bu güzelliğe kahve ve çekirdek ile eşlik ettiler.

IMG-20160514-WA0023

Çekirdek mi! Çekirdek ne kardeşim? Çadırdan çocukların erken uyumasına sevinerek, içkiye ve muhabbete devam etmenin hayali ile fırladım. Ne göreyim? Bizimkiler ellerinde çekirdek, çıt çıt… 🙂 Çocuklu kamp yorucu oluyor valla. Eğlenceli evet, keyifli de. Öte yandan yoruluyor insan. Herşey bir yana yemek ve içmek bile yoruyor insanı bir noktada, di mi gençler? Eee, bunun da dalgasını geçtikten sonra, hemen ateşin kenarına kıvrılıp, muhabbetin tadından bir lokma da ben aldım 🙂

Kelimelerimin yetmediği güzellikteydi ortam. Mutluluk, büyük küçük 13 kişinin ruhundan taşıp, sanki elle tutulur bir hale geliyordu. Bedenimiz çalışırken canlanıyor, ruhumuz huzurla dinleniyordu.

Patlıcanlar mı? Kısmetliymişler valla. Onlar da paylarına düşeni aldılar közlerden ve körpecik anne bahçesi marullardan elbette. Fakat biz yaptık, siz yapmayın, sarımsağı unutup, patlıcanları sadece salataya mahkum etmeyin, biraz da sarımsaklı yoğurtla şenlendirin.

Kamp sezonunu resmi olarak açtık bu sene de. Açılış enfesti. Bereketli olsun dilerim camiaya 🙂

IMG-20160515-WA0012

Ayrılırken kampın sakinlerine ziyafet vermeyi de ihmal etmedik elbette…

Hayatın ve İnsanın Ritmi

Sabah, “bugün okula geç kalmayalım, hızlı hazırlanmak gerek, evden tam vaktinde çıkalım” düşünceleri ile ruhumda bir sıkışma ile uyandım. Çocukların yatağa gelip, benimle mıkır mıkır boğuşmalarını uzatmak geçse de bir an içimden, kulaklarımı bu sese tıkadım. Hayatın ritmi yerine, şehrin ve koşulların ritmine kaptırdım kendimi. Ailemi de sürükledim elbette meşhur “hadi” nidaları ile.

20160411_102041

Bıraksam uğraşa uğraşa kendilerinin giyebileceklerini bildiğim kıyafetlerini giydirdim. Oysa özellikle oğlum kendisi giyinince çok gururlanıyor. Kızım benim hızlandırma çığlıklarım sebebiyle kendisi giyinmekten vazgeçti, beni bekliyor. Dişlerini eğlenerek fırçalayabilirler. Ama bekleyecek zaman yok, fırçaya macunu sürüp, ellerine tutuşturuyorum. Kahvaltıda keyifli bir sohbet edebiliriz. Ama vakit yok. Lokmaları ağızlarına tıkıştırıyorum. Oysa kızım nefis balerin resimleri çizmekle, oğlum bir şeyler anlatmakla meşgul. Ben yedirmesem, kahvaltı bir şölene dönüşecek. Fakat hala ‘hadi’liyorum. Kocam kahvaltıyı hazırlamış, sakince kahve içiyor. “Bırak kendileri yesinler” diyor bana, zihnimde uçuşuyor kelimeler, anlam veremiyorum o esnada.

Evden çıkılacağını biliyorlar. Bıraksam kendiliklerinden ayakkabılarını ve montlarını giyecek, çantalarını alıp kapıya çıkacaklar. Ama vakit yok. Bir yandan hızlı olmaları için söylenip, kızımın resmine şöyle bir bakıp, oğluma “evet, evet” deyip, giydiriyorum ayakkabılarını. Ben hazır mıyım? Saçıma bir tarak sürüp, bir fular takıyorum boynuma postu kurtarmak adına.

Kapıdayız. Arabaya koşturuyoruz. Bir an önce binsinler, kemerlerini bağlasınlar diyorum. Üstelik zevkle de uğraşıyorlar bunun için. İçim durmuyor, elimi kemere de atıyorum. Oysa otoparktaki kiraz ağacı yemişe durmuş. Çocuklar o duvara tırmanmak, kirazları toplamak istyemişlerdi. “Olmaz! Forma kirlenir, in o duvardan, sonra toplarsın, geç kaldık.”

