Pencere

İnsanı en çok yoran şeylerin başında düşündükleri ile yaşadıkları arasındaki uyumsuzluk geliyor bana kalırsa. Gençlik dönemi kimlik sorgulamaları, hatta denemeleri ile geçiyor. Modern zaman kişilikleri olan bizler, kapitalist sistemin varolanları olarak, okul sayesinde  tornalanarak yol yordam öğrenmiş ve gençliği günlük yaşamın maratonuna yedirmeyi normalleştirmiş oluyoruz. Kuşaklar arası yöntemler farklı da olsa, önümüze serpiştirilen zaman kırıntılarında, plazaların açılamayan pencerelerinden görünmeyen gökyüzüne bakarak prangalarımızı hissetmemek için çaba gösteriyoruz. Oysa gençlik bir önceki şiir okuyan ve yazan kuşakta nasıldı, farkında mısınız?

Zaman kırıntısı demişken; 52 haftanın ikisinde, elde telefon, kucakta laptopla, adına tatil denilen zavallı zaman dilimlerine sıkışmak güzel mi, ne dersiniz gençler? Oysa bu yaşadıklarımız hayatımızın en verimli çağları denilerek, zihinlerimize doldurulan ‘gerçek yaşam’ a benzemiyor sanki! Bi düşünüverin…

Dahası içimizdeki dayatılan ‘yapmalısın’lar ile ‘elalem ne der’ler olmadan da kafamızın ve dahası göğüs kafesimizin içindeki organlar gayet güzel iş yapıyor. Bi dinlesek… Pardon zaman yok değil mi? Evet katılıyorum. Sabah evde kahvaltı bile yapmaya zaman yok. İşe gitmek için servise binilecek! O kadar şanslı değilseniz bir kaç aktarma ile artık yorucu ve uzun olduğu bile farkedilmeyen bir yolculukla işyerine ulaşılacak. Sonra dünyayı kurtarmak için çok çalışmak gerekli. En önemli projeler, en acil toplantılar, bekleyen e-postalar, çalan telefonlar, asansörde ayaküstü alınıverilen ve ne hikmetse uygulanmayan kararlar, her defasında aynı yerlerde yenilen kokusu ve lezzetini yolda bir yerlerde kaybetmiş öğle yemekleri, çatılan kaşlar, iç sıkıntıları, söylenmeler, ah’lanmalar, dedikodular, işi başından atmaya çabalayan ali cengiz yazıları, konuşmaları…. Okurken de yazarken olduğu gibi uzun, yorucu ve gereksiz mi bu günlük hayat özeti? Hah işte henüz akşam olmadı ya, ondandır…

Akşam olunca günün kendimize ait kısmı başlıyor nasılsa… O nadide, tatlı zaman aralığı eve ulaşmaya çalışarak yitecek biraz -ki kitap bile okumuyor insanlar bu boşa giden mecburi kıymetli trafik zamanlarında, en çok buna bozuluyorum- Sonra marketlerde ne idüğü belirsiz yiyecekleri, sırf paketinde reklamlardan dolayı tanıdık gelen bir marka olduğu için güvendiğimiz yiyeceklerden alacağız. Bu marka ise güvenilirdir, çünkü para kazanmak için değil, bizi daha iyi beslemek için üretilmiştir. Bu nedenle üreticiyi koruduğu gibi, tohumundan bize ulaşmasına kadar gayet dürüst ve vicdanlı hareket etmiştir. Maliyetleri azaltmak, daha çok kar etmek umurunda değildir, zira bu paketli gıdayı bir insanın tüketeceğinin gayet bilincindedir… Artık kokusu olmayan, fakat şekli şahane miz gibi gıdaları genelde televizyon karşısında afiyetle göndeririz mideye… Sonra televizyon, sosyal medya, telefon konuşmaları… Arada çocuğu doyur, bakıcıyla neler yaptığını konuş, biraz tablet mi oynasanız belki yanyana, televizyonda ona uygun çizgi film ya da, en güzeli beynini şimdiden geliştirsin diye aldığımız renkli ve gürültülü oyuncaklarla oyun oynamak. Mmalum bilinçli ve ziyadesiyle ilgili ebeveynleriz ya…. Maksat kaliteli zaman geçirmek olsun.

