Çocuğun Öyküsü

Avusturyalı bir yazar olan Peter Handke 2. Dünya savaşı sonrasının önemli yazarlarından. Tiyatro oyunları ve sinema çalışmaları da kitapları kadar ilginç görünüyor. 90 sayfalık kısa bir anlatısından bahsedeceğim.

Bir babanın gözünden bir çocuğun doğumundan 10 yaşına kadar süreci, üstelik 3. tekil şahıs zamiri ile anlatan farklı bir kitap. Farklı ülkelere yapılan yolculuklar, taşınma süreçleri, okullar ve anneden ayrılık süreci hem derinlikli hem de son derece basit anlatılıyor. Bulursanız okumanızı tavsiye ederim. Bir erkeğin baba olma serüveni kadar, bir kız çocuğunun büyüme sürecine de sizi sarmalayacak bir bakış kazanırsınız. 

“O zaman anlıyordu yetişkin: Onca lanet okuduğu”modern zamanlar” diye bir şey yoktu; “kıyamet” de yalnızca bir kuruntuydu: Her yeni bilinçle birlikte hiç değişmeyen olasılıklar yeniden doğuyordu ve kalabalıktaki çocukların gözleri -bir bak şunlara!- sonsuzluğun ruhunu aktarıyorlardi. Bu bakışı kaçırırsan vay haline!”

Metis Yayınları’ndan ilk basım 1991, 3. basım 2015’te yayınlanmış. çeviren, Cemal Ener

İyi okumalar.

Ebeveyn Kitapları

Okuduğum kitaplar içinde ebeveynlere yönelik olarak yazılmış, anneliğe bakışımı değiştiren, beni düşündüren, öğreten, yol gösteren bazı kitaplar var. Hala en severek okuduğum kitapların başında da bu tür kitaplar geliyor doğrusu. Yaklaşımlarını onaylamadıklarımı bile okumak beni en azından neyi yapmamam gerektiği konusunda yönlendirdi. Her biri hakkında uzun uzun yazmak istiyorum. Ancak benden öneri isteyen arkadaşlarım için, bittiğinde kendime yeni birşey kattığımı hissettiren kitapların isimlerini herhangi bir önceliklendirme yapmadan paylaşmak faydalı olabilir diye umuyorum 🙂

Koşulsuz Ebeveylik; Alfie Kohn

Okulsuz Büyümek; Ben Hewitt

Anne Baba Çocuk Arasında; Haim Ginot

Daha Sade Bir Hayat; Kim Joh Payne

Bebek Bakım Sorunlarına Mucize Çözümler; Tracy Hogg

Mahallenin En Mutlu Yumurcağı; Harvey Kamp

Çocuğunuzla Birlikte Büyümek; Naomi Aldort

Çocuk; Osho

Mutlu Çocuk; Linda Blair

Çocuğunuza Kulak Verin; Aletha Solter

Kardeş Rekabeti; Adele Faber, Elaine Mazlish

Konuş ki Dinlesin, Dinle ki Konuşsun; Adele Faber

Çocukların Unutulan Dili; Lillian Firestone

Düşe Kalka Büyümek; Yankı Yazgan

99 Sayfada Bebeklikten Çocukluğa; Yankı Yazgan

Ayrıca Kurtlarla Koşan Kadınlar (Clarissa P. Estes) ve İnsanlığın Mahrem Tarihi (Theodore Zeldin) de hem bir kadın, hem de anne olarak bana çok iyi gelen bir kitaplar oldu.

Sizin de tavsiyeleriniz olursa sevinirim 🙂

 

 

 

 

Küçük Bir Kış Masalı – Maeve Binchy

Maeve Binchy modern zamanın Jane Austen’ı benim gözümde. Nasıl ki Austen zamanının İngiltere’sinde kadının toplumsal yaşamdaki yerini içtenlikli karakter analizleri ile anlatmayı başarıyorsa; Binchy de modern zaman İrlanda kadınını benzer bir uslüpla betimliyor. Bu esnada son yüzyılda İrlanda’nın en önemli mevzuları olan göç ve sefaleti anlıyor, aile yapılarını öğreniyoruz. En güzeli de bu iki öncü kadın yazar sayesinde, insanın kendini gerçekleştirme çabasının evselliğine tanık oluyoruz.