Masamdayım. İş yerinde. Çayımı içtim. Sakinim. Sabah içimden çıkan garip “şehirli anne” canavarına acıyorum. Ruhumun şehirli berelerini farkediyorum. Aldığım darbelerin içinde sanırım en acı vereni, ruhumun ritm duygusunun değişmesi. Yavaşlayamadan geçiveren hayatın farkına varamamaktan korkuyorum. Çocuklarımın ritimlerine zarar vermekten ödüm patlıyor.

Yarın bir ormanda olacağız. 4 şehirli ve çocuklu aile, doğanın içine yola çıkıyoruz. Sadece 2 gün. Etrafımda gördüğüm orman, çocuk cıvıltıları, engin deniz, sonsuz yıldızlar ve harlı kamp ateşi ritmimi hatırlamamı sağlayacak diye umuyorum. “Durup, dinleme” halini seviyorum. Bunu kaybettiren bu şehrin ritmine veda etmeye yakın hissediyorum ruhumu.

20160416_123750

Soma’nın yıldönümü !

Ülkenin giderek ayağa dolanan karmaşası !

Dünyanın son yıllarda iyice karışan tüm coğrafyaları !

İçimizi acıtan, dünyayı hırpalayıcı şekilde değiştirecek olan büyük göç !

Çocuklarımının yakalayamamaktan korktuğum büyüme hızları ve geçip giden zaman !

Durursam, dinlersem, hissedersem sanki herşeyi berrak bir nefes gibi içime çekebilirmişim gibi geliyor.

Kadim insanlık ruhu için bu hayat bir “an”. Acılar da, mutluluklar da ! Ancak böyle hakkını verebilirim gibi hissediyorum. O “An”ı yakalayarak ve yaşayarak…

20160423_193305

İki Park, Bir Kaç Karar

Hafta sonu Maçka Parkı’na ve Belgrad Ormanı’na gittik. Konuyla ilgili bir kaç kelamım var doktor…

Maçka Parkı‘nda Starbucks veya termos kahvesi, hadi bilemedin bira veya şarap eşliğinde, şirin bir piknik örtüsü üstüne yayılmış, tatlı tatlı sohbet eden çiftler, etrafında şirin şirin çocuklar oynayan anne ve babalar, köpeklerinin peşinde koşturan veya kitap okuyan gençler gördüm. Etraftaki yeşilin yapılandırılmış olmasından mıdır bilemem ama, insanlar hala insanlıklarını koruyorlardı. Hatta inanmazsınız pek de eğlenir görünüyorlardı. Hedef göstermek gibi olmasın ama, havuzun üst tarafları hakkındadır yorumum!

Nişantaşı-Maçka-Parkı

Belgrad Ormanı ise, orman olmasından mütevellit olsa gerek, insanlığın içindeki yaratığı da pikniğe davet etmiş bir havadaydı. Hava derken, mangal dumanından arta kalanı demek istiyorum elbette. Türk-Suriyeli karışımı binlercesine, et kokusu, masa kapma telaşı, genizden gelen yüksek sesli bir müzik ve çılgın bir gürültü eşlik etmekteydi. Arabalardan ormandaki patikada bile yürümek zordu. Oysa ki kafayı yukarı kaldırınca asırlık uzun ağaçların arasından süzülen o güneş ışınları nasıl da masumane ve cezbediciydi.

a377b62dc6aa34d8567ee2e23299f908

Uzunca bir süre Belgrad Ormanı’na uğramayacağımızın, Maçka Parkı’nda da her ne kadar çocuklarla olsak da, çocuk parklarının çevresinde olmayacağımızın garantisi gibi bir kaç karar ve nefse şifa bir kaç öğreti ile tamamladık hafta sonunu.

Diğer bir kaç öğretiyi de paylaşmak isterim:

Dediğim gibi, Suriyeli bombardımanı çoktu Belgrad Ormanı’nda. Yakınlarımızdaki bir grup genç göçmen dikkatimizi çekti. Yaklaşık 14-17 yaşlarındaydılar. Hiç yetişkin görmedim yanlarında. Kızlı-erkekli 20 kadar genç vardı. Kızların çoğunun başında türban vardı. Konuşmalarını duymasak, nereli olduklarını anlamayabilirdik, dikkatimizi de çekmezlerdi muhtemelen. Müthiş eğlendiler. Yüksek sesli müzik dinlemeleri dışında her bir hareketleri beni mest etti diyebilirim.

