Küle Dönmüş İlkgençlik

1984 yılının Eylül ayında 3 katlı büyük gri bir binaya girdim. Yanımda bir minik bavul içindeki giyeceklerim, okul çantamdaki defterlerim, ayrılığın hüznü, bilinmezliğin endişesi, yalnızlığın korkusu ve hayallerimin heyecanı vardı sadece. Aynı hafta benim gibi 176 kız da aynı kapıdan içeri girdi. Yaşları 12 ile 17 arasında değişen ve genellikle Orta Anadolu’nun köylerinden gelen endişeli ve heyecanlı 176 küçük kız, korkarak girdi içeriye. Devlete teslim olduk o hafta. Kapılar kilitlendi, pencereler demirlendi…

Sonraki 5 yılımın tüm sonbahar, kış ve ilkbahar ayları o binanın içinde geçti. Her yıl bitiminde 30-40 kız veda etti, onların yerine 30-40 yeni kız girdi o kapıdan. Geri kalanlar birer yaş büyüyüp, bilinmezin verdiği korkuyu azaltmış, ama yalnızlığın verdiği hüznü çoğaltmış olarak tekrar tekrar girdik o kapıdan her yılın Eylül ayında. İlkgençliğin, ergenliğin o sancılı ve büyülü yaşlarını seyrelttik o duvarlara baka baka.

Bu sabah kalitesizliği ve zevksizliği ilk bakışta yürek yakan o garip yurt binasında 12 kızın yanarak can verdiği haberi ile yaşadığım 5 yılın tüm hisleri beynime çöktü. Acı hatıralarını, üzerinde yağ donmuş lezzetsiz yemeklerini, soğuk ve kirli çarşaflarını, demir maşrapalarını, çınlayan sessizliğini unuttuğum o yılları yeniden hatırladı zihnim. Oysa çoktandır minik kızların kahkahaları, birbirimize yaptığımız üç beş şaka, kısıtlı zamanlarda okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz diziler, eğlenerek hep beraber çamaşır yıkadığımız çamaşırhane vardı aklımda. Hangi çocuk suyu sevmez ki! O hatıralar öyle azdılar ki, zar zor aklıma geliyorlardı. Bu sabah, unuttuklarımı da hatırlattı bana. 5 yıl, ömrümün 8’de 1’i. Tüm ilkgençliğim. Evden ayrılışım. Yalnızlığımda kendimi keşfedişim. Beni böylesi bir kadın yapan tüm ayrıntılar. Acı tek bir anı yok! Sadece talihsiz bir gelişmemiş ülke panaromasında çocuk olmakla ilgili yaşananlar. Oysa okula erişebilmek için sunulmuş bir fırsattı bu tek gerçek anlamı ile. Aileden koparılıp, koşulları zavallı bir binaya hapsedilmekle ilgili değil asla!

Yangın merdiveni olmasına rağmen kullanılamayan bir binada yanmak zorunda kalan, devletin her ne kadar zavallı da olsa sunmakla yükümlü olduğu bir hizmeti eliyle ve denetimsiz olarak sunduğu tarikatlar elinde savrulan, rızaya dayalı denilerek 12 yaşında yetişkin bir erkeğin koynuna sokulup çocuk doğurması makul sayılan kızların ülkesi burası… İlkgençlikleri bıyıklı amcaların dumanlı ve kokuşmuş zihninde yutulduğu, başına gelecekleri kestiremeyen ürkek kızlarına yandığımız bir ülke burası…

Çocuklarımızı düşünerek, geleceği aklıma getirmekten korktuğum bir ülke… Bizim ülkemiz, karnımızın doyduğu, nefes aldığımız, yaşadığımız, sevdiğimiz, en çok korktuğumuz ve ürktüğümüz yurt…

Reklamlar

Haftanın Bir Günü

Şu aralar giderek artan bir hızla yoruluyorum. Yorgunluğumun fiziksel sebepleri gayet anlaşılır ve makul. Ancak zihnim kabullenmekte zorlanıyor olsa gerek ki; ruhuma çöken ağırlığı, yorgunluğumu daha yoğun hissetmeme sebep oluyor. Oysa kendimi hayallerimin projelerine bırakıp, zamanı kendime köle edesim var. İçimden taşan planları birer birer gerçeğe dökesim var. Yavaşlığın tadına varırken, ruhumu dinginleştiresim var. Zamanın acımasızlığına rest çekesim, onun ucundan sımsıkı yakalayasım var. Gidene vakur bir selamlayış ile veda edesim, yeni geleni çocuksu bir hayret ve heyecanla bağrıma basasım var.

