Çocuklar İçin Elden Gelen

İnsanoğlu alan ihtiyacını yeteri kadar tatmin etmediğinde saldırganlaşıyor. Kafese tıkılmış bir aslan misali köpürüyor. Kimi ağzından salyalar akıtıyor, kimi sinsice alıyor intikamını. Oysa çoğu durumda kendini o kafese tıkmak kadar, parmaklıklardan kurtulmak da insanın elinde.

Çocuklar da benzer hisler içindeler. Alanlarını ne kadar net ve geniş belirler ve buna saygı duyulduğunu hissederlerse, o derece hayatla uyumlu ve kendilerinin farkında oluyorlar. Özgür iradeli bireyler olmaları ve kararlarını güven içinde vermeleri de buna bağlı sanırım.

Bunun en basit uygulaması, kendilerine ait bir fiziki alan olması. Bir koltuk, bir oda, bir köşe… Farketmez. Yeter ki dilediğince sacmalayabileceği, izinsiz kimsenin dokunmayacağından emin olduğu bir yer olsun. İkinci önemli ve uygulaması basit yöntem de kendisi ile ilgili kararlarda özgür olması. Bu, ne kadar yemek yiyeceğinden, ne giyeceğine, kiminle oynayacağından, hangi kitabı okuyacağına kadar geniş bir alanı kapsayabilir. Türk anası için biraz zor olsa da, sonuçları düşünüldüğünde denemeye değer olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca mümkün olduğunca farklı yerler görmelerini sağlamak da çok faydalı. Bu hem fiziksel dünyanın çeşitliliğini, hem de farklı yaşam formlarının olduğunu anlatmanın, dünyayı paylaştığımız toplum bireyleri ve kültürlerin, hatta tarihin ayırdına varmalarının zevkli yollarından biri. Diğeri de kitaplar ve kaliteli filmler elbette. Müzik de eklendiğinde şahane olur kanımca 😉

Görünen o ki, bambaşka bir evreye girdi dünya. O evreye giren şanslı insanlardan olabilmeleri için, güncel eğitim sistemi ve yetiştirme tarzları yeterli olmayacak gibi duruyor. Ebeveyn olarak önce kendimizi, sonra onları hazırlamak için çok çalışmamız, ciddi çabalamamız gerekiyor.

Reklamlar

Okulun Sonu Mu?

Geçtiğimiz hafta CnnTürk’de Gündem Özel’de eğitim ve öğretim konusu tartışıldı. Programı bulup izlemenizi öneririm. Son derece verimli bir sohbet oldu. Programda Prof. Uğur Batı önümüzdeki 10 yıl içinde okulun bile olmayabileceği gibi bir cümle kurdu ve eğitimci yazar Dr. Özgür Bolat da onayladı. Ben de aynen böyle düşünüyorum. En azından bildiğimiz anlamda okul kavramı geçerliliğini yitirecek.

Bu öngörü pek çok yetkin ağızdan da sıkça duyulmaya başladı. Yıllarını eğitimi anlamaya ve iyileştirmeye adamış İngiliz Dr. Ken Robinson’un dilimize yeni çevrilen kitabı Yaratıcı Öğrenciler de benzer düşünceleri dile getiriyor. Kitap ufuk açıcı kesinlikle. Yazarın YouTube konuşmalarını da izlemenizi öneririm.

Son derece hızlı gelişen teknoloji sayesinde bilgi kolay ulaşılır bir hâle geldi. Okullar ise her ne kadar ciddi bir bütçe ayrılmış olsa da, devletleri zorluyor. Buna insan nüfusunun artışı, iş saat ve koşullarının fazlalığı, şehirleşme, adaletsiz dağılım gibi pek çok sebep bulunabilir. Bilgiye ulaşmanın bir yolu olan okullar da bu işlevlerini layıkıyla yerine getiremez oldular. Bireyin öne çıktığı zamanlardayız. Genele ve ortalamaya hitap eden öğretim ise bunu sağlayamıyor artık. Bu durumda okul devletin ideolojisini empoze etme ve yayma işlevi dışında bir yarar getiriyor mu, sorgulamak gerek.

Okulsuzluğun ve farklı sistemlere sahip butik okulların artmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Ancak bizimki gibi kalabalık ve ekonomik olarak pek parlak olmayan ülkelerde bu da kısa vadede bir çözüm gibi durmuyor, her ne kadar örnekleri çoğalmaya başlamış olsa da.

