Çocuklar İçin Elden Gelen

İnsanoğlu alan ihtiyacını yeteri kadar tatmin etmediğinde saldırganlaşıyor. Kafese tıkılmış bir aslan misali köpürüyor. Kimi ağzından salyalar akıtıyor, kimi sinsice alıyor intikamını. Oysa çoğu durumda kendini o kafese tıkmak kadar, parmaklıklardan kurtulmak da insanın elinde.

Çocuklar da benzer hisler içindeler. Alanlarını ne kadar net ve geniş belirler ve buna saygı duyulduğunu hissederlerse, o derece hayatla uyumlu ve kendilerinin farkında oluyorlar. Özgür iradeli bireyler olmaları ve kararlarını güven içinde vermeleri de buna bağlı sanırım.

Bunun en basit uygulaması, kendilerine ait bir fiziki alan olması. Bir koltuk, bir oda, bir köşe… Farketmez. Yeter ki dilediğince sacmalayabileceği, izinsiz kimsenin dokunmayacağından emin olduğu bir yer olsun. İkinci önemli ve uygulaması basit yöntem de kendisi ile ilgili kararlarda özgür olması. Bu, ne kadar yemek yiyeceğinden, ne giyeceğine, kiminle oynayacağından, hangi kitabı okuyacağına kadar geniş bir alanı kapsayabilir. Türk anası için biraz zor olsa da, sonuçları düşünüldüğünde denemeye değer olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca mümkün olduğunca farklı yerler görmelerini sağlamak da çok faydalı. Bu hem fiziksel dünyanın çeşitliliğini, hem de farklı yaşam formlarının olduğunu anlatmanın, dünyayı paylaştığımız toplum bireyleri ve kültürlerin, hatta tarihin ayırdına varmalarının zevkli yollarından biri. Diğeri de kitaplar ve kaliteli filmler elbette. Müzik de eklendiğinde şahane olur kanımca 😉

Görünen o ki, bambaşka bir evreye girdi dünya. O evreye giren şanslı insanlardan olabilmeleri için, güncel eğitim sistemi ve yetiştirme tarzları yeterli olmayacak gibi duruyor. Ebeveyn olarak önce kendimizi, sonra onları hazırlamak için çok çalışmamız, ciddi çabalamamız gerekiyor.

Reklamlar

Okulun Sonu Mu?

Geçtiğimiz hafta CnnTürk’de Gündem Özel’de eğitim ve öğretim konusu tartışıldı. Programı bulup izlemenizi öneririm. Son derece verimli bir sohbet oldu. Programda Prof. Uğur Batı önümüzdeki 10 yıl içinde okulun bile olmayabileceği gibi bir cümle kurdu ve eğitimci yazar Dr. Özgür Bolat da onayladı. Ben de aynen böyle düşünüyorum. En azından bildiğimiz anlamda okul kavramı geçerliliğini yitirecek.

Bu öngörü pek çok yetkin ağızdan da sıkça duyulmaya başladı. Yıllarını eğitimi anlamaya ve iyileştirmeye adamış İngiliz Dr. Ken Robinson’un dilimize yeni çevrilen kitabı Yaratıcı Öğrenciler de benzer düşünceleri dile getiriyor. Kitap ufuk açıcı kesinlikle. Yazarın YouTube konuşmalarını da izlemenizi öneririm.

Son derece hızlı gelişen teknoloji sayesinde bilgi kolay ulaşılır bir hâle geldi. Okullar ise her ne kadar ciddi bir bütçe ayrılmış olsa da, devletleri zorluyor. Buna insan nüfusunun artışı, iş saat ve koşullarının fazlalığı, şehirleşme, adaletsiz dağılım gibi pek çok sebep bulunabilir. Bilgiye ulaşmanın bir yolu olan okullar da bu işlevlerini layıkıyla yerine getiremez oldular. Bireyin öne çıktığı zamanlardayız. Genele ve ortalamaya hitap eden öğretim ise bunu sağlayamıyor artık. Bu durumda okul devletin ideolojisini empoze etme ve yayma işlevi dışında bir yarar getiriyor mu, sorgulamak gerek.