Neden mi duruyorum? Son birkaç yıldır öylece duruyor hissindeyim. Araftayım. Oysa bir yandan hayatımın hızına şaşkınlıkla eşlik ettiğimin de farkındayım. Ne acayip!

En çok da çocuklarımın büyüme hızları yüzüme çarpıyor. Oğlum aşık olmanın hiç de güzel bir şey olmadığı fikrine vardı mesela. Çünkü ‘ondan ayrılamazsın ve eve gidene kadar gizli gizli onu takip edersin’ diyor. Aşık olmak bu demekmiş ve neyse ki aşık değilmiş. Onlara duyduğum aşkı anlatmış sanki. Oysa tek derdim bir gün gitmeye karar verdiklerinde yüklerini almış olmaları. Bu yüzden mi bu aralar gidip gidip durmalarım? Bu yüzden mi giderken aslında hep kalmalarım? Bu yüzden mi arafta sanmam kendimi? Kimbilir!

Kızım benimle aynı yerde. Ettiği minicik bir laftan, her cümlenin sonunu gidişlere bağlamasından anlıyorum. Oysa nasıl da hızla, içine çekerek, hevesle yaşıyor günlerini. Umarım içindeki güç, yaşadığı her anı heybesine attığını anlamasını sağlıyordur. Günü geldiğinde hayatı olduğu gibi yaşayabilen bir kadın olacak. Bunun için elden geldiğince yanında, yamacında, onunla beraber ve onu anlayarak, dinleyerek varolmaya çabalıyorum. Fikrim hep yanında, henüz cismim tam olarak olamasa da… Oysa şimdi gerek de vardı ya!

Haftanın bir günü onlar uykuda iken, yanlarına, tam ikisinin ortasına uzanıyorum. Kollarımı açıp, onları kucaklıyorum. Huzurla uykularının kokusuna bırakıyorum kendimi. Derin birer nefes aldıklarını ve bana sokulduklarını hissediyorum. Şükrediyorum.

Ve haftanın bir diğer günü onları aynı şekilde uykuya bırakıyorum. Kollarımın üzerinden şefkatle alıp yastığa bırakıyorum başlarını. Uykuya teslim ediyorum öpüp koklayarak. Haftanın diğer gününe kadar zamanı durdurmayı umarak, içine dalıyorum hayatın. Fikrimi ve sevgimi onların yanına bırakıp, gecenin içinde yola karışıyorum bir kez daha…

Çocuk Parkı

Sabah bir mahalle parkının yanından geçtim. 5-6 yıl önce her sabah çocuklarımın ananeleriyle beraber mahalledeki arkadaşları ile buluşup oyunlar oynadığı parkın.

2 çocukla şehrin temposuna tutunduğumuz zamanlara gitti zihnim. Hayatımızı düşündüm. Hayallerimiz nasıl da uzaktaydı. Henüz plan aşamasına gelmemişlerdi. Sadece kafayı yukarda tutmaya çalıştığımız, düşmeyen ritmin ucundan yakalamak için çabaladığımız, her minik boşluğu neşeyle doldurmaya uğraştığımız zamanlar. Minik bebeklerimizle koşturup durduğumuz, okulun erkenden hayatımızı işgal ettiği, haftasonlarının çok manalı zamanlar olduğunu düşündüğümüz, bütçeyi denkleştirmek için debelendiğimiz zamanlar. Şimdi dönüp baktığımda pek çoğuna ‘iyi ki’ diyebildiğim yoğun günler.

