Evlerim

Bir toprak evde doğdum ben. Yemyeşil bir Anadolu köyünde. Tek göz odasında mutfağın, banyonun, salonun ve yatak odalarının ayrı birer köşe olarak belirlendiği evimizde, havada asılı boşluktu benim odam. Tavana asılı bir çingene beşiğinde mutlu bir bebektim. Sonra yepyeni bir beton eve taşındık. 2 odaya sahip o minik lojman, benim ve kardeşimin engin hayal dünyasında uzay kadar genişti. Oysa aslında ne kadar da minikti 🙂 Bize kocaman gelen bir masanın altında dünyaları keşfederdik. Yüklük olarak yapılan bir girintiyi annem saolsun bize vermişti. Yığılı yatakları özgürce dağıtmak, atlamak ve zıplamak en sevdiğimiz oyunlardandı. Bir de sandalyeleri ters çevirip yolculuğa çıkardık kardeşimle. Bazen bir araba, bazen gemi, kimi zaman da uçak olurdu o sandalyeler. Pencerelerin cumbası vardı mini mini. Kışın yağan karı seyretmeye doyum olmazdı. Okulun binası ile paylaştığımız kocaman bir de bahçemiz vardı. Çakıl taşlarında, kiraz ağaçlarında, kalın taş duvarlarında koştururduk. Ah zaman…

Sonra evler, evler, evler oldu. Sadece 2 ay kaldığımız bir orman köyünde nefis bir lojmanda oturduk. Ormanın içinde bir taş binaydı ve gerçekten nefisti. Derken son derece pis sokakları ile köylerin yüz karası bir yerde altı ahır, üstü tek göz bir toprak evde kaldık. Yandaki odası yıkıldığı için tek göze düşmüştü. Sağlamlıktan eser olmayan merdivenlerinden inip, bahçenin en ucundaki tuvalete giderdik. Garip olansa köye ait şifalı yeraltı suyu olan bir hamamın olması idi bana kalırsa. Sadece suyla olmuyor temizlik…

Hattuşa’yı bilir misiniz? Eskişehir’in göbeğinde bir kadim zaman anıtıdır. Oraya çok yakın, zamanında epey kalabalık bir köyde prefabrik bir evde kaldık sonra. Yandaki ailenin hıçkırıklarını bile duyardık. O köyden en net hatırladığım üzerindeki hiyeroglif yazıları ile kocaman bir taş kapı kalıntısı olması garip mi?

Sonra uzun zaman evim diyeceğim bir yurda geçtim. 5 senem 16 kişinin bir odayı paylaştığı, kalabalık, soğuk, gri bir binada geçti. Ailem ise yıllarca kimsenin oturmaya değer görmediği yüksek tavanlı taş bir binayı adam edip, yıkık dökük bahçesini bir cennet köşesine çevirdi bu sırada. Eskişehir – Kütahya arasında bir benzinliğin karşında, etrafı uzun kavak ağaçları ile çevrili, çır çır akan bir Öğretmenler Çeşmesi görürseniz, orası bizimkilerin eseridir, bilin isterim 🙂

Nihayetinde uzun yıllar taksit ödeyip sahip olabildiğimiz bir kooperatif evimiz oldu. Karanlık, uzun bir koridoru vardı. Apaydınlık ve biçimsiz bir oda ile minicik kare bir karanlık oda için ne pazarlıklar dönerdi kardeşimle aramızda. Hala hangisi hangimizin odası muallaktır hatıralarımızda.

Ve üniversite bitip, şehr-i İstanbul’a seyr-ü sefer eylediğimde bir kez daha koşullarını anlatmaya dilim dönmez bir eve attım adımımı. Sahi neden bodrum kat var ki? Rutubet denince mesela benim aklıma, zamanın modası tahta topukların akşam yemyeşil küf bağladığı ve sabah yağla parlatılıp arındırıldığı bir şey gelir. Duvarların ıslaklığının bezle silindiği, ışığın sadece sabah 10 civarı 15 dakikalığına eve misafir olduğu bir yer. Üst kat komşularım, telefonda tencere ticareti yapan 7 erkek kardeşti. Hem ev, hem dükkan olması sebebiyle gürültüsü bol olurdu. Ama garip bir güven verirdi bir yandan bu durum hep birilerinin evde olması açısından. Neyse ki sadece 1 yıl kaldım o evde ve sürekli mesaideydim şehrin diğer ucunda. Yine de ilk evimdir. Teyzeme ve kuzenlerime yakın olması sebebiyle de harika anılarımı barındırır, hakkını yemeyeyim.