Okulsuzluğun ve farklı sistemlere sahip butik okulların artmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Ancak bizimki gibi kalabalık ve ekonomik olarak pek parlak olmayan ülkelerde bu da kısa vadede bir çözüm gibi durmuyor, her ne kadar örnekleri çoğalmaya başlamış olsa da.

Gözlemlediğim kadarıyla hızlı radikal değişikliklere maruz kalan eğitim sistemimize çözüm olarak bir grup ebeveyn iyi ve ne yazık ki epey pahalı okulları, bir kısım ebeveyn okulsuzluğu veya butik eğitimi, bir diğer grup da ilave eğitim olanaklarını, -kurslar, özel dersler, yaz okulları, ders dışı faaliyetler vs- tercih ediyor. Bu bilinçli ve mecburi seçimler genel anlamda bir çözüm değil elbette. Ama zaten bu sorunun çözümü için yetki sahibi de değiliz biz ebeveynler.

Genele gidecek çözümü tam yetki verilmiş, politikadan arındırılmış, yetkin kanaat önderlerinden oluşmuş bir topluluğun ele alması bir çözüm bence. Ancak zorluğu tartışılmaz.

Gelecek yıllar kişiye özel ve teknoloji yoğun bir eğitim sistemine göz kırpıyor. Deneyime dayalı öğrenmenin önemi düşünüldüğünde eğitim kurumlarının başetmek zorunda kalacakları değişimler çok fazla olacak. Buna okul binalarından, öğretmenlerin eğitimine ve ders saatlerinden içeriğe kadar hemen herşey dahil. Meşakkatli bir yol ve zaman az ne yazık ki!

Çocukların doğuştan sahip oldukları merak ve öğrenme becerilerini okul dışında zaman ve kaynak yaratarak ortaya koymalarına olanak sağlamak gerek. Bunu da kendi adıma okulu mümkün mertebe az zaman harcayacakları bir kurum olarak sınırlandırmakta buldum. Geri kalan zamanı sosyal aktiviteler ve kitap-teknoloji karışımı bir bilgi kaynağını kullanarak ilgi alanlarına yönelik bilgiye ulaşma çabası ile tamamlamaya çalışıyoruz. Henüz ilkokul seviyesinde elimizden gelen bu. Bakalım önümüzde uzanan gençlik çağları bizi neyle sınayacak?

Çağımız hayranlık karışımı bir şaşkınlıkla yaşanıyor. Biz ebeveynler ucunda değil, çocuklarımızla beraber tam içinde olmanın yollarını bulmak zorundayız.

Sorumluluk

Sorumluluk alamayan insanın yaşam süresini sadece kendi sorumluluğu çerçevesinde tüketmesi gerekliliği ile ilgili bir toplumsal mutabakat olsa keşke. Ama yok! Bu sebepe de etrafta ana baba olamayacak kişilerin çocuk sahibi olduğu, bir işi adamakıllı yapamayacak yetişkinlerin yetki sahibi olduğu örnekler görüyoruz. İç acıtan gözlemler. Bana kalırsa, gayet kibirli bir tavırla söyleyebilirim ki, bu insanoğulları evcil hayvan bile beslememeli. Fikrim bu, ne yaparsın!?!

Peki bunu ne yapmalı da engellemeli? Eğitimden, en azından ülkemizde, pek de fazla bir şey beklememek gerektiği malum. O zaman iş ailede kilitleniyor. Ama o aile bireylerinin de bu egitim sisteminin tornasından nasibini aldığını düşünürsek!😏 Çok yazık ki köy enstitüleri ve eğitim fakülteleri mezunları veya köylerdeki kadim bilgi ile donanmış bilge kişilerin genel öngörüsü yavaş yavaş bittiğine, en iyi ihtimalle üçüncü kuşağa düştüğüne göre… O zaman iş okuyan, araştıran, dünya hakkında kafa yoran bir avuç ebeveyne, eğitimciye, fikir liderine, kendini topluma adamış insana kalıyor. Bu insanların hâlâ çok olduğuna dair inancım beni umutlu kılıyor, yoksa gözlemlerim değil 😟

O zaman okumaya, paylaşmaya, tartışmaya, umut etmeye devam. Hep dediğim gibi, o güneş her sabah doğuyorsa, karamsarlığa kapılmaya hakkımız yok.