Çok şey değişti. Hayallerimiz belki de karmaşanın ve olumsuz yaftası ile hayatımızı yönlendiren etkenlerin sayesinde daha erken plana dönüştü. Ailemizin ve düşüncelerine kıymet verdiğimiz arkadaşlarımızın, abi ve ablalarımızın fikirlerini almak için mevzuyu açtığımızda verdikleri tepkileri hatırlıyorum. “Ne yapacaksınız küçük bir kasabada, eğitim ne olacak, sıkılırsınız, iş mevzusu zor, şehrin imkanlarını ararsınız… Çocuklar için çok iyi olur, sizin gibi bir aile çok rahat adapte olur, halledersiniz bir şekilde, o kadar uzun vade plan yapmaya gerek de yok zaten, daha çok şey yapmaya fırsatınız olur… ” Doluyu boşalttık, yarıyı doldurduk,  ipin ucunu denkleştirdik, sıralamayı değiştirdik, görmezden geldik, ince eledik, sık dokuduk ve sabrettik, inat ettik, cesaret ettik, görmezden geldik… Endişelerimizi, taşın altında iki el var diyerek atlattık. Gittik…

Sonra umduğumuzdan iyi olanlar, planladığımız gibi gitmeyenlerden daha fazla olduğu için mutlu olduk.

Sabah o parkın yanından geçerken 5 yıl önceyi düşündüm. Boş parkın içinde çocuklarımın görüntüleri canlandı. Seslerini duydum. O zamanlardaki telaşımı ve sabırsızlığımı anımsadım. Sonra şimdiyi düşünüp kocaman gülümsedim. O parkın yanından hayallerimi heybeme almış geçmek ne de iyi geldi… İçinize gitmek geldiyse gidin… İçiniz açılacak emin olun 🙂

Güneşi Selamlamak

Bu sabah işe tarihi yarımada üzerinden geldim. Çok keyifliydi. Çünkü keyifle işe gitmeye karar vermiştim. Gördüğüm bazı şeyler de ayrıca mutlu etti beni.

Tramvay ve metro hemen geliveriyor. Kalabalıksa diğerini beklemek sorun değil. Her halükarda uzun bir yolculuk olacağı düşünülürse, insanı epey mutlu ediyor bu durum.

Sıcak simit ve yanında taze karper buldum. Kokusuna dayanamayıp minik minik tırtıklayarak işe gelene kadar bitirdim.

Ayasofya, Gülhane, camiler, çarşı-pazar, çeşmeler, duvarlar, Yerebatan… Eski zaman binaları, eski zaman duyguları, tarih hissi… Sardı sarmaladı. Sonra halıcılar, restoranlar, kafeler, oteller… Turist gözüyle otantik olan ülkem. Gezme isteği canlandı içimde delicesine… Çocuklarla İstanbul’da bulunduğumuz ilk tarihte uzun bir tarihi yarımada gezisi yapalım dedim. Biraz daha büyüdüklerine göre hakkını teslim edebiliriz sanırım bu gezinin artık.

Eminönü’ne gelince vapurları, Galata Kulesi’ni, denizi, köprüyü ve balıkçıları gördüm. Güneşin yükselmeye başladığı zamanlardı ve günü selamlıyordu sanki insanlar.

20161123_085601-effects

Avrupa’nın metroları çok eski, kokulu, boğuk olsa da, bana modern çağın mucizeleri gibi geliyorlar. İlk gördüğüm zamanlardan kalan bir his sanırım. İstanbul’da bana bu hissi sadece Taksim-Kabataş finiküleri veriyor. Avrupa’nın bir güzel şehrindeymişim hissi.

Metroda kitap okuyan bir kızın önünde ayakta duruyordum. O inince ben oturdum ve kitabımı okumaya başladım. Durağa gelince yerimden kalktım ve benim yerine oturan kızın da kitabını açtığını gördüm. Harikaydı. Sanki kitap okuma koltuğu yapmışlar gibi hissettim.

Harika bir sabah yolculuğu oldu. Ha diğer açıdan bir gezi değil bu. Her sabah ve akşam gerekli midir, olmalı mıdır gibi soruların da ucu açık!