0000000581371-1

Küçük Bir Kış Masalı’nda Chicky Starr’ın İrlanda’nın minik bir sahil kasabasında başlayan, Amerika’ya uzanan ve yine Stoneybridge’de nihayete eren yaşamına tanık oluyoruz. Bu genç kadının, koşullarının zorluğuna karşın kendine güvenine, inadına, sabrına ve çalışkanlığına hayran kalıyoruz. Yaşamında ona eşlik eden kasaba sakinleri kadar, yoktan var ettiği otelindeki konuklar sayesinde pek çok hayatı da yakından tanıyoruz.

Maeve Binchy’nin diğer romanlarında olduğu gibi keşisen hayatlar ve bu insanların bakış açısı ile ayrı güzellik ve değerde mini öykülerde kayboluyor ve tüm karakterlerle beraber aynı patikada buluşup yola devam ediyoruz.

Zamanının ruhunu ve insanlığın evrensel değerlerini anlatan kitaplar sayesinde içinde yaşadığımız ülke gündemi beni eskisi kadar umutsuzluğa sürüklemiyor doğrusu. Ülkelerin ve insanların, zaman ve coğrafyaya bağlı hayat koşulları ve yaşanmışlıkları, içinde bulunduğumuz noktayı daha da önemsizleştiriyor gözümde. Yaşadıklarımız değerini korumakla beraber, alınan nefeslerin bir gün biteceğini aklımın bir köşesine yazıyorum. Çocuklarım için çabalamak daha çok anlam kazanıyor bu hayatlara şahitlik ettiğimde. Sonuçta insanız, üstelik hayata sevdalıyız… Nefesler tükenene kadar umut yeşerecek elbet gönlümüzün bir yerinde 🙂

Elif Şafak : Havva’nın Üç Kızı

Gündemden kopayım dedikçe, gündem burnumun dibinde bitiyor. Aslında kaçmaya çalışmıyorum, ama ne yalan söyleyeyim, bu aralar pek içimden gelmiyor olan biteni takip etmek. Bakıp geçiyorum ve kendi gündemimdeki minik telaşlarla yaşayıp gidiyorum. Yine de aradan başını uzatan sürprizlerle kafamın içindeki dumanlı dağların tepesinde buluyorum kendimi bazen.

Elif Şafak’ın Havva’nın Üç Kızı romanı işte beni ucu gündeme bağlanan yollara çıkarak sürprizlerden biri oldu. Çok sevdiğim bir abim ve ablam kitabı hediye ettiler bana. Ben de bir çırpıda yuttum elbette. Elif Şafak’ın kişiliğinden bağımsız olarak tarzını seviyorum. Pek çok kitabını okudum. Çağdaş Türkiye romanları arasında beni doyuran ve düşündüren yerleri var hikayelerinin. Anlatım tarzını da gayet başarılı buluyorum doğrusu. Eğer önyargılı bir duruşunuz varsa, buna rağmen bir şans verin derim.

0000000698812-1

Gelelim romana. Günümüz Türkiye’sinde, kafası kelimenin tam anlamı ile çorba bir kadın. Yetiştiği çevre ve ailesi Türkiye mozaiği. Bir roman olmasından mütevellit, tüm renkleri bir arada bulundurabilen bir desen. Annesi tarikata, babası solun derinine dalmış. Abileri bu iki uçtan tam olarak nasibini almış. Kendisi arafta, kararsız bir noktada hayata karşı. Kendini yakın bulduğu babası sebebiyle, varoluş noktasını eğitim olarak belirlemiş. Aynen benim gibi yaşamının bir yerinde İngiltere’de bulunmuş. Tam da şimdi, Türkiye’de, 3 çocuklu, varlıklı bir anne, eş, kadın. Bir akşam davetli olduğu bir yalıda, Türkiye’nin yeni zenginleri, sözümona entellektüelleri, topluma önderlik edebilme potansiyelleri olan ama bunu her an etrafımızda gözlemleyebileceğimiz gibi kendi çıkarları için kullanmayı tercih etmiş kalburüstüleri ile bir yemekte, kocası ve kızıyla beraber. Kitap yemeğe gidişleri ile başlayıp, yemekle beraber son buluyor. Arada Oxford’daki üniversite yıllarına giden düşünceleri ile bize kendini anlatıyor Peri. Bu arada Havva’nın diğer kızları olan dini bütün bir müslüman Mona ve dine tümden küsmüş bir deli fişek Şirin ile tanışıyoruz. Bu üç kızı birbirine bağlayan ve Peri’nin arafını keskin çizgilerle belirleyen profesör Azur ile bir de.