Çocuklarımıza en erken yaşlardan itibaren sorumluluk vermeye ve dünyanın her canlının yaşama, hem de en iyi şekilde yaşama hakkına sahip olduğu içgörüsü ile yetiştirmeye devam edeceğiz. Sonrası gülümserek umudu yaşatmaya kalıyor…

Zeytin Ağacı

Zeytin ağacı özgürdür. Dağları, tepeleri, en çok yamaçları sever. İlla denizi görecek, iyotu koklayacak; en çok da Ege’yi.

Bin yıla vurur yaşamı. Dikenden, bakandan bağımsız, kuşaklara yayılır ömrü.

Dalını kesersin, sürgün verir gövdesinden; gövdesini kesersin, yaşam fışkırır kökünden. Sarılır dört elle toprağa, tutunur ne olursa olsun yaşama.

Dal verir, meyve verir. Doyurur, ısıtır, hem gövdeyi, hem ruhu. Kokusunu salar akşamüzeri, koklayan müptelası olur, öyle bir koku.

Yemişini tadan şifa bulur. Gövdesine sarılan yüreğini doyurur. Öyle ki, barışı bile tek dalıyla tüm dünyaya anlatır.

Zeytin ağacı can’dır; canan’dır, varlığı insana doğanın armağanıdır.

Kitap gibi, aşk gibi, nefes gibi…

Dalından savaş olmaz, barıştır özü zeytin ağacının. Bir dokunan diline pelesenk eder ‘yurtta sulh, cihanda sulh’ diyerek dileğini.

Bak, dalları da bahara durdu zaten, çiçeklenir yakında…

Kasabada Ne Yapılır ki?!

Bir süredir kasabada yaşayan bir ebeveyn olarak büyükşehir ebeveynlerine bazı gerçekleri açıklamam gerek sanırım. 😉😝

Kasabaya taşınamamanın bahanelerinden biri de çocukları büyükşehrin imkanlarından alıkoymamak olarak düşünülüyor. Zamanında biz de bunu bir eksi olarak haneye yazmıştık doğrusu. Şimdi deneyime dayalı bilgi verebilirim bu konuda artık.

İstanbul’da her haftasonu bir müze gezisi, bir atölye çalışması, çocukların devam ettiği bir spor aktivitesi gibi uğraşlarımız vardı. Bir haftasonunu da dostlarla ev buluşmalarına ayırıyorduk. Ve tahmin edeceğiniz gibi pestile dönüyorduk. Buna rağmen mutluyduk aslında, çünkü verimli geçiyordu zaman. Yine de yapmak istediğimiz pek çok şey için vakit yaratmak ciddi sıkıntıydı. Çünkü trafik denen canavar zamanımızı çalıyordu. Günde iki aktivite maksimum yapabildiğimizdi ve yetmiyordu. İmkânlar da bakmayın çok göründüğüne, epey kısıtlıydı. Parasından bahsetmek istemiyorum bile.

Kasaba hayatı ilk başta ne yapacağımızı bilemediğimiz bir şekilde boş geldi. Çünkü henüz keşfetmemiştik. Sonra okul çevresi, sosyal medya derken yavaş yavaş adapte olduk.