Sonra… İşe geldim…

Yolda Olmak

Sürekli olarak uzun yolculuklar yapıyorum bu sıralar. Düzenli bir ritim tutturdum. Deniz ulaşımı dışında hemen her türlü aracı kullanıyorum ve genelde aynı rotayı, benzer zamanlarda tekrarlıyorum. Hayır deli değilim 🙂 Şimdilik bu şekilde yaşıyorum sadece. Ayvalık’tan İstanbul’a işe gidip geliyorum ! Bunu yapan başka biri daha var mı acaba? Gerçi mutlaka bir noktada karşılaşırdık 🙂 İnsan yola, yolculuğa ve insanlara aşina oluyor bir süre sonra.

Bu yolculuklar sırasında bazı şeyler dikkatimi çekiyor elbette. İlginç bir yaşam süregeliyor geceleri yollarda. Aslında yolculuğun gidilecek yerden daha keyifli duygular ve deneyimler verdiğini düşünürüm. Çocuklarla pek çok yolculuk yaptık. Gündüz yolculuklarının ciddi bir avantajı var yeni yerler görmek, yolculuğu dilediğince uzatmak anlamında. Fakat bu sıralar geceleri ve yalnız yoldayım. Bu yüzden bol bol dinlemeye, izlemeye, görmeye, düşünmeye vakit bulabiliyorum.

Geceleri çalışan bir dolu insan olduğunun farkındayım elbette ama gözümle de gördüm mesela. Şoförler, hostesler, güvenlik görevlileri, garsonlar, temizlik işçileri, acenteler gibi. Hele de havalimanında her yer gayet gündüzmüşcesine hareketli. Üstelik ışık bombardımanı altında, dışarıyı görmeden, gündüz sanarak yaşanabilir bile. Her ne kadar insanı uğultu, geniş alan ve parlaklık deli gibi yorsa da! Bu çalışan insanların genelde aynı kadro oluşu da, onlar hakkında yığınla hikaye kurgulamama sebep oldu haliyle. Bu insanlar biz yaşarken uyuyor, biz uyurken bambaşka bir dünya oluşturuyor. Kendi dünyalarını. Görmediğimiz yerlerde gece yaşayan insanların sanal alemdeki dünyayı sabote ederek, gerilla gibi yeraltına çekilen bir gerçek dünyayı kurguladıklarını hayal ediyorum mesela izlediğim filmlere, okuduğum kitaplara atfen 🙂

Dünyada bunca insanın kalabalık oluşturmaktansa, gündüzü ve geceyi bölüşüp, mekanı ve zamanı paylaşarak, daha rahat yaşaması mümkün olabilir mi? Mülkiyetin hayatın hakimiyetini bu kadar ele geçirdiğini gözardı edip, ortak paylaşımı düşünebilir mi insanoğlu? Teknolojinin geceyi gündüz yapma olanağını insanlık yararına kullanabilir miyiz? Yani gecelere sarkan fazla mesai yerine, bazı işlerin geceye bilinçli kalması sayesinde gündüzün yükünü azaltması gibi. Geceyi seven bünyelere, zamanı özgürce yaşamak isteyen ruhlara kendini dışlanmış hissettirmeden bu şansı verebilir mi günümüz? Kimbilir!!!

İnsan öyle bir makina ki; kurgusu ne şekilde olursa olsun, kendi ritmini yaşamın içine enjekte etme konusunda eşsiz. Değişen kurgumuzun içinde ailece yeni bir düzen oluşturduk, yuvarlanıp gidiyoruz. Zorunluluğun getirdiği ruh sıkışması, tekrarlarının verdiği yorgunluklar ve özlemin kavurucu sıcaklığını saymazsak, güzelliklerini bile görebiliyoruz zaman zaman. Bazen insan hiç ummadığı sıkıntılarla çözüyor bir gizemi. Bazen insan kendi sabrını bile öğrenebiliyor zorluğun içinde. Ve her zaman bir yolunu buluyor nefes almanın. Benim derdimse o nefesin gülümseme getirmesi hayatımıza 🙂

