Bırak gitsin

Halet-i ruhiyenin yazı üzerindeki etkisi inanılmaz. İçinden dökülenler, klavyeye taşıyor. Sonra derleyip toplayıp ruhunda yer açıyorsun hepsine. Bazen mutsuzken mutfakta elime ne geçerse koyuyorum tezgaha ve karıştırıp kek yapıyorum. İngilizlerin çayı gibi, benim de kekim veya hamurum var. Herşeye iyi geliyor, toparlıyor karışıklıkları. Oysa ertelemeler nasıl da katılaştırıyor o ruh hallerini. Oyalanıyor çoğu insan bu durumlarda. Kendini iyi hissedecek bir şeyler yapıyor. Sonra çözülememiş, yeterince hakkıyla yaşanamamış duygular yüzümüze bir kırışıklık daha, içimize bir sıkıntı daha, gönlümüze bir yük daha katıyor. Geçmiyor, katılaşıp iyice yerleşiyor.

Ne yaşadımsa, pek çoğu için epey emek verdim. Kolayca olabileceğine inandıklarım bile zor gerçekleşti. Elbette kendiliğinden varolan güzellikleri es geçemem. Şükretmek için yeterli! Diğer yandan hani bir takım olmazsa olmaz addettiklerimiz, katacakları renge ihtiyaç duyduklarımız, yapbozu tamamlayacak olan parçalarımız vardır ya; işte bende genelde bu kısımda dert var. Elimi attığımda bilirim ki kanıracağım. 42 yılda alışmış olmam gerekir değil mi? Oysa ben her seferinde yepyeni bir hayretle karşılıyorum bunu. Hayat belki de bana bu şekilde enerji ve derinlik katıyor, karmaşanın keyfini sürebilmemi sağlıyor. Çabalarımın karşılıksız kalmaması ve sonunda bir şekilde eğrisinin doğrusuna varması beni gayrete sürüklüyor. Düşsem de kalkıyorum, çünkü yeterince çabalarsam ve ihtiyacı olan zamanı verirsem, bu dünyada gerçekleşmeyecek bir şeyin olmadığına inanıyorum. Ama bu elbette uğraşıp didinmek zorunda olmamı etkilemiyor.

‘Asla pes etme’ değil bunun anlamı. Tıkandıysan, gücün kalmadıysa, bittiğinde sen de biteceksen, artık keyif değil de zul ise bırak… Bırak gitsin… Unut… Hemen yan yola sap. Yepyeni bir yön belirle kendine. Bu hayatta insanın ailesi, ülkesi, okulu, evi, düşünceleri, duyguları, işi, saçı, gözünün rengi, hatta dini bile değişebiliyor. O zaman ısrar etme, zira zaman kısıtlı. Değişmeyen tek şey, zamanın an be an yittiği. Aceleye de mahal yok kardeşim, keyiflice yaşa. Keyfi kaçtıysa da, yolunu, yönünü değiştirmekten korkma. Hayat senin değil mi sonunda 🙂

Reklamlar

Özgür ve Mutlu İnsanlar

Çocuk yetiştirmenin bireysel ve kültürel iki yönü var. Anne ve baba hem o güne değin yoğruldukları hayattan çıkarımlarını, hem de kültürel kodlarını aktarıyorlar çocuklarına. Ebeveynlik yolculuğunda onlara eşlik eden çocuklarını dinlediklerinde ve bu konuyu önemseyip kendilerini geliştirdiklerinde, bambaşka yolları da keşfetmiş oluyorlar. Benim geldiğim yer, dünyanın her türlü çeşitliliği barındıran ve seçeneklerin sonsuz olduğu bir dünya.

Tam da bu noktada çocukları yetiştirme fikri, onlara yolculuklarının başında eşlik etme fikrine dönüşüyor. Buradan hareketle, zamanı geldiğinde onların da bana eşlik edeceklerini ummak gibi bencil bir fikre de sahip olduğumu itiraf etmeliyim. Yaşlılık döneminin güzelliği de bu olsa gerek… Bilinmezlerin çoğaldığı noktada eşlik edenlerinin olması sayesinde yalnızlığın zevk alınır hale dönüşmesi.