Doğal bir iş bölümü ile bazıları mangalın başına, bazıları salatanın başına geçti. Gayet başarılı bir sofra kuruldu.

İki tanesi gitar çalıyordu. Metallica’dan, Arapça ağıt benzeri şarkılara geniş bir repartuvar.

Hep birlikte yakantop’tan, istopa oyunlar oynadılar. O kalabalık grubun nasıl eğlendiğini tahmin edersiniz sanırım.

Mangal yapanlar bir yandan da nargile tüttürüyorlardı. Keyif erbabı gençler 😉

İçki yoktu.

Bir ara mini hoparlörlere telefonu bağlayıp, müzik dinlediler.

Ve ben bir yandan onları hayranlıkla seyrederken; bir yandan da çevremdeki arkadaşlarımın bu yaşlardaki çocukları ile kıyas yaparken buldum kendimi. Açıkçası bu kadar kalabalık bir grup olarak, uzaktaki bir mekana kendi başlarına gelip, mangaldan salataya kendileri hazırlayıp, bu kadar organize ve doğal eğlenebileceklerine pek ihtimal vermedim.

Biz modern şehirli aileler çocukların başında ebeveyn olarak hep nöbetteyiz. Kendi işlerini görmelerine pek fırsat tanımıyoruz. Biz ya da birileri onlara hizmet halindeyiz sürekli. Mangal yakmaktansa, mangal yapılan bir yeri tercih ederiz çoğunlukla. Haliyle onlardan bu performansı göstermelerini beklemek zor.

Yargılamak değil, bir gözlem olarak bunu yazıyorum. Ve aslında bu durumu İstanbul’da, özel sektör çalışanı ebeveynler için kendi adıma anlaşılır da buluyorum.

Ama bu, durumun yanlış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bi durup düşünmeli ve çocuklarımıza kazandırdığımız yaşamsal gereklilik becerilerinin neler olduğunu sorgulamalıyız. Bence epey ciddi bir mevzu bu.

Eve gelince bizimkilere çamaşır katlatıp, ütü yaptırdım bunun üzerine 🙂

Diğer konu da şu; farkettim ki çocuklar kendi başlarına oyun kurma veya vakit geçirme konusunda yetersizler. Sürekli onları oyalamamızı, onlarla oynamamızı veya yönlendirmemizi bekliyorlar. Küçük yaşlardan itibaren okul / bakıcı / kısıtlı ebeveyn zamanı, çocukların yapılandırılmış zaman geçirme kavramını epey içselleştitmelerine sebep olmuş. Sıkılamıyorlar. Sıkıldıklarını düşündükleri zamanlar, “ben ne yapayım şimdi?” ile doğrudan ebeveyne yöneliyorlar. Durmayı anlamlandıramıyorlar. Hep birilerinin söylediği veya kurguladığı bir şeyi yapma beklentisindeler.

Zamanla -evet gerçekten bol bol zamanla- bunu aşmayı, çocukların doğal olarak içlerinde bulunan sıkılma ve durabilme, merak edip buna zaman ayırabilme yetisini geliştirebilmelerine yardım etmek istiyorum. 

Bu gerçekten zor bir konu. Önce bir anne olarak benim yavaşlamam, durmam, beklemem ve belki de ciddi ciddi sıkılabilmem gerekli. Ama üzerinde çalışmaya kesinlikle değer.

Güzel bir hafta sonu idi 🙂

“Anneler Günü”nü sevmiyorum!

Evet sevmiyorum. Anneliğin kutsal bir mertebe gibi sunulmasını anlamıyorum. Annelerin o gün kendilerini ayrıca pek önemli hissetmelerine de anlam veremiyorum. Hele hediye mevzusu, sistemin pek şahane ve cancanlı kandırmacasına gönüllü katılım, peh!

Annelik özel, güzel, zevkli ve yorucu; evet. Kişiye özel bir kere. Hayat da öyle değil mi zaten? Babalık da öyle, öğretmenlik de, anane-dede olmak, pilotluk bile. Hatta şu özelliklere sıkıcı ve zorlayıcıyı da eklersek beyaz yaka çalışan işçi bile aynı durumda. Yani abartmanın lüzumu yok gibi geliyor bana.