Bir kere küçük yerlerdeki devlet okulları epey faal. Halk Eğitim destekli kursları var. Bunlar folklör, satranç, resim gibi çok çeşitli. Öğretmenler ders sonrası etüt uygulaması ile çocuklara unutulan oyunların yanısıra mangala, dokuz taş gibi kutu oyunları ve kendi yetkinlikleri doğrultusunda eğlenceli matematik gibi ek dersler veriyorlar. Ayrıca veliler için de ders sonrası dikiş, folklör gibi atölyeler var. Ve bunların tümü ücretsiz.

Halkın Eğitim ise oldukça faal. Genelde aklımıza sadece dikiş ve nakış gelse de, Yunanca’dan aşçılığa, tiyatrodan sabun yapımına, tarımdan bilgisayara, seramikten resme kadar çok geniş bir yelpazede başarılı ve verimli çalışmaları var. Biz de eşimle bunlardan yararlanıyoruz elbette. Ama bununla sınırlı değil, çocuklar için drama, enstrüman, tiyatro gibi kurslar da var ve oldukça faaller. Mesela geçen yıl, tiyatro yapan çocuklar civardaki köy okullarında oyunlarını sergilemişler. 😊 Üstelik bunların da tümü ücretsiz.

Bir de spor var elbette. Gençlik ve Spor Müdürlüğüne bağlı kapalı spor salonunda voleybol, basketbol, jimnastik, pilates, yoga, modern dans, tekvando gibi pek çok çalışma var. Oldukça makul ücretlerle, epey başarılı sonuçlar alan takımlar oluşturmuş kurslar bunlar. Haftasonları maçlar da süper eğlenceli bu arada.

Ege’de yaşamanın bir diğer güzel tarafı da etrafta antik kalıntıların çok bol olması. Haftasonları birkaç saat araba yolculuğu ile tarihe yolculuk yapmak olası. Müzekart pek çoğunda geçerli elbette. Bahar aylarını değerlendirmenin güzel bir yolu. Elbette civardaki kamp alanlarını söylemiyorum bile. Bizim için bulunmaz nimet.

Bir de sergiler var. Benim en sevdiklerimden. Resim, fotoğraf, seramik…

Ve konserler elbette. Çeşitli grupların, mesela öğretmenlerin oluşturduğu korolar, Sabahattin Ali’nin sevgili kızı Filiz Ali’nin emeği ile kurulan AIMA ve Zeytin Çekirdekleri zaman zaman konserlerle bizi ihya ediyorlar. Çoğu ücretsiz elbette.

Bir de kütüphanemiz var 😊📚👍 Bizim için ayrıca özel. Çünkü orada kitap kulübü toplantılarımızı yapıyoruz. Giderek daha da güzel, daha da verimli ve daha da eğlenceli hâle geliyor. Kasabamızda kapsamlı bir kitapçı olmasa da, son derece zengin bir kütüphanemiz olması çok güzel.

Ormanın içinde veya deniz kenarında yapılan bir yürüyüşü, minicik kendine has bir kafede, mesela Şeytanın Kahvesi’nde içilen bir kahveyi veya bisikletle uzun uzun dolaşmayı anlatmaya gerek yok sanırım.

Biliyor musunuz, bunları hiç yorulmadan, genelde koşturmaya gerek kalmadan ve büyük bir zevkle yapabiliyoruz.

En önemlisi de bir şey yapmak istediğimizde buna imkân ve zaman bulabiliyoruz. Bu bazen okulun duvarlarını rengarenk boyamak, bazen kitap kulübü oluşturmak, bazen kadınlarla toplanıp sinema geceleri düzenlemek olabiliyor.

Göç zor karar. Pek çok etmene bağlı. Ama en azından ‘kasabada ne yapacağız ki’ sorusuna bir cevap olur sanırım bu yazdığım deneyimler.

O noktadaki herkese bol şans 😉

Yalnızlık

Günün birinde yapayalnız kalabileceğiniz aklınıza geliyor mu? Bazen yakın ve uzak çevremde bakıyorum ve düşünüyorum bunu. Bi zamanlar çocukları, eşleri, büyükler, sosyal çevreleri, işleri, komşuları ile çepeçevre olan, zamanla olağan şekilde yapayalnız kalan insanlar var. Yeni bir çevre oluşturmak veya tatilleri beklemek durumunda kalanlar. Kimine göre acıklı, kimine göre ise hayatın akışının doğal sonucu olduğundan bambaşka fırsat ve güzellikler barındıran bir durum.

