43

Bu, dünyada dolu dolu yaşadığım yıl sayısı. Boyum bundan 10, kilom 5 fazla. Hepsinden de son derece memnunum. Bundan sonra boyum uzamaz, umarım kilom da fazla artmaz. Fakat yıllarımın sayısının kat kat artmasını diliyorum. 

20’lerde pek şaşkındım. Bir o kadar da kararlı ve azimli. Büyük bir açlık ve şevkle saldırdım hayata. Yorulmak ve doymak bilmez bir yaşam sevincim vardı. Çalışmak kadar eğlenmek, gülmek kadar ağlamak da doğaldı, çoktu. Avcumun içinde kımıl kımıl bir heyecandı yaşamak. Son yudumuna kadar sömürdüm 30’lara kadar.

30’lar uyanışın, durulmadan tadını çıkarmanın, özümseyerek keşfetmenin, bulduğuna sonuna kadar sahip çıkmanın, gerçekten emek verilecek olanın hakkını vermenin zamanlarıydı. Sıkıntılar zamana yenilmeye mahkumdu ve en güzeli artık ben bunu biliyordum. Sevgiyle kucakladım gelen her vurgunu, sabırla yaşadım yaralarımı. Hayat da gördü, elime mutluluğun en şahanelerini verdi. Hâlâ yorgunluk bedenimi işgal ederken, zihnim durulmaya, berraklaşmaya ve ruhum huzura kendini bırakmaya başladı. Kendimle hesaplaşmalarım çiçek açmaya yüz tuttu. 

40’lar geldiğinde farkettim ki, 10’lardaki gibi hayal kurmaya devam ediyorum. Heyecanıma ve azmime bir de sabır eklenmiş üstelik. Yavaş yavaş olgunlaşan ama hâlâ dalında bir meyve kıvamında hayat. Belki çiçeklerim döküldü ama biliyorum ki yeniden çiçek açabilir bir dal. Suyum, güneşim, toprağım ve hevesim bol. Üstelik nasıl çiçek açıp, meyve vereceğimi de biliyorum artık. Deneyim diyor bazıları 😉

Ben yıllarımı çok sevdim. Önümde seveceğim ve coşkuyla kucaklayacağım nicelerini bekliyorum, günümün güzelliğine sarılıp. İyi ki doğmuşum 🎂🍷

Reklamlar

Amsterdam’da Kamp

Yıllar önceydi. Uzun yıllar önce… Sevgilimle Londra’da ikamet ettiğimiz zamanlar. Gençtik, ama çok değil. Cesurduk ve epey temkinli. Çulsuz olduğumuzdan sanırım, yeteri kadar da çalışkan ve hatta şanslı, biraz da azimli… Yani ‘şu İngilizce’nin belini iyiden iyiye kıralım’ ile ‘gezelim biraz, sonra Türkiye’ye dönünce nasılsa özel sektör iliğimizi sömürecek’ kafası arasında bir çalışıp, beş gezerek; okula da vize evrakları almak dışında neredeyse hiç uğramayarak geçirilen yıllardan bahsediyorum. Ülkede müdür, gurbette kasiyer olunan yıllar… Milattan bir sonrası yani 😉

İşte o zamanların birinde Amsterdam’a bilet bulduk üç kuruş beş paraya. Biletleri, işyerinden izinleri, vizeyi, ayrıca bir çadır, iki uyku tulumu ve iki de sağlam sırt çantasını aldık. İlk kez gideceğimiz şehrin içinde, kanalın dibinde bir minnak kamp alanı olduğunu öğrenmiştik çünkü. Gitmesek olmazdı…

Mümkün mertebe hafif olmasına çalışılsa da, gayet bel büken cinsinden çantalarımızla kendimizi tramdan inmek üzere bulduk bir anda. Güç bela tarif ve şansın yardımıyla kamp alanına ulaştık. Bak milattan bir sonrası diyorum; navigasyon kelimesi bile henüz icat olmamış, internet hücrelerimize işlememiş, blog veya Google denen mucizeler ise henüz günlük hayata dahil olmamıştı. El yordamı, insan tarifi bulunurdu o zamanlar gidilecek yerler… Neyse, bulduk işte. Kurduk çadırı, serdik tulumları. Önümüzde kanal, etrafımızda ağaçlar, bizim gibi bir dolu çadır ve gençler, karşımızda da güneş, tabak gibi üstelik, batmaya yakın… Renk cümbüşü, cıvıl cıvıl gezgin sesleriyle yarışıyordu. Ne şans ama! 