Babalar günü de saçma. En saçması da sevgililer günü. Tüm özel gün kutlamalarına karşı olduğum sonucu çıkmasın. Doğumgünleri ve yılbaşına lafım yok mesela. Bir başlangıcı kutlamak açısından hoş geliyor bana. Yıldönümleri de eh işte, bana göre olmadığını biliyorum sadece. Neyse ki eşim de benimle aynı kafada da, sorun çıkmıyor bu sebepten.

kunstnerfestskagen_468
İskandinav ressam Peder Severin Kroyer. Hip,Hip,Hurrah! 1888

Bu günleri kutlayanların da çoğunlukla günün “anlam ve amacına” göre, zaten şanslı olan kesimi temsil ettiğini düşünüyorum. Genelde para pul anlamında kendi yağında kavrulabilen, belli bir eğitim almış ve bu sayede sistemdeki yerini alabilmiş (ne yazık ki), yılın diğer günleri de kendine vakit ayırma konusunda şanslı, çocuğu için bakıcı ve özel okul desteği alabilen bir kesimin, bu günlerin hakkını! verdiğini düşünüyorum. Ha bir de sabah programlarının arasında bolca pompalanan “özel gün” pazarlamasının müşterileri olan kişiler elbette. Yani tabiri caizse ‘eşşek’ gibi çalışmak durumunda kalan, şiddet gören, küçük yaşta annelik-babalık yapmak durumunda kalan, ciddi olarak karnını doyurma derdi olan, sosyal ve kişisel hakları zavallı durumda pek çok kadın ve erkek, bu özel günleri sabah yatakta kahvaltı, öğlen sahil kenarında brunch, akşam şarap eşliğinde ayrı bir seramoni ve hediyelerle kutlamıyor zannımca. Ee, 23 Nisan’da bir günlüğüne koltuğa oturtulup, “çocuk işte” gülücükleri ile yapay sorumluluklar verilen çocuktan ne farkınız var? O esnada her hangi bir ciddi sorun çözülebilmiş, bir derde derman bulunabilmiş, hatta buna bir çaba harcanmış mıdır? Güne adını veren mertebe ile ilgili, mertebenin kutlanması ve kutsanması dışında, ne yapılmıştır?

Bu ülkede çocuğa, kadına, yoksula, yaşlıya, engelliye, farklı olana ne zaman ki insanca muamele edilme aşamasına gelinir; ancak o zaman konuşacak konular arasında bir minik yer edinir bu tür kutlamalar. Konuşacak onca konu varken, siz neyi kutluyorsunuz Allah aşkına?

Ha, sevgi pıtırcığı olup, senede bir gün de unutalım dertleri diyorsanız; size aynı şekilde kalan diğer günlerin de hakkını adam gibi vermeyi de düşünün o halde demek isterim 🙂

Annenize, babanıza, sevgilinize, çocuğunuza, iş arkadaşınıza, dostunuza kendini özel, önemli ve güzel hissettirmek; hediye almak ve beraber eğlenmek için, birinin belirlediği bir gün, herkesle beraber kutlama yapmak zorunda değilsiniz inanın. Canınızın çektiği her an, ve her sıklıkta bunları yapabilirsiniz.

Hayatın absürd geldiği günlerden biri daha işte….

Study for Celebration
Fabian Perez Study for Celebration

Kıbrıs’a Yolculuk

Kıbrıs’taydık. Girne’de. 4 gün dinlendik, gezdik, tazelendik. Yoğun geçecek yaza hazırlık yapmış olduk. Ha çocuklar mı? Anane ve büyük teyze saolsun elbette 🙂 İnsan bazen anne-baba olarak değil, karı-koca olarak başbaşa kalmalı. Çocuklara bile iyi geliyor böylesi 😉

20160423_193257

Girne, sadece kimlikle gidebildiğiniz bir Avrupa şehri sanki. Yoğun İngiliz etkisi var. Trafiğin akışı, arabalar ve prizler bile İngiltere’deki gibi ters işliyor. Adada M.Ö. 10.000’lerden itibaren yerleşim olduğu tahmin ediliyor. Harika bir limanı, sabahlara kadar açık “casino”ları, sakin bir akışı, ucuz içkileri, son derece bakımlı ve rengarenk otelleri ile gezilesi bir şehir.