Gözlemlediğim kadarıyla hızlı radikal değişikliklere maruz kalan eğitim sistemimize çözüm olarak bir grup ebeveyn iyi ve ne yazık ki epey pahalı okulları, bir kısım ebeveyn okulsuzluğu veya butik eğitimi, bir diğer grup da ilave eğitim olanaklarını, -kurslar, özel dersler, yaz okulları, ders dışı faaliyetler vs- tercih ediyor. Bu bilinçli ve mecburi seçimler genel anlamda bir çözüm değil elbette. Ama zaten bu sorunun çözümü için yetki sahibi de değiliz biz ebeveynler.

Genele gidecek çözümü tam yetki verilmiş, politikadan arındırılmış, yetkin kanaat önderlerinden oluşmuş bir topluluğun ele alması bir çözüm bence. Ancak zorluğu tartışılmaz.

Gelecek yıllar kişiye özel ve teknoloji yoğun bir eğitim sistemine göz kırpıyor. Deneyime dayalı öğrenmenin önemi düşünüldüğünde eğitim kurumlarının başetmek zorunda kalacakları değişimler çok fazla olacak. Buna okul binalarından, öğretmenlerin eğitimine ve ders saatlerinden içeriğe kadar hemen herşey dahil. Meşakkatli bir yol ve zaman az ne yazık ki!

Çocukların doğuştan sahip oldukları merak ve öğrenme becerilerini okul dışında zaman ve kaynak yaratarak ortaya koymalarına olanak sağlamak gerek. Bunu da kendi adıma okulu mümkün mertebe az zaman harcayacakları bir kurum olarak sınırlandırmakta buldum. Geri kalan zamanı sosyal aktiviteler ve kitap-teknoloji karışımı bir bilgi kaynağını kullanarak ilgi alanlarına yönelik bilgiye ulaşma çabası ile tamamlamaya çalışıyoruz. Henüz ilkokul seviyesinde elimizden gelen bu. Bakalım önümüzde uzanan gençlik çağları bizi neyle sınayacak?

Çağımız hayranlık karışımı bir şaşkınlıkla yaşanıyor. Biz ebeveynler ucunda değil, çocuklarımızla beraber tam içinde olmanın yollarını bulmak zorundayız.

Sorumluluk

Sorumluluk alamayan insanın yaşam süresini sadece kendi sorumluluğu çerçevesinde tüketmesi gerekliliği ile ilgili bir toplumsal mutabakat olsa keşke. Ama yok! Bu sebepe de etrafta ana baba olamayacak kişilerin çocuk sahibi olduğu, bir işi adamakıllı yapamayacak yetişkinlerin yetki sahibi olduğu örnekler görüyoruz. İç acıtan gözlemler. Bana kalırsa, gayet kibirli bir tavırla söyleyebilirim ki, bu insanoğulları evcil hayvan bile beslememeli. Fikrim bu, ne yaparsın!?!

Peki bunu ne yapmalı da engellemeli? Eğitimden, en azından ülkemizde, pek de fazla bir şey beklememek gerektiği malum. O zaman iş ailede kilitleniyor. Ama o aile bireylerinin de bu egitim sisteminin tornasından nasibini aldığını düşünürsek!😏 Çok yazık ki köy enstitüleri ve eğitim fakülteleri mezunları veya köylerdeki kadim bilgi ile donanmış bilge kişilerin genel öngörüsü yavaş yavaş bittiğine, en iyi ihtimalle üçüncü kuşağa düştüğüne göre… O zaman iş okuyan, araştıran, dünya hakkında kafa yoran bir avuç ebeveyne, eğitimciye, fikir liderine, kendini topluma adamış insana kalıyor. Bu insanların hâlâ çok olduğuna dair inancım beni umutlu kılıyor, yoksa gözlemlerim değil 😟

O zaman okumaya, paylaşmaya, tartışmaya, umut etmeye devam. Hep dediğim gibi, o güneş her sabah doğuyorsa, karamsarlığa kapılmaya hakkımız yok.

Çocuklarımıza en erken yaşlardan itibaren sorumluluk vermeye ve dünyanın her canlının yaşama, hem de en iyi şekilde yaşama hakkına sahip olduğu içgörüsü ile yetiştirmeye devam edeceğiz. Sonrası gülümserek umudu yaşatmaya kalıyor…

Ayvalık Kitap Kulübü

Eğer bir sanat eserine gereken zamanı ve ilgiyi veriyorsanız, ondan bir an almamanız mümkün değil. Mutlaka size dokunan bir duygu veya içinizde tetiklenen bir düşünce oluşur ve o sanat eseri artık size ait olan ‘o an’a dönüşür. Üretenden bağımsızdır ve sizin zihninizde yaşamaya başlamıştır. Yeri ve zamanı geldiğinde döner döner yine gelir… Sanat öyle harikadır işte.