Gariplikler

Hani bazen ‘bu kadar da olmaz’ dediğiniz olaylar vardır ya! Hani ‘tamam bir yere kadar da, bunun olması neredeyse imkansız’ deriz. ‘Birilerinin başına gelemez, çünkü zaten olamaz’ diye inanırız. İşte genelde ben yaşarım onları 🙂

Eminim hepimizin hayatı ‘anlatsam roman olur’dur. Benimki de gayet bilimkurgu türünde olabilir. Biraz mizah, çokça kurgu… Bunun da sebebinin benim şanslı veya şanssız olmam değil, sonuna kadar ipin ucunu bırakmamam olduğuna karar verdim. Vazgeçmek bendeki lugatte çoğunlukla aklıma gelmeyen bir kelime. Aklıma geldiğindeyse olay zaten kendiliğinden bitmiş oluyor. O sebeple de dibine kadar mücadele ve komikli olaylar zinciri ile bol bol olasılıkların zorlanması, bende normal olaylar babında zuhur ediyor…

Genelde de elimde hikayesi bol, inanması zor, yaşaması mucize, anlatması şahane, güldürmeli, kızdırmalı, hayretle karşılanmalı, defalarca yarıla yarıla gülerek anlatmalı, en son noktada faydası bol çıkarımlı yaşanmışlıklar kalıyor. Esasında bir noktada teker teker yukarıda yazdıklarımın hepsine sahip “başımdan geçenler” dizisi oluşturmalı. Fareler yiyecek korkusu ile ev değiştirten; 11 Eylül sebebiyle kapatılan konsolosluktan son vizeyi alan; bir evde 7 kişi yaşayıp, yazın göbeğindeki doğumgününü yoğun yağmurla evde tek başına geçiren; saatlerce önce havalimanına gelip, sigara içerken, hem de İskoçya uçağını kaçıran, buna rağmen 2 gün sonra inatla aynı noktada uçağa binen… bir insana dair hikayeler bunlar… Hala inat ve ısrarla, sabır ve hoşgörüyle hala yaşadığım hikayeler 🙂

Ebeveyn Kitapları

Okuduğum kitaplar içinde ebeveynlere yönelik olarak yazılmış, anneliğe bakışımı değiştiren, beni düşündüren, öğreten, yol gösteren bazı kitaplar var. Hala en severek okuduğum kitapların başında da bu tür kitaplar geliyor doğrusu. Yaklaşımlarını onaylamadıklarımı bile okumak beni en azından neyi yapmamam gerektiği konusunda yönlendirdi. Her biri hakkında uzun uzun yazmak istiyorum. Ancak benden öneri isteyen arkadaşlarım için, bittiğinde kendime yeni birşey kattığımı hissettiren kitapların isimlerini herhangi bir önceliklendirme yapmadan paylaşmak faydalı olabilir diye umuyorum 🙂

Koşulsuz Ebeveylik; Alfie Kohn

Okulsuz Büyümek; Ben Hewitt

Anne Baba Çocuk Arasında; Haim Ginot

Daha Sade Bir Hayat; Kim Joh Payne

Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler; Tracy Hogg

Mahallenin En Mutlu Yumurcağı; Harvey Kamp

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek; Naomi Aldort

Çocuk; Osho

Mutlu Çocuk; Linda Blair

Çocuğunuza Kulak Verin; Aletha Solter

Kardeş Rekabeti; Adele Faber, Elaine Mazlish

Konuş ki Dinlesin, Dinle ki Konuşsun; Adele Faber

Çocukların Unutulan Dili; Lillian Firestone

Düşe Kalka Büyümek; Yankı Yazgan

99 Sayfada Bebeklikten Çocukluğa; Yankı Yazgan

Ayrıca Kurtlarla Koşan Kadınlar (Clarissa P. Estes) ve İnsanlığın Mahrem Tarihi (Theodore Zeldin) de hem bir kadın, hem de anne olarak bana çok iyi gelen bir kitaplar oldu.