20121004141823-f11b44fd-me

Evle ilgilenmeye ise vaktimiz yok. Bizim saatlerce ve yıllarca test çözerek harika şekilde yetiştirilmiş beyinlerimiz var. Ev işine veya yemek yapmaya, hatta çocuğumuzu yetiştirmeye harcayamayız bunları. Biri bizim evimizi temizlesin, diğeri yemeğimizi yapsın, marketlerden alalım yiyeceklerimizi, binbir çeşit çok ama çok gerekli kıyafet alışverişi yapalım ve içinde zaman geçiremediğimiz evimizi dolduralım eşyalarla… Ha bir de yılda 2 hafta tatil var değil mi? Onda da kamptır, pansiyondur olmaz, herşeyi hazır ve dahil, üstüne de 5 yıldız kondurulmuşu olsun ki, döktüğümüz paracıklara değsin. Yorulduk be canım bütün yıl… Bu arada doğurduğumuz çocuğu da başka bir kadın yetiştirsin mümkünse. Onun beyni benimki kadar şahane okullarda yetişmediği için, bana olduğu gibi ona ihtiyaç duymuyor plazalar malum. O evde benim çocuğa baksın yeter. Yedirsin, içirsin, konuşsun onunla, beraber parka gitsinler, televizyon izlesinler, oyun oynasınlar, ninni söylesin ona, günlük düzenini oluştursun… Harika beynim var ya, her sabah verdiğim direktiflerle çocuğumun nasıl yetişmesi gerekiyorsa o şekilde yetiştirmesi için, işyerinde çalışmaya muktedir olamayan bu kadını, çocuğumla tüm gün geçirmesi için yönlendirebilirim ben. Hem çocukla günde bir kaç saat geçirmem yeterli diyor uzmanlar nasılsa, yeter ki kaliteli olsun adı bu zamanların… Biraz ele avuca gelince oyun oynasın diye veririz bir okula, yetiştiriverirler orada… O da okuyup, saatlerce test çözüp, beynini şahane yetiştirsin ki, bu benim sahip olduklarımın daha katmerlisini yaşayabilsin.

Bunları bilip, hala o pencereden görünmeyen gökyüzünü görmeye çalışmak, insanın düşündükleri ile yaşadıklarının birbirine uyum sağlamaması anlamına geliyor. Ruhu yoruyor. Gönlü sıkıştırıyor. Umudunu söndürüyor. Sinirlendiriyor. Nerden mi biliyorum? O pencerenin önünden bildiriyorum da!

Öte yandan ben bu pencerenin önündeyken, çocuklarım pırıl pırıl bir gökyüzüne bakabiliyorlar. Ve, bütün cesaretimi de işte tam da bu hislerden alıyorum. Açın pencereyi…

Reklamlar

5 thoughts on “Pencere

  1. Schopenhauer şöyle diyor: “Insan ırkının var olan gücünün çoğu, tamamıyla gereksiz mallara sahip olabilmek yolunda, gerçekten gerekli şeylerin üretiminden alikonulmus olur.”
    Marka konusunda da dertliyim zaten. Az önce okumakta olduğum kitaptaki sorunu fark ettim. Antalyada DR var sadece, mecburen oradan alıyorum kitap. Üstelik YKY kitabı, son sayfaları yok, aynı sayfaları beş-on kere basmışlar. 300 sayfayı çize çize, yaza yaza okumuşum. Ölür müsün öldürür müsün?
    Yazın yine çok değerli bir sorgulama zerk ediyor. Cok geniş kitlelere ulaşmasını ve dusundurmesini ümit ediyorum.

    Liked by 1 kişi

    1. Teşekkür ederim. Ben kitap alışverişlerimi internet üzerinden yapıyorum uzunca bir süredir. Çok daha rahat oluyor. Yine de bulduğum hemen her kitapçıda kitap karıştırmak ve küçük kitapçılardan kitap almak en büyük zevkim. YKY’ye yazmalısın bence. Hatta sosyal medyadan yazarsan daha hızlı cevap dönebilirler. Onlara da hatalarını düzeltmek için bir fırsat vermiş olursun 😉

      Önce kendimiz, sonra yakın çevremiz sorgulayacak. Tartışacağız. Birbirimizi besleyeceğiz. Sonra yavaş yavaş dünya değişecek. Bizim de kendi denizimizde tuzumuz olacak 🙂 sevgiyle….

      Liked by 1 kişi

      1. Gerekli girişimi gerçekleştirdikten sonra haberdar edeyim seni demiştim ama iş-güç derken henüz başaramadım gerekli yerlere çemkirmeyi 🙂 Belki bugün yorumlaşma işim bitince YKY ile de görüşürüm. Kitabevi dediğimiz şey benim asıl sevdiğim de maalesef bu kente henüz o kavram pek yerleşmemiş. Bolca sahaf var ancak insan her zaman gidip de bir kitap sormak değil bazen de sevdiği yazarları barındıran rafların karşısında öööööyle durup bakmak istiyor. Datça’da var minicik ama kocaman bir kitabevi. Resmen oraya gidince kitap alışverişi yapıyorum ben de. Sevgi dolu, bol ışıklı günler…

        Liked by 1 kişi

  2. Yazıda kendimden o kadar çok şey buldum ki, üzücü ama gerçek olan. Ama bir şey dışında. Benim açılan ve gökyüzünü gördüğüm pencerelerim var.

    Liked by 1 kişi

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s