Kitap Tanrı kavramını, günümüz Türkiye’sindeki sosyal ve ailevi olgular çerçevesinde, üstelik bir kadının bakış açısı ile yorumlaması ile oldukça ilgi çekici. Her ne kadar abartılı durumlara kaçmış olsa da, bunlar yaşadıklarımızı keskinleştirmekte epey işe yarıyor. Bence tam da şu günlerde okunması iyi gelecek, bakış açınızı netleştirmekte işe yarayacak, içinde bulunduğunuz toplumu anlamada başka bir pencere daha gösterecek bir roman. Tavsiye ederim…

Bir Meleğin Günlüğü

Bir Meleğin Günlüğü, “The Guardian Angel’s Journal” orjinal adı ile 2011 yılında yayınlanmış. İrlandalı Carolyn Jess-Cooke‘un ilk ve Türkçe’ye çevrilen tek kitabı.

a

C. Jess Cooke, 78 doğumlu, 4 çocuk annesi bir yazar. İrlanda’nın karanlık, dehşetli, acı ve şiddet dolu ortamını, bir çocuğun büyümesine arka plan yapmış. Kitap boyunca masum bir bebeğin, 40 yaşında, boşanmış, pişmanlık içinde, başarısız hisseden bir anne ve eski bir alkolik olarak öldürülmesine evrilen yaşam öyküsünü okuyoruz. Üstelik görgü tanığımız, kadının kendisine eşlik etmek için dünyaya gönderilen melek halindeki kendisi.

Doğaüstü ve karamsar bir hikaye gibi görünse de, İrlanda’nın geçirdiği şiddet dolu ortamın insanları üzerindeki etkisini gayet iyi veriyor yazar. Şiddetin şiddeti, kötülüğün karanlığı doğurduğunu, kişilerle bağlantılı ancak olayların arka plandaki sebepleri ile birlikte anlamamızı sağlıyor. Bu sırada inanılmaz bir doğaüstü melek dünyası kuruyor. Zaman ve mekan zihninizde Margot’un meleği Ruth ile eğilip bükülüyor.

Kitapta mini mini, masum bir bebeğin çukura battıkça batan, oysa içinde sevgiyi hep barındıran bir kadına dönüşmesine şahit oluyoruz. Toplumun bir bebekten nasıl mutsuz ve yaşamaya pes eden birey yaratabildiğini okuyoruz.

Öte yandan seçimlerimizin hayatımızı nasıl yönlendirebileceğini görüyoruz. Gereksiz gururun, sonsuz sevginin ve insanın kendine inancının nelere yol açabileceğine şahit oluyoruz.

Belgin Selen Haktanır çevirisi ile 316 sayfa akıp gidiyor. Bir anne gözüyle okumak insanı hınç içinde bıraksa da, bir annenin gücünü, topluma karşı ve toplumla beraber neler yapabileceğini de bir kez daha anlatıyor kitap. Farklı ve merakla okunan bir roman.

Abim Deniz

Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan, Yusuf Aslan, Taylan Özgür, Mahir Çayan, Cihan Alptekin, Sinan Cemgil…

abim-deniz

Bir dönemin idealist, devrimci, cesur, akıllı, bilgili, yürekli ve ne yazık ki vaktinden önce, talihsizce giden gençleri. Yaşasalardı ülkeye ne büyük katkıları olurdu. Yaşamalarına izin verilseydi, o günlerde onları katleden kişilerin bu ülkeye ve insanlığa verdiklerinden çok daha fazlasını katacaklarından emin olduğum kişiler.