Çocuklar fiziksel ve zihinsel anlamda iki yönlü olarak büyüyorlar. Bu yolculuk esnasında bizler ebeveynler olarak, onlar adına en iyiyi bildiğimiz yanılsaması ile onları yönetmeye adayız. Ne zaman, ne kadar ve neyi yiyeceklerinden, giyeceklerine; kimlerle, ne ve nasıl oynayacaklarına, hangi okula gideceklerine, -hatta okula gidip gitmeyeceklerine-, ne okuyacakları ve ne dinleyeceklerine kadar. Bir noktaya kadar bize bağımlı olduklarından, doğru bildiğimizi tüm iyi niyetimizle onlara aktarmak ve dahası onlar için gerekli olanakları hazırlayarak onlara uygun şekilde sunmak bizim görevimiz. Zaten bilinçli bir istek ve kararla onların dünyaya gelmelerini sağlamışsak, bunları yapmamız da çok doğal. Oysa henüz 1 aylık bir bebek bile uyumak değil de, kucakta gezmek istediğini, hoşlanmadığı bir kokudan rahatsız olduğunu, doyduğunu, üşüdüğünü bize anlatabiliyor. Onun adına karar vermek yerine, ihtiyaç duyacağı şeyleri ona sunmakla yetinebiliriz. Üstelik böylesi çok daha kolay…

Çocuklar için ilk 3 yaş ve sonrasında da ilk 7 yaş çok önemli mevzusu beni zorluyor şu sıralar. Sebebi yakalamam gereken bir tren olduğu ve benim hala yanıma alacaklarım konusunda net olmamam sanırım. Üstelik trenin nereye gideceğini de benim yanıma alacaklarımın belirleyeceği yanılsamasını yaşıyorum. Diğer taraftan bu, çocuklarımın yolculuğu ve gidecekleri rota da onlara ait. Yanlarına verebileceklerim benim sahip olduklarımdan fazlası değil. Kendi isteklerini gerçekleştirmek, sadece onların yapabilecekleri bir şey. Biraz rahatlamanın ve çocuklarıma her zaman söylediğim gibi, gidilecek yeri düşünmek yerine, yolculuğun tadını çıkarmanın zamanı geldi sanırım.

Basite indirgersek; üşümediğini  söyleyen kızıma zorla çorap veya hırka giydirmekten vazgeçmeliyim mesela. Kendi vücuduna güvenmesini istiyorsam, bunu yapmasına olanak sağlamalıyım. Oğlum hemen her öğün makarna yemek istiyorsa, ona bunu sağlamalıyım. Vücudunun ete ihtiyacı olduğu sadece benim fikrim, onun gerçeği değil aslında. Yapabileceklerim; mümkün olduğunca doğal gıda sağlamak, fikirlerini sormak, manipüle etmeden ve yargılamadan dinlemek, yeterli uykuyu almaları için düzenlerini oluşturmak, oynayabilmeleri için doğal ve çoklu olanaklara sahip materyal sunmak (bol kırtasiye malzemesi, kumaş, taş, tahta, kum gibi şeyler), günlük hayata dahil etmek ve sohbet etmek. Yetiştirmek değil, onlarla beraber büyümek.

Sanırım, zamana sahip olunduğunda bunu yapmak çok daha kolay. Metropol yaşantısındaki kısıtlı ve organize edilmiş zamanlar, akışına bırakmayı neredeyse imkansızlaştırıyor. Belli zamanlarda belli yerlerde, işte veya okulda olmak gerekliliği, doğal ortamlara ulaşmanın zor olması, dahil olmaları gereken günlük hayatın ebeveynlerden ayrı olarak yaşanması gibi sebepler önemli. Çalışan şehirli kadın ve erkek kendi evinin işini yapmıyor, yemeğini hazırlamıyor, kısıtlı sürelerde ve yorgun bir zihin ve bedenle evde bulunabiliyor. Bu durumda çocuk, günlük hayatını ve yaşam alanını organize etmeye şahit olamıyor. Ücreti ödenmek suretiyle birileri bunu aile adına yapıyor. Aile ise evin dışında bu gideri karşılayacak parayı kazanırken, günlük hayata hiçbir şekilde etkisi olmayan işler yapıyor. Buna okul da dahil. Yani çocuk evin bir bireyi olarak, ev işlerini para ile yaptıran ebeveynleri gibi, kendisine para ile oyun oynatan bir yerde gününü tamamlıyor. Bu durumda yaşamsal basit beceriler için bile destek ihtiyacı oluşuyor.