Çok maceralar atlattık o kısacık kampta. Bir gece az kalsın kaybolduk, bulamadık kamp alanını. Bir gece ulaşabilmek için geçmek zorunda olduğumuz demir köprüden geçemeyeyazdık. Bir gece çadırını karıştıran bir genci hırsız sandık. Fermuarı açması ile üstüne atlamamız bir oldu. Bir gece aç kaldık, yemek bulamadık. Bol su da yemek yerine geçermiş, öğrendik. 

O gezideki tüm tatlı ve anılası yaşanmışlıklar çadır ve bir de araya sora bulduğumuz bit pazarı ile ilgili 😊 Oysa biz eni konu şehir turu atacak, altını üstüne katacaktık Amsterdam’ın. 😂

O zamanlar müze denen şahaneli binaların kıymeti harbiyesi beş kuruşu geçmediğinden cahil bünyemizde, o sokak senin, bu bank benim, dere tepe tabana kuvvet gezmelerdi yaşayabildiğimiz. İyi ki öyleymiş. Baksana üstüne koca bir milat geçti, hâlâ aklımda sürünerek girdiğimiz çadır ve kanaldan batan güneş var. Ha bir de tüm günümüzü geçirdiğimiz bit pazarı. Uğramadan dönmeyin 😂

Mutluluk

“Mutluluğa giden yol, rekabet ya da madalyalardan ziyade, heyecan ve sükunet dengesini korumaktan geçer; ancak birçoğumuz stresten sıkıntıya atlarken hoşnutsuz ve mutsuz olmaya devam ederiz ”

Yuval Noah Harari, Homo Deus

Oysa hayat farkında olduğumuzca bizim 🌅

Büyük Resimde Gündelik Dertler

Jane Austen İkna kitabında şöyle der;

“…her küçük toplumsal çevrenin kendi sohbet konularını biçimlendirmesini doğru buluyordu…

…erkeklerin beslenecek, sonra da öldürülecek av hayvanları, kendi atları, köpekleri ve onları oyalayacak gazeteleri vardı. Hanımlar ise ev işlerine ilişkin konular, komşular, elbiseler, danslar ve müzik gibi uğraşlarla vakitlerini dolduruyorlardı…

…diğerlerinin de kendi ortamlarında o kadar önemle ele alınan konuların burada ne kadar önemsenmediğini görme fırsatına sahip olmalarını isterdi…”

Ben de ülkenin ve dahası dünyanın her yerinde hayatın farklı yaşandığını, önemli ve gündelik yaşamsal konuların farklı olduğunu ve bunun için de kimsenin yargılanmaması gerektiğini Diğerlerinin bilmesini isterdim. Biricik hayatlarımızın hem minicik hem de son derece önemli ve özel olduğunu da elbette…

Büyük resim sandığımız kadar bizi kapsamıyor olabilir mesela! Bunu hiç düşünmüş müydünüz? Ben bu aralar sıklıkla düşünür oldum… 

Kendime Not

De ki, fiziken  1 ‘yazıyla bir’ yıl, gerçekten 5 ‘yazıyla beş’ ay oldu hayali gerçekleştireli… De ki, sahil kasabasında taşındın işte. De ki, işi gücü bıraktın, hadi adını koyalım, bir şekil emeklilik bu. De ki, çocuklarının başında, evinin içinde, zamanının efendisi, gönlünün paşası oldun… De ki, o “an”dır bu an… Eee?

Durma, ilerle. Bir sonraki büyük hayale. Bir sonraki hayat uğraşına. Bir sonraki zorluğa. 

