Bırakıvermek

Önce kendileri geldiler. Baktılar ortama. Uygun bulmasalar gideceklerdi besbelli. Neyini sevdiler bilmem, ama yadırgamadıkları kesindi. Zira bohçalarını öyle sereserpe yayıvermezlerdi ortaya. Alı al, moru mor; kırmızı kadife, yeşil fistan. Ortalık doldu gelenlerin getirdikleri ile.

Önce biz hep burada olanlar yadırgadık elbette. Onlar sevmiş görünse de, biz kararsız kalmayı yeğledik. Tarttık gözlerimizle epeyce. Suratlarımız yeterince belli ediyordu zaten konuk sevmeyişimizi. Mimikler de cabası.

Çerçi çarşısı yine de aldı boyadı gözlerimizi. Ruhumuz nicedir böylesine hasret, kana kana içti renkleri. Çaktırmama çabası ağır bassa da, olana çare yoktu neticede. Bıraktık coşkuyu sarması için bizi. Sarmaladı o da hatırı sayılır şekilde, yalan yok!

Sonrası uyanış mı, uyanmaya istekli olanın çırpınışı mı, nefessiz kalan yüreğe kalp masajı mı belli değil.

Kendini bir çocuğun dünyasına bıraktığında olacak bu işte. Bırak ki göresin, yaşamak ne menem bir şey aklını alırcasına, kaygının hatırı kalırcasına, için koşup coşarcasına, aklın yitip yerini kahkaha alırcasına… Bırak yahu, olmaz bişey 😉 Ya da olur da hani alırsın tadını nefes almanın hakkını verircesine 😊

Reklamlar

Sarı

Sarı… Uyumlu bir sarı… Biraz kışkırtıcı ama daha çok sakin, dingin. Ruha uyan, sarıp sarmalayan. İçinde minik renkler… Sıcacık bir kahvenin rengi, karanfil kırmızısı, gecenin laciverti, suyun kadife siyahı ve bir güvercin kanadındaki saf beyaz.

Evinin içinde insan renklerin, kokuların, aileyle yenen yemeğin, dostlarla tokuşturulan kadehlerin, çocuklarla kahkaha atılan zamanların, uzun bir yolculuğa çıkarken duyan heyecanın, o uzun yoldan sonra eve gelişte duyulan huzurun ve uzun uğraşlar sonucu gelen başarmanın zaferini hissetmeli. Ve bu dört duvar bir bina olmak zorunda bile değil.

O kıpırtıyı yüreğimizde hissettiğiniz an bulunduğunuz yer ve o duyguu veren insandır sizin yuvanız.

Dünya denen kabukta yuvalarınız bol olsun…

Bir minik öneri; kendinize has ritüelleriniz, onları beraber gerçekleştirdiğiniz insanlarınız, kitaplarınız ve müziğiniz olsun. İnsan yuvasını önce yüreğinde kurar çünkü.

Zafer Bayramı’mız şenlikli ve geçmişin mucizesini yâd etmeli olsun. Kutlu, mutlu, şanlı bayramlar…

Çocuklarla Kamp – 2

İzmir Gümüldür civarındaki kampın devamı olarak olarak Didim’deki antik kentleri görmek için rotayı Tavşanburnu Tabiat Parkı’na kırdık. Kamp alanı belediyenin işletmesi olan ve günübirlik misafirlere ayrılan bölümle beraber geniş bir alana yayılan ormanlık bir arazi. Sezonda kalabalık elbette. Ama şansımıza hemen girişte yeni boşalan güzel bir yer bulabildik. Zaten kamp alanında fazla kalmayacağımızı gözönünde bulundurarak çadırı kurduk.

Kamp alanına yakın antik kentlerden Didyma, Miletos ve Priene’yi ziyaret ettik. Müzeyi gezdik. Detaylı anlatmayacağım. Sadece çocukların müthiş etkilendiğini ve uzun uzun, çok güzel vakit geçirdiğimiz söylemek isterim. Müthiş geniş bir alanda, son derece göz alıcı yapılar var. Keşke gezerken bilgiyle donanabilsek. Bu konuda ciddi bir çalışma yapılması elzem. Ama bu halleriyle bile kesinlikle büyüleyici mekanlar. Özellikle de çocuklarınızla gidip görmenizi hararetle tavsiye ederim.