Sizin de tavsiyeleriniz olursa sevinirim 🙂

 

 

 

 

Patika

Dün akşam oğlum ablasına ‘bana ne güzel şeyler öğretiyorsun’ diyerek sımsıkı sarıldı. Kimbilir yine ne can alıcı, ne sıradan ve bir o kadar da önemli bir bilgi nakşetmişti. Onları bu halde görünce gözlerimin dolmasına engel olamadım. Gidip ben de onları sardım sarmaladım 🙂

Kızım matematik çalışırken, soruların kolay kısımlarını kardeşine sorup, onun da dahil olmasını sağlıyor. Geçen gün, ‘bunları yaparken zor gelecek ama sonra öğreneceksin’ diyordu kardeşine. İçimi çektim huzurla onları seyrederken 🙂

Kızım önden yürüdüğü patikayı kardeşi ile paylaşmakta oldukça cömert davranıyor. Bu tavrı kardeşine de aktardığını ve birbirlerini beslediklerini farkediyorum.

Bir kaç yıl önce, ardarda 2 doğum sonrası bir anda evde 6 kişi yaşarken bulmuştuk kendimizi. Sürekli emen, altı bezli, gayet dinamik 2 bebeye bakmaya çalışan 4 yetişkindik. İşti, evdi, hayattı derken gayet meşgulduk. Sürekli hareket halinde olmak gayet olağan bir yaşayış şekli idi. Hepimizin enerjisi birbirine karışıyor, uyumu oluşturmaya çalışırken yaşamı farkında olmadan zenginleştiriyor, güzelleştiriyorduk. Biz ebeveyn olmanın acemiliğini ve zorluklarını yanımızda tüm destekleri ile bulunan anne ve babamız sayesine atlatıyor; çocuklar hem bu durumun hem de yoğun, saf sevgi ve ilginin keyfini sürüyorlardı. Annemle babamın huzuru ve varlıklarının hissettirdiği mutluluk gözle bile görülebiliyordu. Ve elbette aynı zamanda çok yoruluyor, bazen bunalıyor, sıkılıyor, yetişemiyor ve hatta zaman zaman anlaşamıyorduk.

Sabahları çocuklardan hangisi erken uyanırsa anane ve dedeye verir, 20 dakika daha fazla uyumayı o günün en büyük kazancı addederdik 🙂 Filmlerdeki kalabalık İtalyan aile fenomenini aratmayan kalabalık sofralarımızın coşkusu nefisti. İç çekişlere kahkahaların, maç muhabbetine şakaların karıştığı zamanlardı. Zaman içinde iş bölümünde harika bir uyum yakalamıştık. Bir yandan çocukların düzenini bozmamaya, bir yandan sürekli gezmeye çalışmaya; örgüdür, dizidir, maçtır, rakı sofrasıdır hakkını vermeye çalışıyorduk. Günübirlik Adana ve Ankara ziyaretlerini bile araya sıkıştıran muhteşem bir altılıydık biz 🙂

Hayatımıza egemen olan his, mutluluktu, şükürdü. Zorluklar olduysa da artık pek hatırlamıyorum doğrusu. Aklımda anne ve babamla beraber yaşadığımız, 2 çocuğumuzu büyüttüğümüz, yediğimiz, içtiğimiz, güldüğümüz, eğlendiğimiz, yorgunluktan yığılıp kaldığımız fakat muhabbeti her daim tam da tadında ve layıkıyla sürdürdüğümüz anlar var. Bu günlerin hayatımızın en mutlu günleri olarak hep hatırlanacağını sık sık söylerdi annem. Bizim için de, ama sanırım en çok çocuklarım için son derece doğru bu.

Onların varlığını ve desteğini her şekilde yanıbaşımızda hissediyor olmak, bizi daha sevgi dolu ve hem kendimize hem de çocuklarımıza daha güven dolu ebevynler haline getirdi. Dahası çocuklarımızın anane ve dede ile kurdukları bağ, yaşadıkları anların onlarda oluşturduğu hatıralar paha biçilemez özellikte ve güzellikte.