Çocuklarla haşır neşir olurken ve günlük hayat keyifli bir curcuna içinde akarken bunu düşünmek insanın biraz canını acıtıyor aslında. Kendi rotalarını bulup gidecekleri zaman çok da uzak değil. Tüm çaba da yollarının mutluluk ve huzur dolu olabilmesi için zaten. Sonrası için planlar yapıyoruz ve genelde bu planlar şu yaşımızdaki enerjiye göre. Oysa hayat durmuyor, bedenler yaşlanırken, yaşam aynı coşkusu ile akmaya devam ediyor. Ama durun bir dakika, enseyi karartmadan bir kez daha bakalım şu duruma.

Bedene ve ama özellikle de ruha iyi bakmak, gülmeyi ve umut dolu olmayı, hayal kurmayı önemsemek sanırım bunun ilacı. Güzelliklerin farkında olmak ve gerçekçi bir iyimserlik beslemek hayata dair.

Çocuklarınızdan, işinizden, günlük hayatınızdan, sağlık sorunları ve karmaşadan, trafik ve stresten bunaldığınızda aklınıza günün birinde tüm bunların birer anı olacağı, bu günlerin özlemini duyabileceğiniz gelse daha rahat geçer mi içinizdeki kaybolmuşluk hissi? Denemeye değer.

Gün kolayca geçiyor, sen göğe ve çocuğun gözünün içine bakmayı unutma dostum. Gün gelir başka bir coğrafyayı keşfeder veya güneşin doğuşunu dizinde battaniye ile seyrederken anımsarsın bu ânı, yüzünde bir gülümseme ile. Biriktir ânlarını. 😊😇

2018 Dilekleri

Dünyada barış,

Yoksulluğa çözüm,

Kadın, çocuk, hayvan, doğa hakları,

Herkese, devrimleşmiş ve evrimleşmiş, ücretsiz ve adil bir eğitim

Ve elbette dahası…😂😂😂

Yok arkadaş, ben öyle boyumdan büyük işlere kalkışacak değilim. Kibri vicdanından büyük, aklı cüzdanından küçük beyefendiler ve hanımefendiler! zaten ziyadesiyle hakkından geliyorlar o işin. Biz kendi işimizle meşgul olalım.

Doğrusu 2017’den öğrendiğim birkaç şey var. Bunlar ne derseniz;

1. Başka şekillerde yaşayan insanlar da var. Hayır lafta değil, gerçekten var. Bunu bilmek başka, inanmak bambaşkaymış. Türlü çeşit ve hatta tuhaf bile denebilecek bin şekilde yaşamlar sürdürülüyor. İnanmazsınız, pek çoğu da gayet huzurlu ve hatta mutlu şekillerde. O nedenle hayatı güzelleştirmek adına bulmaya çabaladığımız çözümler biraz güdük kalıyorsa her defasında, bir nedeni de uydurmaya çalıştığımız kalıbın farklı farklı olmasındanmış.😵

2. Zaman, koşullardan bağımsız yetersiz bir kaynakmış. O sebepten kendisine pek prim verilmemeli ve fazla kaale almadan yola devam etmenin yoluna bakmalıymış.