Okuyan, araştıran, yazan, paylaşan, emek veren, savaşan, korkusuzca, hayatlarını ortaya koyarak mücadele eden insanlar.

35

Yazılacakların çoğu yazıldı. Tarih onları defalarca ve acı bir şekilde haklı çıkardı. Süreç hala tamamlanmadı. Giderek dünya tarihinin en şiddetli dönemlerinden birine yaklaşıyoruz, hissiyatım budur. Biz anneler, babalar bir yandan evlatlarımızı en iyi nasıl yetiştiririz diye çabalarken, bir yandan dünyanın Ortadoğu’su zembereği boşalmışcasına duvara toslamaya doğru yol alıyor.

Bambaşka coğraflarda olmak, tropik bir adada tavuk yetiştirmek, Yeni Zellanda’da uzaklarda bir çiftlikte koyun yünü kırpmak, Orta Amerika’da komşularımla haftasonu pikniklerine katılmak, Baltık ülkelerinden birinde evimin önündeki karları temizlerken çocukların okuldan gelmesini beklemek, İtalya’nın bir köyünde bahçemde sofralar hazırlamak, Paris’in güneyinde şaraplık üzüm hasadı yapmak, Güney Amerika’da o ülkeden o ülkeye otobüsle geçmek, Londra’da Noel zamanı sokaklarda dolaşmak, bir sahilde çadırı kurup, önünde kamp ateşi yakmak, bir sahil kasabasına yerleşip, herşeyden uzakta çocuklarımla, ailemle gülmek istiyorum. Kendimi güvende ve sevgi dolu hissedeceğim bir hayat, insanların bilgili ve bilinçli olduğu bir toplum hayal ediyorum. Aklın almayacağı kadar saçmalık yaşanırken, bunlar yüzünden ruhumun çaresizlikle boğulmamasını diliyorum.

Ben bunların hayalini kurarken, bundan 45 yıl önce, bu gençler bunların bu coğrafyada gerçekleşebileceği, tam bağımsız bir ülke için mücadele ettiler. Mücadeleyi ve hayatlarını kaybetmiş gibi görünüyorlar belki, ama tarih “iyi”leri asla unutmaz. Bir güzellik başladığı yerde kalmaz. Bir yolunu bulur, insanın en içine dokunur. Zamanı gelince…

Can Dündar’ın, Deniz Gezmiş’in kardeşi Hamdi Gezmiş ile birlikte yazdığı “Abim Deniz” dönemi belgelerle anlatıyor. Bir ailenin bakış açısı ile o günleri ve Deniz’lerin savaşını bize tekrar yaşatıyor.  Kitapta en etkilendiğim bölümlerden biri Hüseyin İnan’ın idamı kesinleştikten sonra bile tarımla ilgili çıkan yasa taslağını avukatından isteyip, inceleyip, yanlarına notlar alması oldu. İnanç ve cesaret örneği.

O dönemi, bu gençleri anlayabilmek ve içinde bulunduğumuz döneme nasıl geldiğimizi bir parça anlamlandırabilmek için okumanızı tavsiye ederim.

deniz-gezmis-idam

Ateş Serisi

Tarihi kurgu romanları okumayı seviyorum.  Genel olarak roman okumayı seviyorum aslında. Bir kaç günde bitiveren, akıcı, kolay okunan ve yormayı bırak, bir süreliğine insanı ortaçağ Avrupa’sına, en çok da İngiltere civarına ışınlayan romanlar okumak ayrıca çok zevkli.

En son okududuklarım, bir arkadaşımın kütüphanesinde gördüğüm ve bir nefeste okuduğum Rita Hunter’ın “ateş” serisi idi. Kitapları okuduktan sonra yazarı hakkında biraz araştırınca, gencecik bir Türk yazarla karşılaştım. “Zeynep Avcı Ataş” Şaşırtıcıydı, çünkü büyük bir ustalıkla yazılmış, döneme ve ilişkilere dair son derece isabetli bilgilerin olduğu, nefis kitaplardı. Bir İngiliz yazar bekliyordum, mutlu oldum açıkçası.

Seri aynı zamanda yakın arkadaş olan 3 lordun yaşadığı aşkları anlatıyor.