Şimdilerde kardeşimlerin evinde bu süreç yaşanmaya başladı. İçinde bulundukları patikadan yürümüş ve hem etrafın, hem hissettirdiklerinin ne derece biricik ve şahane olduğunu yaşamış bir abla olarak; ‘güzel ve son derece değerli günler önünüzdekiler kardeşim, yolculuğun keyfini sürün’, demek istiyorum. Hayat kendiliğinden devrolurken, bu şahaneli geçiş dönemine her şekilde, tüm kombinasyonlarıyla şahit olmaktan dolayı da şanslıyım.

Yolculukları farklı olsa da, alacakları tatların tanıdık olmasını diliyorum çocuklarımın. Kardeşlik bağına en yakışan o ortak haz… Aynı manzaraya baktıkları o patikadaki tanıdık yolculuğun keyfi…

Hayat Nasıl Gidiyor Orada?

Bazılarınızın malumu üzerine bir süre önce pılıyı pırtıyı toplayıp, çoluk çocuk gitmiştik ‘Bir Ege Kasabası’na’. Hayat nasıl diye merak edenler oluyor. Her ne kadar benim bir ayağım koca şehir girdabından çıkamamış olsa da, evimiz ve esas yaşamımız artık minik kasabamızda. Ve ibre hala güzelden yana 🙂

Sessizlik hakim genel yaşamımıza. Daha sakin ve huzurlu bir ruhum var, bunu iliklerimde hissediyorum. Mesela sinirlerim kendini bir yoga matına veya masaj koltuğuna yatırmışcasına durgun. Beynim dolambaçlı yollardan arınmış gibi hissediyorum. Birbirinin aynı olan günler monotonluktan ziyade güven ve mutluluk veriyor. Günün her anına asılı bir sükunet var sanki havada. Oysa inanılmaz bir hızımız var, yolculuklarımız, işlerimiz, kalabalığımız, zorunluluklarımız, zorluklarımız… Ama huzur ruhumuza yerleşiyor yavaş yavaş, hissedebiliyorum.

Henüz kış bastırmamış olsa da, yazı kışından çok olan bir yerde evleri yapanların kışı pek dikkate almadıklarını keşfetmiş durumdayız. Şahane şöminemizin önüne koyun postu atıp şarap yudumlamak sanırım bir süre daha kitaplardan hayal dünyamıza akacak bir görsel. Kül kovası ile meşe odunlu yığını daha uygun görünüyor şimdilik. Ha ısınma dersen gürül gürül ! Fakat arkadaşlar pek kullanılmayacağını düşünmüş olmalılar ki temizlemesi mümkün görünmeyen henüz keşfedilmemiş bir teknik kullanmışlar bacayı yaparken. Üstelik yaz ustalarının yaşadığı memlekette, baca ustası olmaması da garipsenecek bir durum olmasa gerek. Her yanışta tüterek bir odayı kullanılmaz hale getiren bacamızı adam etmek için, bir süre daha baca temizliği videoları izleyip, gerekirse bir sertifika programı için Halk Eğitime yazılmak gerekecek sanırım. Bu arada hala tişört ile idare edilebilir olması ve klimanın varlığı bize zaman kazandırıyor. Çocuklar da bir süre sonra banyo sonrası titrememeyi öğrenirler diye umuyorum. Yazın buz gibi sudan çıkmamalarına güveniyorum bu noktada 🙂

Devlet okulunun güzellikleri olarak kocaman bahçesi, bol oyun zamanı gibi gibi bir dolu olumlu yan ile beraber, eğitim seviyesi düşük aileler, bazı çocuklara uygulandığına şahit olduğum şiddet, çocukların oyun yerine kümeleşme ile zaman geçirmeleri, futbol dışında oyun kurmakta zorlanmaları, zorbalık gibi olumsuz yönler de sayabilirim. Bunların bir kısmının koca şehirlerde de olduğunu biliyorum ama kendimize yarattığımız sanal fanusun içindeki özel okullar bunlarla yüzleşmemize izin vermiyordu ne de olsa.