Kamp ve tarih birbirine çok yakışan bir ikili. Çocuklarsa buna anlam katan en önemli şey. Onların gözüyle doğaya ve geçmişe bakmak insanı çok zenginleştiriyor.

Boncuk

Yazsam yazacak çok şey var. Ekofest’e gittik mesela. Nefis bir deneyimdi. Ayrı ve detaylı bir yazıyı hakediyor. Sonra bayram oldu, arkadaşlarımız geldi. Dostluk üzerine ayrı bir yazı yazmalı mesela. Ayvalık’ı başka bir gözle gördüm. Anlatmak gerek. Çocuklarla bir dolu güzel şey yaptık. İp mandalaya başladım. Dikiş için yeni fikirlerim var. Evin şeklini yeniden mi değiştirsem diyorum öte yandan. Neredeyse 1 ay oldu hep aynı 😂 İzlenecek filmler, ama en çok da okunacak kitaplar dizildi sıraya. Beni bekler. Okuduklarım ve izlediklerimi yazsam, başkası da okusa, izlese, paylaşsak mesela fikirlerimizi. Okul da yakında açılacak. Eğitim her zamanki gibi sıcacık mevzu. Bizim EKYA var Facebook’ta, eğitime kafa yoran anneler, pek şenlikli. Ananem ameliyat oldu, iyi şimdi çok şükür. Dolayısıyla yaşlanmak hakkında epey düşündüm bu aralar. Seninle Başlamadı diye bir kitap okudum. Etkileyici bir konu. Önceki kuşaklarla bağımı sorgular oldum.

Ordan buradan akıp giden hayat nasıl da keyifli, ruhta mutluluk bohçası her daim önünde renkli, şenlikli açık oldukça, değil mi? Hepimiz birer çingene kadınız aslında, yüreğimizde renkli boncuklar taşıyan. Kimi kan kırmızı, kimi pembe, kimi yemyeşil huzur gibi, kimi masmavi hâyâl kurduran, kimi kapkara içimize oturan… Boncuklarınızın farkına varmanız dileğiyle, iyi bayramlar…

Bugün

İyi, kötü, güzel, çirkin, her şey gibi bu günler de geçecek. Epey zorlukları görmüş olan bizler bunu da atlatacağız. Ama zor, ama kolay geçeceğini bilmek önemli.

Gün, tünelin ucunda uzak veya yakın, mutlaka ışık olduğunu unutmama günü… Gün bazen bile bile de olsa ateşten çemberden geçme günü. Yıllardır iç sıkıntısı ile beklediğimiz o günler geldi ve yaşanacak çaresi yok. Dibi göreceğiz. Fakat sonra nefes alacağımızı, güneşli günler göreceğimizi, bu günlerin de yaşanan her türlü kriz ve darbe gibi biteceğini bilmek, hep hatırlamak önemli.

Gün enseyi karartmama, sabır ve umudu elden bırakmama günü.

Ha bir de bu günlerin mimarlarını unutmamak önemli elbette 😯

Sıkıntı Sebebi

İçimdeki sıkıntıyı ne 90 yaşındaki ananenim uyluk kemiğini kırıp, hastanede olması ve ülkenin bas bas bağıran ama kendini dinletemeyen çöküşünün başlaması gibi elle tutulur sebeplere, ne de güneş tutulmasının son vurgununu yapması gibi sudan sebeplere bağlayamıyorum. Evi mi temizlesem, kendimi dikişe veya kitaba mı vursam, olmadı alıp kuzuları zeytinlikler içinde yürüyüşe mi çıksam bilemiyorum. Ardı ardına sıralanan yapılacaklar listesi bünyemi zorluyor bir yandan. En iyisi bir kahve yapayım kendime diyorum, midem kaynıyor öte yandan. Ellerim mi, yüreğim mi titriyor ayırt edemez haldeyim.

Oysa gün güzel. Kaz dağının rüzgarı geliyor Ege üzerinden. Yüzüme yüzüme sallamasam şu sosyal medyanın çığırtkanlığını epey de habersiz olurum sanki kara bulutlardan. Evde stok yapalım derdine düştük milletçe. Oysa ambar boşalmaya yüz tutmuşken, batan geminin suyunu kürekle boşaltmaya benziyor durumumuz.

Kardeşim, güzel ailesi, minik oğlu ile Avrupa’yı katetti, Norveç fiyordlarından fotoğraf gönderiyor. Bazı güzel hayaller gerçekleştiğinde anlam katıyor hayata insan. Seviniyorum.