3. Yolunda gitmeyen şeyler için sızlanmayı bırakmanın en güzel yolu, uğraşmaya başlamakmış. Öyle alakasız işlerle değil elbette. Eğitim mi derdin, bir yolunu bul ve eğit ya da eğitil! Temizlik mi derdin, al eline torbayı, çık sokağa! Okumak mı, kur bir kulüp, her ne şekilde olursa olsun devam ettir, uğraş onunla! Ya da ne biliyim, memleket mi derdin, kardeşim tek yolu siyaset değil ya, tut bir kenarından çocuğun, kadının, ormanın, suyun, havanın, madenin, eğitimin, sağlığın, hayvanın, tarımın… Hepsi bir arada al sana memleket işte… Etki alanındaki varlığın kadar biri olduğunun ayırdına vardığında, etkin bir insan olmanın da yolu açılmış oluyor. Dünyada doldurmaya çalıştığın alan işte orası, hakkını vereceksen yaşamanın hani, aklında olsun 😉

4. Hayallerini gerçekleştirmek güzelmiş. Bunun için biraz inat, biraz çaba, biraz şans ama bolca sabır, en çok da bir hayalin kendisinin olması gerekmiş. Ve hayaller asla bitmezmiş. 😎

5. Okumak, okudukça daha da güzelleşen bir eylemmiş. Ve zaman zengini olmak, ne okuyacağına karar verirken rahat olmak anlamına geliyormuş biraz da. Bu sene bol bol roman okuyabilmem çok ayrı bir keyif kattı hayatıma.

6. Ebeveynlik düşündükçe, yaşadıkça derinleşen, farklılaşan, güzelleşen bir şey. Ve bu işin en doğrusu, en doğalı, en güzeli yok. Fakat buna kendini inandırmanın da imkanı yok. Ondan sebep, sev çocukları, çok sev ve bunu iyice anlamalarını sağla yavruların. Yapabileceğin “en” ebeveynlik o işte.

Evet, 2018 için dileğim ve hedefim ise şu: Daha çok yeni şey öğrenmek ve farkına varabilmek. Elimden gelen en iyi şekilde yaşayabilmek için, elimden gelenin en iyisini yapabilmek.

Hadi iyi yıllar ahali 🎄🎉🎋🎊💞

Kitap Kulübü Kurma Hikayemiz

Ayvalık’a yerleşince farkettik ki burada bir kitapçı yok. Evet yok! Bir tane var sayılır ama tam değil 😵 Sahaf var, fakat yetersiz elbette. Gerçi kitap alışverişini genelde internet üzerinden yapıyoruz. Öte yandan kitapçı gezmenin keyfi de bir başka. Tam ‘al sana kasaba hayatı’ nidaları ile kendimizi ‘biz size demiştik, yapamazsınız, özlersiniz büyükşehri’ söylemlerine kaptıracaktık ki; mis gibi, şahane, nefis kütüphaneyi keşfettik. 😜😉

Ayvalık’ın kütüphanesi tepenin üstünde koca bir bina. Oldukça geniş. Kışlar sıcak ve kuru, yazlar serin ve ferah şekilde bir iklime ev sahipliği yapıyor. 😄 Manzara desen, malum leb-î derya deniz. Çocuklar için satranç tahtaları, yer minderleri ve çeşitli oturma alanları ile geniş bir salon ve ayrıca daha küçükler için minik bir sahnesi, minderleri, kukla tiyatrosu düzeneği, oyuncakları ile bir başka salon daha!😉👍 Yetişkinler bölümü kitap dolu. Kıvrıl deri koltuğun birine, saatlerce oku. Ayrıca gençler rahat ders çalışabilsin diye ayrı bir salon, engelliler için başka bir salon, mini toplantılar için farklı bir tane daha, kocaman bir konferans salonu, sergi salonu, ebrû atölyesi… Bak yazarken yoruldum, o derece.

Kitaplar desen binlerce. Yenisi, eskisi, günceli, edebîsi, dergisi, antikası… Sürekli yenileniyor üstelik.

Ee, böyle şahane bir ortamın, emeklisi bol, yapacak işi az nüfusu yoğun bir kasabada dolup taşması beklenir değil mi? İşte o öyle olmuyormuş. Okumayan yurdum insanı burada da okumuyor. Okuyan epey ciddi bir kesim de, kütüphane alışkanlığını kaybetmiş veya kazanamamış. Bu nedenle ihtiyacı olmasına rağmen kütüphaneye uğramıyor. Biz bir kaç ay sonra baktık ki olmuyor, fazla sessizlik bize göre değil; çocuklarla bu işe bir el atmaya karar verdik. İşte kendimizi kütüphane gönüllüsü ilan etmemiz bu şekilde oldu.