Coğrafya: Girne, havalimanına 45 dakika mesafede bir şehir. Beşparmak dağları ile çevrili. İç kesimler bu sebeple çöl gibi olsa da, sahiller yemyeşil. Girne de sahil şehri olduğundan, yeşilden epey nasiplenmiş denebilir. Yaz aylarında çok sıcak olduğu söyleniyor. Bu nedenle bahar ayları ziyaret için daha uygun sanki.

20160424_121135

Tarih ve insan: Adada yaşam çok eskiye dayanıyor. Hititler, Mısır Firavunları,  denizci bir ulus olan Fenikeliler, Büyük İskender döneminde Romalılar, Araplar, Tapınak Şövalyeleri, Cenevizliler, Osmanlı ve son olarak İngiliz hakimiyetinde kalmış. Eski yapılardan ve genel yaşam şeklindeki ayrıntılardan bu etkileri görmek bazen mümkün olabiliyor.

Adadaki Türklerin konuşmalarında Rum şivesi tatlı tatlı hissediliyor. Halk genel olarak turizm ve ticaretle uğraşıyor. Sakin bir yaşam var. Adada 3 üniversite olmakla beraber, vizesiz girebilmeleri sebebiyle eğitim için İngiltere tercih ediliyor.

Girne Kalesi: Kale, 7. yüzyılda Bizanslılar tarafından yapılmış. Sonradan gelenler ihtiyaçlar doğrultusunda eklemeler yapmışlar. Manastır, zindan, sarnıç, top atışları için yerler gibi. Epey büyük bir alandaki kalenin harika bir manzarası var.

20160424_114402
Kaleye bir köprüden ve uzun bir tünelden giriliyor.

Kare şeklindeki kalenin ortasında kocaman bir alan var. Burada gözlerinizi kapatıp halkın toplandığını, barış zamanlarında bir pazar kurulduğunu, neşeli kalabalığı hayal edebilirsiniz.  Geniş duvarların üzerinde gezebilir, sizi çevreleyen dağların, denizin, ve limandaki manzaranın keyfini çıkarabilirsiniz.

20160424_120504

20160424_115916

Kalede bir de zindan bulunuyor. Minicik bir kuyunun içine atılan insanlar, burada açlık ve soğuktan can veriyorlarmış. İki olay canlandırılmış.  Bu iki olayın da sorumlusu da Kraliçe Eleanor’dan kaynaklanan kadınca oyunlar ve kıskançlık… Kan dondurucu bir işkence yöntemi. İnsan her zaman en tehlikeli tür olarak kendini gösteriyor.  Üstelik birisi henüz doğum yapmış bir kadın. Ürperdim gerçekten. Hala insanoğlunun bu gaddarlığa son verememiş olması ne acı değil mi?

Kalede ayrıca çiçek çocuklardan oluşan bir akademisyen grubunun 60’larda çıkardığı, dünyanın en eski batık gemisini de görme şansınız var. Beni gemi ayrı etkiledi, gemiden çıkan 1200 yıllık badem, incir, üzüm ve zeytin çekirdekleri bir ayrı etkiledi.

20160424_123256

Bellapais Manastırı: Sahildeki kaleden, dağların eteklerine doğru yol alın. Nefis bir köyün içinde, harika bir manastıra yolunuz düşecek. Gotik bir eser. 1200’lü yıllardan kalma.  Devlet işlerinin konuşulduğu bir meclis, derslik, yemekhane, rahip odaları ve mahzen ile nefis bir eser.

20160425_100442

Etrafını saran bakımlı çiçek bahçeleri, ağaçlar ve sakinlik ile huzura eşlik eden bir güzellik. Orta avluda askerlerin çalışırken çıkardıkları kılıç seslerini duyabilirsiniz biraz kulak kabartırsanız tarihe. Hoş, biz bir ilkokul öğrencilerinin halkouyunu çalışmalarına şahitlik yaptık bu alanda 🙂

20160425_104739

Oteller genelde casino müdavimlerine ev sahipliği yaptığı için, dolu olmalarına rağmen tenha hissi veriyor insana. Biz casinoyu biraz seyredip, havuzun keyfini çıkarırken, begonvillere kadeh kaldırmayı tercih ettik. Bu nedenle geceleri coşkulu casino heyecanına eşlik edemedik 🙂

 

Kıbrıs, hem çocukla, hem çocuksuz tercih edebileceğiniz, ulaşım açısından rahat, kendinizi bir kaç günlüğüne başka bir diyarda hissedebileceğiniz sevilesi bir yer.

20160423_120959