Serinin ilk kitabı Isabel ve Adrian’ın hikayesini anlatan “Aşkın Ateşi”.  Kendine güvenen, oldukça öfkeli, cesur, toplumsal kuralları hiçe sayacak kadar gözükara ve ne istediğini bilen, sorumluluğunu da alabilen bir karakter olan kızıl afet Isabel ve güçlü, kendinden emin, koruyucu ve hırslı bir Adrian. Bu kitapla beraber serinin diğer iki karakteriyle de tanışıyoruz.

askin-atesi-ates-dizisi-1_avatar_orj

İkinci kitap Sophie ve Brendan’ın hikayesini okuyacağımız “Ruhun Ateşi”. Serinin en naif, en duygusal, iyilik perisi ve masum karakteri Sophie ile yine serinin iletişime en kapalı, en kendini beğenmiş ve en ciddi karakteri Brendan’ın hikayesi.

16176031-11b0-4068-a85a-426696f56636

Son kitapta İskoç güzeli Davina ve ekibin son bekarı Stephan’ın hikayesini okuyoruz. İskoç ataları gibi toprağına ve ailesine bağlı, İngilizleri pek sevmeyen, kalender, çalışkan, akıllı ve intikam söz konusu olduğunda gözü hiçbir şey görmeyen Davina ve 3 lordun içindeki en sempatik, bence en kalender, ailesini koruyan ve evliliğe, her ne kadar hiçbiri sıcak bakmasa da, en uzak olan karakter.

d15d3c84-f79e-4ce6-b4ec-616094a5e1af

Kitapları ardı ardına okuyunca bu 3 çiftin keşisen hayatlarına dahil oluyorsunuz. Her ne kadar dönem erkek egemenliği hoşuma gitmese de, işin içine aşk ve tutku girince, hayata verilen kısa molalar haline geliyor hikayeler.

Roman okumak güzeldir…

Son Ada – Zülfü Livaneli

s-79d9df4d7558b2efa80f009fad78bef637c22772

Zülfü Livaneli benim hayatıma lise yıllarımda Ahmet Kaya ve Selda Bağcan ile beraber girdi. O dönemlerde Karlı Kayın Ormanı‘ndan, Güneş Topla Benim İçin‘e, Özgürlük‘e kadar şarkıları dilimize pelesenk olmuştu. Selda Bağcan‘ın kendine özgü buğulu sesi, Ahmet Kaya‘nın adam adam tarzı ve Livaneli’nin sakin, konuşurcasına söylediği şarkıları ile ruhumuza müzik dolardı. Ve Livaneli sadece müziği ile vardı. Hala var çok şükür.

Sonra 90’ların sonları, 2000’ler geldi. Siyaset yılları. Milletvekilliği döneminde ve sonrasında kendini paralarcasına milleti uyandırmaya, uyarmaya çalışmasını minnetle takip ettim. 1994 seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanlığı’nı alamayışı ile kahroldum. Ne kadar farklı olabilirdi herşey. Sanatla, kültürle, tarihle dolu, beyefendi bir anlayışa sahip, dünyayı görmüş, evrensel bir insanlık anlayışını Türk kültürü ile harmanlamış bir bilge adamın bu şehri yönetmesi fikri ile içim hem pır pır, hem de cız ediyor. Olmadı. O dönemlerde bir yandan karalama kampanyaları sürerken, bir yandan da milletvekilliği maaşını bağışlaması gibi farklı söylemler vardı ortalıkta. Benimse aklımda hep kendini yaşamdan sorumlu gören ve daha iyisi için çabalayan bir sanatçı kimliği ile varoldu Livaneli.

sc8374

Edebiyatı ile daha sonraları tanıştım. Kardeşimin Hikayesi, Mutluluk, Serenad okuduğum bazı kitapları. En çok Serenad‘dan etkilendim. Hala kitaptaki hikaye aklıma geldikçe kahrolurum.