Kendime bakıyorum, gerçekleşen hayallerimi mercimek ve fasülye torbası dikerken, kütüphanede gelenleri karşılarken, balkonumdan denizin dalgasını seyreylerken, sabah uyanmak için zorunluluk değil, güzel sebepler bulurken görüyorum. Öyle huzur ve gülümseme dolu ki bunlar, şükretmekten başka, yaşamaktan başka, umudu korumak ve mutlu olmaktan başka bir şey gelmiyor elimden.

Kozama sarınsam, aileme sarılsam, yüzümü doğan günün ışığına gömsem, geçer mi dersiniz sebebini bulamadığım sıkıntı? Bazen öldü sanılan bir çiçeğin tomurcuğuna sevinir gibi, bulutlar da nedensiz ve aniden dağılır mı dersiniz?

Batan geminin farklı yönlere dağılan yolcuları, nasılız bugünlerde?

Gece Gece

Hayat çok garip. Sabahtan bu yana deliler gibi dalgalanan, tavan noktası belli olmayacak şekilde zıplayan bir dolar kuru peşinde, ülkenin önündeki derin yarığı izliyorum. Kendimi üretimin sağaltıcı gücüne bırakıp, kavanozlarca domates kaynatıyorum. Elimde bir roman, olunmazları olduran hâyâl gücüne sığınıyorum.

Sonra gece geliyor. Tüm laciverdi, yıldızlı ve havaî fişekli göğü, delibozuk esen rüzgarı ve yakınlarımda müziğini evrene salan Fazıl Say’ı ile gece geliyor. Zeytin fabrikalarının kokusuna, Ege’nin iyotu, mutfağımın domates kokusu karışıyor.

Çocukların serin çarşafta uykuya dalma hayallerini terle karışık yoğun sıcak kaplarken, bir kedi turuncu bir pinpon topunu almış patilerinin arasına, sokakta oyun oynuyor.

Güneş mi, akıl mı, zaman mı, ben mi bilmem; bir tutulma var bu gece evrende. Sonumuz hayır ola…

Doğanın Hikâyesi

Sabahları daha geç doğmaya başladı güneş. Kışın belki de en sevdiğim yanı bu güneşin doğuşu seremonileri. Kendini yavaştan belli mi ediyor bu aralar nedir? Bir haftadır kesilmeyen bir rüzgara teslim Ayvalık. Unutmayın beni der gibi sonbahar. Yolda sanırım.

Rüzgarın hikayeler anlattığını, güneşin doğarken dağları yerinden oynattığını, denizin dalgasında, kumların süzülmesinde bir nağme olduğunu, tomurcukların patlarken ağaçların fısır fısır konuştuğunu siz de duyuyor musunuz? Bu kadîm hikayeler bir çam fıstığı çekirdeğinden koca bir ağaç nasıl yetişir anlatıyor mu size de?

Çocukların büyümeleri nasıl da hızlanıyor gözümde baktıkça bu döngüye! İnsan yaşamı küçülürken, daha da anlam kazanıyor. Bir anda olan her şeyin uzun bir geçmişe sahip olması önemli hâle geliveriyor.

Zamanı akıtan biz miyiz, o kendi halinde salınıyor mu yoksa? Ne dersiniz?

İlkbahar, Yaz, Sonbahar, Kış

Baharın ilk zamanları. Tomurcuk yüklü hava. Mis gibi gül kokusu sarmış etrafını. İçi gülümsüyor sanki. Birazdan hoş bir şey olacak gibi. Aniden evren kendine gelecek gibi. Olmazlar olacak, gidenler dönecek, bir yerden o en sevdiğin şarkı duyuluverecek gibi. Akşamı sabahı bırakmış, anın içinde rüzgarı estiren sadece senmişsin gibi.

Birazdan bahar tüm heybetiyle, koca çiçekleri ve yemişleriyle köşeden fışkıracak gibi.

Oysa yaz şimdi. Meyvenin kokusu yavaştan çürüğe çalar. Rüzgar daha deli eser. Toprak yarılır, içinden geçen sürüngenler bile nefessiz kalır. Kuşlar yorgun, hazırlanır yola. Sen bitkin. Değil mi ki, o baharın heyecanı sarmıştı seni? İşte ondan bütün halsizliğin. Çünkü yine sonbahar kapıda. Umutlar yine başka bahara….