Sonra nasıl oldu pek emin değilim ama Nişantaşı’nda pırıl pırıl bir eve geçtim. Ev şahaneydi doğrusu. Fakat pek mi gençtik, çok mu çalışıyorduk, aşırı mı kalabalıktık, zamanı mı değildi bilemiyorum. O güzel ev, güzel anılar bırakmamış bende. Sanki bir geçiş evresi, kuru gürültü gibi. Güzel yanı, kardeşimle çocukluğumuzdan bu yana ilk kez yine aynı odadaydık ve ne kadar dağınık olduğunu bir kez daha keşfetmiştim 🙂

Ardından Rumeli Caddesi’nde kocaman bir evde aldık soluğu kardeşimle. Ev bir rock grubunun solistinin askere gitmesi ile boş kalmıştı. Evdeki cins cins heykel kalabalığı müthiş hoştu. Bir vitrin mankeni, doldurulmuş bir keçi kafası, üzerinde çeşitli boylarda çivirilerin olduğu demir bir insan heykeli… Duvarlarını aklımıza gelen tüm renklere boyadık. Kırmızıdan, siyaha, mordan, pembeye kadar. Salonun bir ucundan diğerine sallanan koltukların üzerinde yarışlar düzenlerdik. Age of Empires’ın altın çağlarıydı, henüz bilgisayarlar masaların üzerindeydi ve disket denen o garip aletler sürekli ses çıkararak çalışırdı 🙂

Sonraki evimizde daha ziyade kardeşim yaşadı. Aksaray’da bir caminin minaresi ile karşılıklı, camlar kapalıyken bile içeride hatırı sayılır derecede rüzgar esebilen kendine has bir evdi. Sanırım kardeşimin ortasından baca borusu geçtiği için her daim sıcak olan bir eve taşınmasında bunun da payı vardır 🙂

Biz o esnada o zamanlar sevgilim, dönüşte kocam olacak zat-ı şahane ruh eşimle Londra’da ev değiştirmekle meşguldük. Ortaokul yıllarımdaki yurt deneyimim sayesinde olsa gerek 7 kişi bir evi paylaşmak pek zor gelmedi bana doğrusu. Evler belki Londra’ya göre standart idi, fakat adamların genel koşulları iyi ne de olsa. Binbir milletten insanın olması evin aurasını nasıl bir enerjiyle dolduruyorsa, her zaman müthiş bir hareket olur, kahkahalarla doldururdu evleri. 3 farklı ev, onlarca değişik insan… Bize katkısı çok büyüktür…

Sonra bitti sanmayın. Esas macera evlenip İstanbul’a dönünce başladı. O en müthiş soğukların yaşandığı, uzun zamandır ilk defa fırınların bile kar yüzünden ekmek çıkaramadığı kış döndük yurda. Kardeşimin katalitikli evinin ortasındaki soba borusu işte o zaman çok işe yaradı 🙂 Bilmem ki o sebeple mi, gittik 8. katta, harika bina bacası manzarası! olan bir çatı katı kiraladık. O yaz sıcaklıklar her yıl olduğu gibi artarak şehri istila etti ve çatı katının ne anlama geldiğini terleyerek öğrenme şansımız oldu. Temmuz ayında aralıksız 3 gün süren sağanak yaz yağmurları evin salonunu leğenlerin işgal etmesine ve 5 ay sonra pılıyı pırtıyı toplayıp başka bir eve geçmemize sebep oldu.

İstanbul’da kaldığımız zaman boyunca bir tek o dönem Anadolu yakasında ve bir sitede yaşadık. Konforsa konfor, yeşillikse yeşillik de, trafik çekilmiyor be arkadaş. 1,5 yıl sonra aniden Şişli’nin göbeğindeydik. 3 gün içinde karar verip, evi bulup, taşındık.

Evimiz daha ziyade Yahudi ailelerin zamanında tercih ettiği, Vilma isimli apartmanlara, o bayıldığım şiveleri ile canayakın, bakımlı, harika kadın ve erkeklere, hala güven dolu komşuluk ilişkilerine sahip bir sokaktaydı. Nasıl sevdiysek, aynı apartmanda 3 ev değiştirsek de, 10 yıl yaşadık orada.