Çocukların da birer birey olduklarını, çoğu durumda bizden daha evrensel bir netlikle düşündüklerini, hayal dünyalarının bizimkilere kıyas kabul etmeyecek denli geniş ve renkli olduğunu, müdahele etmezsek harika bir uyumla yaşama tutunduklarını farketmek gerek… Bu bizi de mengene gibi saran zincirlerimizden kurtulup, daha özgür ve mutlu insanlar -ebeveynler- olmamızı sağlayacak…

Ay boşlukta…

Ay boşlukta diyor astrologlar. Nasıl bir şey acaba diyor, ben de kendimi boşluğa bırakıyorum. Yüreğimin ucundaki sicimden duygularımı sarkıtıyorum. İplik iplik dağılıyorlar, boncuk boncuk saçılıyorlar. Ruhumu atıyorum boşluğun yavaş ve sakin salınışına. Huzurla dalgalanıyor içinde, içimde… Aklım ufalanıyor bir yerlerde, aldırmıyorum. Salıyorum kendimi ayın boşluğuna.

Bir ışık hüzmesi parlıyor uzakta. Kırpıştırıp gözlerimi dalıyorum taa içine. Bu renkler de neyin nesi? Umut mu parlıyor alacalı karmaşanın içinde, bilmiyorum. Boşluğa bıraktım kendimi, umursamıyorum.

Derli toplu hayaller kurmayı bıraktım. Öğrenmeyi, merak etmeyi, beklentilerimi, planlarımı. Salınarak yürüyorum bir süredir. İki ileri, bir geri. Erişmeyi umduğum ufuk çizgisi silikleşti, ama orada, biliyorum. Yerli yerinde hayatım. Geçmiş, olduğu gibi. Gelecek, pırıl pırıl. Şu an boşluktayım sadece. Günü kurtarmaya gerek yok, o kendini kurtarıyor; deneyimle sabit. Biz yarına bakalım. Kendimizi alalım yanımıza yeter. İçinde geçmişimiz, hayallerimiz, beklentilerimiz, planlarımız, meraklarımız olsun… Elele verdiğimiz tüm güzel ruhlar ve parlayan yüreklerle, ayın kurtulduğu gibi boşluktan, yepyeni bir güne tutunalım.

Pencere

İnsanı en çok yoran şeylerin başında düşündükleri ile yaşadıkları arasındaki uyumsuzluk geliyor bana kalırsa. Gençlik dönemi kimlik sorgulamaları, hatta denemeleri ile geçiyor. Modern zaman kişilikleri olan bizler, kapitalist sistemin varolanları olarak, okul sayesinde  tornalanarak yol yordam öğrenmiş ve gençliği günlük yaşamın maratonuna yedirmeyi normalleştirmiş oluyoruz. Kuşaklar arası yöntemler farklı da olsa, önümüze serpiştirilen zaman kırıntılarında, plazaların açılamayan pencerelerinden görünmeyen gökyüzüne bakarak prangalarımızı hissetmemek için çaba gösteriyoruz. Oysa gençlik bir önceki şiir okuyan ve yazan kuşakta nasıldı, farkında mısınız?