350703

Sonra bir kardeşim Son Ada’yı verdi bir gün elime. Oku mutlaka dedi. Soluksuz okudum. 2008’de yayınlanan bir kitapla, bugünü, Gezi’yi ve ne yazık ki belki de yarınımızı anlatmış. Sanatın hayatın aynası, bir provası, belki de öngörüsü olduğunu kanıtlayan bir kitap olmuş Son Ada. Yaşar Kemal kitap hakkında şöyle söylemiş:

Edebiyatta görkemli bir söz vardır, Büyük kapıdan girmek. Bu, büyük bir eserin yazarı demek. Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir’

Zülfü_Livaneli-Son_Ada

Kitap varlıklı birinin aldığı, doğanın lütfu bir adada yaşayan 40 haneyi anlatır. Ada’nın doğal güzellikleri, Livaneli’nin sakin ve yalın kelimeleri ile zihinde canlanır. Hemen şimdi o evlerden birinin bahçesinde, yasemin kokuları içinde şarabınızı yudumlamak istersiniz. Her birini yaralayan kaosla örülü şehir yaşamından kaçıp gelmiştir bu insanlar. Bu yüzden de adanın kadim sahibi martılara ve diğer yaşayan varlıklara -insanlar da dahil- saygıda kusur etmezler. O saygıdır ki, insanı da, martıyı da, ağacı da özgürleştiren, aynı zamanda birbiriyle uyum halinde yaşamalarını sağlayan.

Sonra adaya biri gelir. Ve demokrasinin kötü ellerde olunca “cahil, ilgisiz, bananeci, korkak” çocğunluğun eliyle nasıl bir canavara dönüştüğünü okuruz. Aklımıza Gezi gelir. O gelir, bu gelir… Yüzümüz düşer. Bir umut daha sıkı sarılırız romanın sayfalarına. Daha çok anlamaya çalışırız Livaneli’nin ustalıkla kurguladığı alegoriyi.

Okuyun.008c3094-72d7-4235-a1ff-75ebdc386cd0

Garson ve Mutlu – Fulsen Türker

20151004_100010En iyi okullarda okuyorsunuz. Çalışıyorsunuz deliler gibi. Ödevler, projeler, sınavlar… Sonrası güzel olacak. Çocukluk ve gençlik bunun için ödenmesi gerekli minik bir bedel sonuçta. Üniversite esnasında kendi paranızı garsonlukla da olsa bir şekilde kazanmaya bile başlamışsınız. Okullar, okumalar bitiyor ve başarılı geçen öğrenciliğinizin karşılığını alıyorsunuz sonuçta; kurumsal bir şirkette, sabah girişi belli, çıkışı muallak bir mesai ile, gündemin dışına düşmemek için gittiğiniz restoranlarla ve aldığınız etek-ceket takımlarla yaşamaya başlıyorsunuz. Yırttınız artık, geçmişler ola, hayatı yaşamaya başlayabilirsiniz.

Ama o da ne, kurumsal işiniz iliğinizi kemiğinizi sömürürcesine hem fiziksel hem de ruhsal olarak sizi istiyor. Kendinizi ona adamadığınız sürece de, o heyecanı ve motivasyonu kaybettiğiniz ithamları ile başbaşa kalıyorsunuz. Evet tebrikler, kovuldunuz.

Sistemin dışına çıkınca, tekrar dönmek zordur. Hem iş de işte aranır sonuçta, değil mi?

Adamımız Fulsen, herşeyi olması gerektiği gibi yapmış olmasına rağmen sistem dışında, üstelik de meteliğe kurşun atarken bulmuştur kendisini. Karnını doyuran eski dostu garsonluğa göz kırpar biraz da mecburiyetten. Ceketi ile beraber müdavimi olduğu cafede, bu kez garson önlüğü ile boy gösterir. Fena da değildir hani buradan manzara.

Üstelik insan bir kere niyetine girsin, fırsatlar da önüne serilir. Mesela cafenin müdavimlerinden birinin bir yayınevinin editörü olması gibi.