Sonra malum, artık Ayvalık’tayız. Çocukluğumdaki gibi müstakil bir evdeyim yine. İlk defa içinde merdiven olan bir evde yaşıyorum. Çocuklarım, benim çocukluğumdaki gibi bahçede oynayabiliyorlar istedikleri gibi. Yine her bir köşesini anıları olan bin çeşit eşya ile doldurduk evin. (Nasıl sadeleşeceğiz acaba? Oysa nasıl da önemli benim için !!!) Neredeyse tüm evlerimde bir yerden yeşili görmeme rağmen, ucundan kıyısından denizi de gördüğüm ilk evim bu.Çocuklarım da, biz de mutluyuz burda. Yine sevdik bu evimizi de 🙂

Her yeni evle beraber farkediyorum ki, binalar içindeki huzur ve neşe sayesinde yuva oluyorlar. Bu kadar çok yuvam olduğu için şanslı sayıyorum kendimi…

Reklamlar

14 thoughts on “Evlerim

  1. Çok içten, çok samimi buldum yazınızı. Sabah işe giderken serviste okumak da ayrı bir keyif verdi, severek okudum. Yaşadığınız her yer, her ev huzur verir umarım; emeğinize sağlık. 🙂

    Liked by 1 kişi

  2. Ömürlerine damga vuracak ne güzel anıları olacak şimdi çocuklarınızın…

    Her yazınızda bir ortak yönümüzü daha keşfedip mutlu oluyorum. Ben de çok çok ev ve kent değiştirdim… de… yazmak istesem yazabileceğimi sanmıyorum, ağır gelir sanırım yükü…

    Bu arada benim de yeni misyonum oldu: Eskişehir – Kütahya arasında bir benzinliğin karşında, etrafı uzun kavak ağaçları ile çevrili, çır çır akan bir çeşme aranacak 🙂

    Şu ‘vilma’ işiyle de çok ilgilendim Öğrenince Mutluyum’a koyabilmek için ama henüz farklı bir kaynakta bir bilgi bulamadım.

    Ayvalık’a sevgiler… Bir gün mutlaka sizinle birlikte denize bakarak sohbet edip kadeh tokuşturacağız 🙂

    Liked by 1 kişi

    1. Ben de sizinle birlikte birer kadeh eşliğinde muhabbet edebilmeyi umuyorum. Güzel insanlar tanımak, henüz yüzyüze tanışmadan bile olsa beni çok mutlu ediyor ve umudumu artırıyor. Yazmayı sevmemin nedenlerinden biri de bu sanırım; yazı yürekleri buluşturuyor bir şekilde.

      ‘Vilma’ ve ‘Viky’ konusunda aslında ne canlı kaynaklar vardır da, erişmek ve dahası konuşabilmek gerekir kanımca. Ben çocuklardan ve iş yaşamından pek zaman yaratamadım buna fırsatım varken; şimde de geçmişler olsun artık.

      Bizim çeşmeyi bulursanız, kana kana benim için de için buz gibi suyundan 🙂

      sevgiler….

      Beğen

  3. Tanıdık ruhlar galiba birbirlerini buluyor… Yazınızı keyifle okudum yine. O kadar güzel anlatmışsınız ki, ben de dolaştım o evlerin anılarında… Bu arada nerede yaşadığınızı da şimdi öğrendim. Çok güzel bir yer. Istanbul artık kabus gibi… hep daha eskiyi özlüyorum. Yaşça sizden büyük olmalıyım, ama dokunduğunuz herşey benim yaşamımdan da izler taşıyor ya da yüreğinde yerini buluyor. Uzun zaman Altınoluk’a gidip geldik her yaz. Orada dağda bir evimiz vardı, sattık en sonunda, yaşlandıkça zorlaştı gidip gelmeler… Tahtakuşlar Köyünü mutlaka biliyorsunuzdur, nasıl severim orasını, o harika insanları. Teşekkür ederim, sabahımın keyifli arkadaşı oldunuz, bir çayımız, kahvemiz eksikti. Sevgiyle, mutluluk ve huzurla kalın, nia

    Liked by 1 kişi

Bir Yanıt Bırakın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Log Out / Değiştir )

Connecting to %s