Zaman kırıntısı demişken; 52 haftanın ikisinde, elde telefon, kucakta laptopla, adına tatil denilen zavallı zaman dilimlerine sıkışmak güzel mi, ne dersiniz gençler? Oysa bu yaşadıklarımız hayatımızın en verimli çağları denilerek, zihinlerimize doldurulan ‘gerçek yaşam’ a benzemiyor sanki! Bi düşünüverin…

Dahası içimizdeki dayatılan ‘yapmalısın’lar ile ‘elalem ne der’ler olmadan da kafamızın ve dahası göğüs kafesimizin içindeki organlar gayet güzel iş yapıyor. Bi dinlesek… Pardon zaman yok değil mi? Evet katılıyorum. Sabah evde kahvaltı bile yapmaya zaman yok. İşe gitmek için servise binilecek! O kadar şanslı değilseniz bir kaç aktarma ile artık yorucu ve uzun olduğu bile farkedilmeyen bir yolculukla işyerine ulaşılacak. Sonra dünyayı kurtarmak için çok çalışmak gerekli. En önemli projeler, en acil toplantılar, bekleyen e-postalar, çalan telefonlar, asansörde ayaküstü alınıverilen ve ne hikmetse uygulanmayan kararlar, her defasında aynı yerlerde yenilen kokusu ve lezzetini yolda bir yerlerde kaybetmiş öğle yemekleri, çatılan kaşlar, iç sıkıntıları, söylenmeler, ah’lanmalar, dedikodular, işi başından atmaya çabalayan ali cengiz yazıları, konuşmaları…. Okurken de yazarken olduğu gibi uzun, yorucu ve gereksiz mi bu günlük hayat özeti? Hah işte henüz akşam olmadı ya, ondandır…

Akşam olunca günün kendimize ait kısmı başlıyor nasılsa… O nadide, tatlı zaman aralığı eve ulaşmaya çalışarak yitecek biraz -ki kitap bile okumuyor insanlar bu boşa giden mecburi kıymetli trafik zamanlarında, en çok buna bozuluyorum- Sonra marketlerde ne idüğü belirsiz yiyecekleri, sırf paketinde reklamlardan dolayı tanıdık gelen bir marka olduğu için güvendiğimiz yiyeceklerden alacağız. Bu marka ise güvenilirdir, çünkü para kazanmak için değil, bizi daha iyi beslemek için üretilmiştir. Bu nedenle üreticiyi koruduğu gibi, tohumundan bize ulaşmasına kadar gayet dürüst ve vicdanlı hareket etmiştir. Maliyetleri azaltmak, daha çok kar etmek umurunda değildir, zira bu paketli gıdayı bir insanın tüketeceğinin gayet bilincindedir… Artık kokusu olmayan, fakat şekli şahane miz gibi gıdaları genelde televizyon karşısında afiyetle göndeririz mideye… Sonra televizyon, sosyal medya, telefon konuşmaları… Arada çocuğu doyur, bakıcıyla neler yaptığını konuş, biraz tablet mi oynasanız belki yanyana, televizyonda ona uygun çizgi film ya da, en güzeli beynini şimdiden geliştirsin diye aldığımız renkli ve gürültülü oyuncaklarla oyun oynamak. Mmalum bilinçli ve ziyadesiyle ilgili ebeveynleriz ya…. Maksat kaliteli zaman geçirmek olsun.

20121004141823-f11b44fd-me

Evle ilgilenmeye ise vaktimiz yok. Bizim saatlerce ve yıllarca test çözerek harika şekilde yetiştirilmiş beyinlerimiz var. Ev işine veya yemek yapmaya, hatta çocuğumuzu yetiştirmeye harcayamayız bunları. Biri bizim evimizi temizlesin, diğeri yemeğimizi yapsın, marketlerden alalım yiyeceklerimizi, binbir çeşit çok ama çok gerekli kıyafet alışverişi yapalım ve içinde zaman geçiremediğimiz evimizi dolduralım eşyalarla… Ha bir de yılda 2 hafta tatil var değil mi? Onda da kamptır, pansiyondur olmaz, herşeyi hazır ve dahil, üstüne de 5 yıldız kondurulmuşu olsun ki, döktüğümüz paracıklara değsin. Yorulduk be canım bütün yıl… Bu arada doğurduğumuz çocuğu da başka bir kadın yetiştirsin mümkünse. Onun beyni benimki kadar şahane okullarda yetişmediği için, bana olduğu gibi ona ihtiyaç duymuyor plazalar malum. O evde benim çocuğa baksın yeter. Yedirsin, içirsin, konuşsun onunla, beraber parka gitsinler, televizyon izlesinler, oyun oynasınlar, ninni söylesin ona, günlük düzenini oluştursun… Harika beynim var ya, her sabah verdiğim direktiflerle çocuğumun nasıl yetişmesi gerekiyorsa o şekilde yetiştirmesi için, işyerinde çalışmaya muktedir olamayan bu kadını, çocuğumla tüm gün geçirmesi için yönlendirebilirim ben. Hem çocukla günde bir kaç saat geçirmem yeterli diyor uzmanlar nasılsa, yeter ki kaliteli olsun adı bu zamanların… Biraz ele avuca gelince oyun oynasın diye veririz bir okula, yetiştiriverirler orada… O da okuyup, saatlerce test çözüp, beynini şahane yetiştirsin ki, bu benim sahip olduklarımın daha katmerlisini yaşayabilsin.