Sonra kütüphane müdüremizle konuştuk. “Seviniriz, ne yapmak isterseniz destek veririz” dedi. Halkın verimli ve yoğun instagram kullanımına güvenerek @ayvalik_kutuphanesi hesabını bu şekilde açtım. Paylaşımlar yavaş ve emin şekilde çoğaldı.

Derken bizim gibi İstanbul yeni göçmeni, dinamik ve gayretli bir Ayvalık annesi ile yolumuz sosyal medyada kesişti. Bir kaç yazışma, olumsuz yorumlara rağmen, bizi kitap kulübü kurmak için galeyana getirmeye yetti. Kitap kulübü fikri yıllardır aklımdaydı ama ortamını henüz bulamamıştım. İşte zamanı ve yeri gelmişti.

‘Başlayalım, kervan yolsa düzülsün’ dedik. Dört bir koldan duyurulara başladık. Sosyal medya hesapları, okullar, kafeler, karşılaştığımız insanlar… Dilimizde bir kulüp lafı, konuştuk bol bol.

Önce Ayvalık Anneleri Kitap Kulübü buluşması ayarladık. Heyecanla beklerken, ‘belki de kimse gelmez ve biz ikimiz başlarız’ diye konuşuyorduk bir yandan da. O gün hangi kitabı seçeceğimize karar verirken 6 kişiydik. 📚👏🎉🎆 Bir ay sonra ilk buluşmada birbirini henüz tanımış 4 kadın, Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı üzerinden hayatı, kadını, evliliği, hayalleri, göçü ve Ayvalık’ı konuşuyorduk. Yaşadığım mutluluk ve tatmini anlatacak kelimelerim yetersiz.👍

Çocuklar için her haftasonu anne-çocuk kitap kulübü yapmaya karar verdik. Şu ana kadar 5 kez buluştuk. Her defasında birileri geldi. Bazen oyun oynadık, bazen kitaplar okuduk, çoğu zaman sohbet ettik. Benimkiler çok sahiplendi. Hatta kızım bir afiş tasarladı ve sınıfında sunum yaptı. Okulun çeşitli yerlerine astık. Hayata geçirmek için heyecanlandığımız yepyeni fikirlerimiz ve projelerimiz var.

Katılımın çok olmasını önemsemiyoruz. Sürekli olması daha önemli. Bu sayede bir farkındalık yaratmayı umuyoruz. Amacımız kütüphanelerin birer yaşam alanı olduğunu anlatabilmek, yararlanan kişi sayısını artırabilmek. Ayrıca elbette kütüphane deneyimlerimizden kendi adımıza aldığımız zevki ve faydayı artırmak.

Bu tarz bir oluşum için istek, emek ve inat gerekli diye düşünüyorum. Sonrası bol duyuru ve sabır işi.

Biz elimizi taşın altına koyduk anlayacağınız. Feyz alan olursa mutluluğumuz daha da çok artar. 😉📚💞

Not: Bu yazıyı özellikle isteyen tatlı kadına da ayrıca selam olsun. 😄💜

Selam

Bugün bir garipti hava. Seyretmeye doyamadığım cümbüşünü bıraktı ruhuma. Sabah güneşin doğuşuna bir kala sakin bir gülümseme ile selamladı bizi. Henüz çözülememiş bir fizik teoremi gibi hınzır. Havada birkaç bulut, altı kapkara, üstü beyaza çalan gümüş.

Sonra geldi rüzgâr. Sakince, acelesiz, kalender. Şöyle bir yokladı, okşadı, serinletti. Sevdirdi hani kendini, öyle masum. Ardından sökün etti var gücüyle. Anlayamadan saçlar karıştı, ruh karıştı, akıl karıştı. Sildi süpürdü geçmişi, kattı önüne doludizgin. Sanırsın birazdan bir muhabere olacak, atlılar dörtnala koşuyor cepheye.