Ha, tadını çıkar elbette. Hayat öyle basit değil dostum. Öyle kafandaki gibi pek karmaşık da sayılmaz ha! Yaşamana bak bir yandan ama ipin ucunu da bırakma sakın. Keyfini sürerken planların devam etsin.

Ama hayatın da kendi planları olduğunu sakın ha unutma…

Aile ve Birey

Çocuklar bu gece misafirliğe gittiler. Biri anane ve dedesinde, diğeri canımız komşu teyzelerinde. Biz kocamla yalnızız. Epey uzun bir aradan sonra…

Her zaman yaptığımız şeyleri yapıyoruz. Yemek düşünemedik tek fark, atıştırdık sadece. Onun dışında keyif çatıyoruz kendi bildiğimiz yolla 🍻🍷

Bu durum, çocukları hayatımıza tam anlamı ile dahil edebildiğimiz, onlar sebebiyle hayatımızdan ve kendimizden feragat etmediğimiz, onlarla yaşamımızın tam da istediğimiz, bizi tatmin ve mutlu eden bir şekilde olduğunun kanıtı bana kalırsa. Çocuklar henüz küçüklerken ebeveyenleri bundan daha çok sevindirecek bir şey var mı kendi hayatları adına bilemiyorum…

Umarım gün gelip de yuvadan uçtuklarında, onlarsız hayatlarımız da aynı dolu, mutlu, huzurlu ve tam haliyle önümüzde uzanır. Anne ve baba olmanın en zevkli ve tatmin edici hislerinden biri de bu sanırım; hem ailenin ve hem de karı ve kocanın, anne ve babanın ve her bir çocuğun bagimsizve bir arada varolabilmesi… Aile ve birey olabilmek. Gerçek bir ilişki kurabilmek…

Güzel bir his…👍❤

Ömre Ömür Katmak

Eskiden yaz aylarını kıştan, hafta sonlarını da hafta içlerinden daha çok severdim. Hafta içinde işe gider ve yaz için planladığım o iki haftalık tatilin hayalini kurardım.

Şimdi bir sahil kasabasında, işe gitmeden yaşıyorum. Kış aylarını yazdan ve hafta içlerini hafta sonlarından daha çok seviyorum.

Zaman olarak epey kârdayım değil mi? 😉 Ömre ömür katmak böyle bir şey olsa gerek 😊😎

Yaşamın Yuları

Şimdi içindeyim huzurun,

Bir parçası çiçekte, bir parçası denizde ve en derini çocukta.

Katır tırnağı misali umudum,

Bir minik toprak parçasına tutunup, ömrüne, ömür ekliyor.

Şahide ihtiyacım yok, gönlüm var ya biriktiren anıları,

Yarınla derdim yok, bugünüm var ya, gülümseten insanlarımı.

Hayalini yaşayan bir kadın,

Asla bırakmaz ki yaşamın yularını.

Dörtnala koşan bir kısrak değil mi nihayetinde yaşam…

Umuda Sarılmakta, Göç Etmek Arasında

Gidenler çoğalıyor. Gün geçmesin ki bir tanıdık sosyal medyadan veda yazısı yayınlanmasın. Üstelik yorumlarda ‘biz de bugün, yarın yolcuyuz’ diyenler de cabası. Nereye bu gidişat?!

Biz de göçtük bir anlamda. Fakat ülkenin bizce daha güzel bir yerine sadece. Oysa işi, gücü yerinde, gayet eğitimli ve üretken çağında binler, onbinler sınırları aşıyor bir yandan. Kalanlarla birlik olduğumuzda kurtulacak mı memleket acaba? Kalanlar elini taşın altına sokacak mı, buna muktedir olabilecekler mi? Bilinmez sorulardan bir kaçı daha…