Sistemin dışına çıkınca, içeride dönem dolapların insanın ruhunu ne hale soktuğunu daha net görüyor insan. Artık Datça’da yaşayan ve sistemden sıyrılışı bu denli güzel, net, esprili, akıcı ve özellikle Şişli-Nişantaşı-Kurtuluş üçgenindeki coğrafyadan bildiren Fulsen Türker’in ilk kitabını, özellikle kurumsal beyaz yaka çalışanlarına öneririm. Bi bakın bakalım, göze alınamayacak kadar zor mu “gerçekten yaşamak” 🙂

Bu da blogu: tık

20151004_100037

Benden Önceki Kadın – Dorothy Koomson

Benden Önceki KadınDoroth Koomson yeni keşfettiğim ve sevdiğim bir yazar. Uzun romanları seviyorum. Kitaplarında detaylı düşünce balonlarının olması, karakterleri daha net anlamamızı sağlıyor.

Benden Önceki Kadın, bir kadının aşık olup kendi güvenli ilişki kozasından çıkış sancılarını anlatıyor. Rakip olarak ölmüş bir eski eş, ilişkisini kendi içinde yaşamasına sebep oluyor. Öte yandan okuyucu bir günlük sayesinde diğer kadının ruhuna da nüfus edebiliyor. İki farklı perspektif ve iki ilişki ilginç bir hikaye oluşturmuş.

Ek olarak, Dorothy Koomson’un okuduğum iki romanındaki akıllıca yer bulan “siyah kadın/beyaz erkek” vurgusu, oldukça güzel, düşündürücü ve farklı.

Kitapta Libby’nin ilişkilere olan mesafeli duruşunu bozan bir erkek var, Jack. İlişkideki kendine güvensizlik ve içinde bulunduğu anı yaşayamama hissi hem Libby’nin düşünceleri, hem de Jack’in bakış açısı ile yansıtılıyor. Buradan sağlıklı ilişkiler için düşüncelerimizi açık yüreklilikle paylaşmanın ne denli önemli olduğunu da anlamış oluyoruz.

Jack’in ilk eşi Eve ile yaşadığı ilişki de bize günlükler yoluyla anlatılıyor. İki kadın arasındaki bariz özgürlük ve özgüven farkları, öte yandan çekilen acılar ve yaşanan yoğun aşkın benzerliği ince ince işlenmiş. Her ne kadar mümkün olmadığını baştan bu yana biliyorsak da, kitabı okurken bu iki kadının arkadaş olmasını, birbirine el uzatmasını, beraber iyileşmelerini arzuluyoruz.

Hayatın aşk, seçimler ve tesadüflerle nasıl şekillendiğini, akıcı bir dille anlatmış Dorothy Koomson, tavsiye ederim.

Tanıtım yazısı:

Aşkla ölüm arasında tutku vardır

Libbynin muhteşem bir evi, ona deli gibi âşık bir kocası vardır. Mükemmel bir evliliği olduğunu düşünen Libby, zamanla kocası Jackin sevgisinden kuşkulanmaya başlar. Jack, ilk eşi Evein ölümünü bir türlü atlatamamıştır ve aslında hâlâ ona âşıktır.

İlişkileri kaderin bir cilvesiyle sarsıldığında Libby, alelacele evlendiği adam ile kusursuz bir eş gibi görünen Eve hakkında bulabileceği her şeyi öğrenmeye karar verir. Fakat bunu yaparken geçmişin korkunç sırlarıyla da yüzleşir. Öğrendiklerinden ve bunların verebileceği zarardan korkmaya başlayan Libby, kendi sonunun da Jackin sevdiği ilk kadın gibi olmasından endişe eder. Ama artık geri dönüş yoktur…

“Kocanızın kalbinin hâlâ sizden önceki kadına ait olduğunu öğrenseydiniz ne hissederdiniz?” sorusunu okuruna gerilimli bir kurguyla sunan Dorothy Koomson, sosyal çatışma, aldatılma ve evliliğin doğası üzerine gizemli ve dokunaklı bir öykü anlatıyor…

“Koomsonın romanları çikolata gibi bağımlılık yapıyor.”
Sunday Express

“Bu roman sizi içine çekecek ve son sayfasına dek bırakmayacak.”
She

“Faturaları unutun, sevgilinizle buluşmayı unutun, baştan sona sürükleyici muhteşem yazılmış bu gerilimi yalayıp yutmak dışında her şeyi unutun… ”
Daily Record