Ve gök yarıldı. Damla damla değil, tane tane hiç değil. Okçuların hepsi aynı anda bıraktı yaylarını sanırsın, öyle şiddetli. Her biri hiddetle düştüler yeryüzüne. Arada bir kılıç ışıltısı çaktı kiminde, kimi sadece öfkesini kustu şiddetle.

İşte tam o anda gördüm gökyüzünün barış kurdelesini. Rengarenk parlıyordu gökte. Tamamını göremedim, sakladı bulutlar. Ama Ege’nin lacivert suları da gördü ve çekti aldı içine. Ondan mıdır bugün deniz bir havalı, bir şenlikli, bir coşkulu.

Ve bir anda, aniden, yok yere durdu o hiddet. Kalp atışı kadar bile sürmedi. Görmeyenler inanmadı, bilemedi.

Güneş kıyıdan parladı bir an gözüme. Sanırsın gelinlik kız, öyle mahçup. Yok, sahnenin kıyısından salonu kesen bir dansöz kıvamında daha çok, -selam olsun Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ın Amira’sına-, hınzır, işveli, cazibeli, görmüş geçirmiş ama hâlâ masum.

Gece, günün kepengini indirirken işte o dansı izliyordum Ege’nin sularının karşı kıyısında.

Ah be ne gündü. Şükürler olsun… Görene, duyana, farkedene, yaşayana, hissedene selam olsun…

Yine Çek Pampa 😜

Yeni bir yıl geliyor. Şimdi Avrupa’da ve Amerika’da nasıl da şenlikli, rengarenk, cıvıl cıvıldır ortalık! Sokaklar, caddeler panayır yerlerine dönmüştür. Mağazalardan insanın içini sevgi ve hoşgörü ile dolduran Noel ezgileri yayılıyordur. İnsanların yüzlerinde gülümseme dolaşıyorlardır etrafta. Yılbaşı ve Noel için planlar yapılıyordur.

Kışın soğuğuna inat, insanın içini ısıtan sahneler değil mi? Olayı din ve kapitalizm çerçevesinden çıkarıp, toplumsal bir birliktelik, kültürel bir kutlama olarak düşünmeyi tercih ediyorum. Aksi durumda elle tutulur yanı kalmıyor bu neşeli zamanların.

Bizde de bayramların bu coşkuyla kutlandığı zamanlar varmış elbette. Ne yazıktır ki coğrafyanın ve aklı başka türlü çalışan yöneticilerin sayesinde geçmişe gömüldüler. Toplumu hoşgörü ve sevgi çemberine alan, kültürün devamını sağlayan bu özel olaylar çok önemli oysa. Bu sebeple içleri bu denli boşaltıldı zamanın az gerisinde kalan ülkelerde sanırım. İpi göğüslemeye yakın olanlarla arayı açmanın en mis yolu sonuçta! Fakat elimiz armut toplamasa ve Atatürk ışığını takip etme başarısını göstermiş olsa idik… Neyse, önümüze bakacağız artık…

Bak, laf nerelere gitti? Oysa yılbaşı ağacı kurma vakti diyecektim ben. Evi süsleme, parti planları yapma, güzel müzikler dinleme, eğlenceli kitaplar okuma, Noel filmleri izleme zamanı.

Hazır ülkenin köküne çiviyi çakmış, kanırtıyorken birileri; hazır ölü toprağı ile pek mesut, antidepresan ve intihar aralığında halimizden memnun nefes alıyorken; hazır elimizde çekirdek heyecanla bu aksiyon dolu filmi izler ve film bitince çekirdeği toplayıp sakince kalkacakmış yanılsaması ile keyif alırken… Sen çek yine pampa, çek Noel coşkusu ile bizi; yüzümüzde konfeti yağmuru altındaki o coşkulu huzur gözüksün bari 😎