Çocuklar için okul ortamında yapabileceğimiz pek çok şeyin olması da ayrı bir güzel. Ha buna gerek kalmamış olsaydı keşke, fakat bu ülke bu dönemde, bu seviyede değil işte; kabul etmek gerek… Henüz vaktim yok bazı sebeplerle, ama olduğunda neler yapabileceğimi planlıyor ve bunun için de ayrıca heyecanlanıyorum…

Beni en çok memnun eden olanaklardan biri de spor ve sanat anlamında iyi işler yapılması. Hemen her yaştan çocuğun voleyboldan bisikletçiliğe, gitar çalmaktan, halk oyunlarına, yelkenden kemana, futboldan yabancı dile pek çok kursa kolayca erişimleri var. Gayretli insanlar var. Katılım gidecek yolu olsa da, ümit verici seviyede. Bu anlamda trafiği, zamanlarını ve ücretlerini düşünerek İstanbul’un olanaklarının zavallı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazacak çok şey var hala. Alışmaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar olan biteni, İstanbul’a gelen çocuklarımın, 2. gün itibariyle geri dönmek istemeleri ve “burası kokuyor” diyerek tepki göstermeleri özetliyor sanırım. Hem bahçe de yokmuş burda 🙂

Yok Yok Deresi

Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanların bir yerinde bir minik dere akarmış. Nereden başladığı bilinmez, nereye gittiği görünmezmiş. Derenin içinde ne bir balık, ne bir yosun, ne bir minik dal parçası bulunurmuş… Ne içinde nilüferler, ne üstünde yapraklar varmış… Yok Yok Deresi dermiş görenler. Yokmuş gerçekten de derede ‘olan’ namına her ne varsa!

Günler ayları, yıllar asırları aşırmış ve zaman günümüze ulaşmış. Yok Yok Deresi ince ince sızlayarak akışını sürdürmüş her gün doğumuyla. Ne çoğalıp coşmuş, ne de azalıp yoklara karışmış. Bir kalender akışla varolmuş.

Bir an gelmiş, gökteki bulutların hepsi toplanmış üstüne. Bir gece çökmüş göğe, yıldızların hepsi ışımış tam orta yerinde. Çınarlar, meşeler ve kavaklar dallarını uzatmışlar, yapraklarından en bilge olanları üstüne savurmuşlar. Salkım salkım söğütler fidelenmiş yanıbaşında. Rüzgarlar en yürekten üfürmüşler dillerini tüm kadim insanların. Samed’in Kara Balığı bi gayret dalmış serin suyuna Yok Yok Deresi’nin. İçinde bir anda yıldızların ışığı, ağaçların gölgesi, rüzgarın esintisi, bulutların gölgesi ve minik kara balığın nefesi kıpırdamış derenin. İçlenmiş, hislenmiş, şaşırmış ve donakalmış…

8703d234

Yok Yok Deresi, yüzyılların kalıplaşmış akışındaki bu her biri minicik, hepsi koskocaman kıpırdanma karşısında engizisyon kararı almışcasına kalakalmış. Nereye gideceğini, nereden geldiğini, nasıl ve ne olduğunu anımsayamamış. Doğasına dönmesi için her bir nefesin, her bir sesin içine işlemesine ihtiyacı olduğunu hissetmiş.

Durmuş anlarca… Beklemiş… Uzanmış ve izin vermiş içine işlemesine. Ne zaman ki bir çift minik ayak dalmış sularına, insana karışmış dere. O çocuk ayaklarıyla, gelmiş ve gelecek insanlığı, doğayı, güzeli ve afeti, zorluğu ve umudu, birliği ve çomakları bir bir duyumsamış.

Ve ağlamaya, iç çeke çeke, gürül gürül haykırmaya, gücü yettiğince, hoyratça akmaya başlamış… Olanlara, olacaklara ve doğanın tüm parçası olan varlıklara… Hem hüzünle sızlayarak, hem umutla çağlayarak… Hem çaresizlikle inleyerek, hem neşeyle gürleyerek…

Yok Yok Deresi derler adına… Kimisi de bilmez “yaşam” deyiverir umarsızca…

gol