Bunları bilip, hala o pencereden görünmeyen gökyüzünü görmeye çalışmak, insanın düşündükleri ile yaşadıklarının birbirine uyum sağlamaması anlamına geliyor. Ruhu yoruyor. Gönlü sıkıştırıyor. Umudunu söndürüyor. Sinirlendiriyor. Nerden mi biliyorum? O pencerenin önünden bildiriyorum da!

Öte yandan ben bu pencerenin önündeyken, çocuklarım pırıl pırıl bir gökyüzüne bakabiliyorlar. Ve, bütün cesaretimi de işte tam da bu hislerden alıyorum. Açın pencereyi…

‘Kumaş’

Hayat sen planlar yaparken, yaşadıklarından ibaret ise eğer; plan yapmayı bırakıp yaşamaya başlamalı hemen. Öyle ya, planlar bitmez, yaşamaya ise zaman yetmez.

Buna rağmen bu o kadar da kolay değil. İnsanoğlu her ne kadar değişen koşullara hızlı uyum sağlama özelliği epey gelişmiş bir organizma da olsa; yürekler ve ruhlar işin içine girince, bu işin sanıldığı kadar ziyansız ve dahası kolayca olmadığı da anlaşılır. Bazen zorlar yani değişen koşullar. Fakat heyhat! Hayat acımasız! Her yaşanan gibi, o koşulların da zamanının dolacağı bir an gelir. İşte sebat bu noktada kurtarıcıdır. Uyum sağlanamayan duruma sabredilir, bir sonraki koşulun oluşması beklenir.

İş o noktaya geldiğinde, insan elindekini evirip çevirmeye başlıyor. Neye benzeyeceği belli olmayan bir parça bezi, dikip biçerek, boyayıp, lime lime ederek, üstüne başka parçalar ekleyerek işe yarar hale getirmeye çabalıyor. Sonrasında bakarsın güzel bir elbise olmuş, sıcacık bir yorgan olmuş, balkona perde veya sofraya örtü; kimbilir? Belki de pert olur o kumaş ve paçavraya bakarken bulursun kendini. Sadede gelirsek; zaman geçti mi? O zaman zarfında uğraşıldı mı eldekiyle? Amaç güzel miydi? Kendini iyi hissettin mi? Olandan veya olamayandan bir şeyler öğrendin mi? Eh işe yaramış o çaba demek ki….

Bu aralar elimde neden ve nasıl geldiği tartışmalı, canımı sıkan, büyüklüğü de pek belli olmayan, rengi ve cinsi tanımsız bir kumaş var. Şimdilik eğip büküyorum, bir süre sonra biçip dikmeye başlayacağım. Bakalım ne zaman, ne çıkacak elimden? Ama ne olursa olsun biliyorum ki, zaman geçecek ve ben ya elimde, ya ruhumda, ya aklımda bir ŞEY bulacağım. O bulduğum, umarım bu kumaşın bende olmasına ve benim uğraştığıma değer. Çünkü bu zaman, çocuklarımdan ve kocamdan çaldığım bir zamandır ve o kumaşı elime verenlerin vicdanında yerini bulsundur …

fft16_mf787920