Gidenler mutlu olabilecekler mi diye düşünmek saçma. Ülke ve kalanlar adına endişelenseler, gittikleri yerde daha düşük standartlarla yaşasalar da, günlük hayatlarındaki gündem ve çocukları adına endişeleri farklılaşacak. Gittikleri ülkenin genel gelişmişlik standardında paylarına düşen, bizdeki yüksek standarttan görece iyi olacak. Üstüne, psikolojik sıkışmışlık baskısı olmayacak. Öteki olmakla, göç hüznü ile açıklanamaz bir zaman dilimindeyiz tarihin. Çünkü sınırları iletişim sayesinde aştık ve ülkede zaten ‘öteki’ hisseden binler bu göçenler. O halde, gayet mantıklı değil mi gidenlerin fazlalığı…

Peki içimdeki bu öfke, zaman zaman nükseden geç kalmışlık duygusu, çocuklar adına bastırmaya çalıştığım umut yoksunluğu ne olacak? Kendimi ilmek ilmek dokuduğum, yüzümde gülücükler açtıran, bu günlük hayatımın, içinde olmaktan büyük keyif aldığım hayallerimin ortasında avutmaya mı çalışıyorum acaba? Umut diye sarıldığım bu yürüyüşler, okuduğum yazılar, dinlediğim aydınlar yetecek mi güneşli yarınların inşasına?  

Yoksa çocuklarımın gözlerinde, kitaplarımın, çiçeklerimin, sakinliğimin ortasında kandırıyor muyum kendimi? 

Ah bu iç çekişler…

Matematik

Bugünü matematiğe ayırdık. Önce üşenmedik Aydın’a gittik. Tales Matematik Müzesi’ni ziyaret ettik.

Harika bir yer yapmışlar. Çocuklar ancak birkaç düzenekle ilgilendiler. Daha ziyade bahçedeki büyük oyuncaklarla vakit geçirdiler. Onlar da gayet matematiğe dayalı ve fiziksel olarak da, zihinsel olarak da çocukları uğraştıran oyuncaklardı. Neden belediyeler bu basit ama son derece etkili, üstelik daha düşük maliyetli ve daha dayanıklı park oyuncaklarını tercih etmez, hiç anlamıyorum.

Biz bayıldık elbette müzeye. Okulda ezberlediğimiz pek çok formülün mantığını anlamış olduk. Matematiğin aslında ne kadar hayatın içinde, zevkli ve basit olduğunu da bir kez daha keşfetmiş olduk.

Sonra rotayı Nesin Matematik Köyü’ne çevirdik. Bir ülkede böyle aydınlar olduğu sürece hâlâ gelecek için müthiş umut olmalı diye düşündüm. Gençler, çocuklar, aydınlar, eğitmenler… Nasıl anlatsam?! Mimarînin insan hayatına nasıl etki edebileceği, bir eğitim ortamının nasıl olması gerektiği… Öğrenme aşkıyla doldum, müthiş mutlu oldum. 

Kızım bir an önce kamplara katılmak için sabırsızlandı. Amfilerde, salonlarda, sınıflarda, bahçedeki dersliklerde oturduk. Havayı içimize çektik. Matematik ve felsefe soluduk. Bazı noktalarda oturup saatlerce kitap okumak, bazılarında günlerce sohbet etmek, bazılarında ise dinleyip, öğrenmek isteği doldu içime. 

Soluklanmak için kuleden etrafı seyrettik. Vadinin manzarası kadar, köyün manzarası da etkiledi beni.

 Çok keyifliydi. Çok…

Sonraki durak Şirince Köyü idi. Minik, şirin, cıvıl cıvıl bir yer. Tepede restore edilmiş bir kilise var. Bu ülkenin geçmişindeki Hristiyanlar ülkemize çok değerli yapılar hediye etmişler. Umarım kıymetini bilir ve koruruz onları. Basit ve etkileyici bir kilise.

Kampa döndüğümüz şu dakikalarda, çocuklar arkadaşları ile oynuyor, biz çay içiyoruz, bir kız çocuğu gülle atma antremanları yapıyor, birisi projeksiyondan yansıttığı bir filmi izliyor perdede, birileri de sohbette…

Biraz kitap okuyup, dalgaların sesine yatırmalı uykuyu, hazır yıldızlar da şölen yaparken gökte 😊