Ben en fazla ilişkim olan kitaplardan bahsedeceğim. Resim, heykel bende bir yere kadar ne yazık ki. Ama çocuklarımda yerleri geniş olsun diye uğraşıyorum elbette. Benim bilebildiğimden bir adım ileriye, benim dimağımın alamadığından fersah fersah öteye 😉 Cibran ne demiş, ‘onlar ok, biz yayız’ 💜👍

Bilgiyi süzüp de veren kitapların yeri başka. Onlar baştacımız elbette. Benim, içinde kendimi kaybettiklerim romanlar. Her biri başka bir alem, her biri ayrı ayrı başımın tacı.

Roman okurken her insan bir karakteri kendine yakın hisseder. Birini anlar, ona hak verir, acısını hisseder, onunla heyecanlanır, o mutlu olsun ister. Ana karakter olmak zorunda değildir o. Çünkü okuyan insanın hayatından bir duygu, bir an, bir fikir vardır onda. Onu alır, kendine döner, kendi hayatını evire çevire okur kitapta. İşte o kitaplar insanda başka bir yere sahiptir. Biraz iddialı olacak ama; eğer bu tarz, bu yazar, bu kitap bana hitap etmiyor diyorsanız, henüz o kitaptaki hiçbir duygu ve düşünceyi deneyimlememişsiniz demek bence. Konudan, olayın geçtiği zamandan ve mekandan bağımsız olarak hissedilen duygular ve tetiklenen düşünceler… Yaşamanızı zenginleştirmenin en kolay ve ucuz yolu, romanlarda kendinizi kaybetmek, yeniden bulmak, yoğurmak, anlatmak, paylaşmak, irdelemek, düşünmek…

İşte bu yüzden kurduk kitap kulübünü. İlk kitap Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar. 13 Aralık Ayvalık Kütüphanesi’de o kadınları, o yaşamları, o duyguları, o olayları konuşmak için biraya geliyoruz. Kendi içimize bakıyoruz. Bekleriz 😉📚💝

Bugün ve Yarın

Gelişmiş bir ülkede olmayı sadece parkları ve kütüphaneleri için bile çok isteyebilirim. Hadi ülkemizin ciddi harika doğal güzellikleri park özlemini biraz gidersin diyelim, ki eğer kültür ve düşünce düzeyi yetmediğinden pislik ve zevksizlik abidesine çevrilmemişse! Ama ya kütüphaneler, kitapçılar… Etrafta gördüğünüz okuyan insanlar. Çocuklar…

Geçen gün sosyal medyada bir bakkalın dükkanında çocuklar için kitap standı kurduğundan bahseden bir haber vardı. Bakkal, kendisi okumadığını, çocuklara bu sevgiyi aşılamak için elinden bunun geldiğini anlatıyordu. İşte ülkeyi kurtaracak olan böyle kişisel, anlamlı işler. İnsanın içinden gelen, bir amaca yönelik, özveri ve istekle yapılan, etkili işler. Başka türlüsü sayıca bu kadar çok olan ve bizim gibi epey derine olan toplumları zorlar. Uzun ve meşakkatli yokuşun selameti buna bağlı diye düşünüyorum.

Bir yerde okudum, İranlılar, Türkler gibi olacağız diye korkarlarmış. Bizi cahil ve bağnaz bulurlarmış. Eğitim süresinin, kalitesinin ve yaygınlığının ülkemize oranla ne kadar fazla olduğu düşünülürse haklılık payı var değil mi? Bizim İran’laşmaktan korkma nedenlerimizin sığlığı bile bu söylemi doğrulamıyor mu? Çok acı…

Peki vahlanıp durmanın bir anlamı var mı? Yok elbette… Okuyacağız, daha çok ve ne olursa. Önce okumanın yaygınlaşması gerekli bence. Çocuklar elimizde kitap görmeli. Sonra içerik kendiliğinden gelir.

Ardından umut ve gayret etmekten vazgeçmeyeceğiz. Yoksa başlanmadan kaybedilir bu kavga. Önce içimiz inanacak, ruhumuz ikna olacak. Bulmak isteyene sebep çok inanın.

Sonra eğitimden, hukuktan, sağlıktan ve nicesinden sadece sorunlarla bahsetmekten vazgeçmemi gerek. Bizim ülkede genel olarak hemen her kesim sorunu ortaya koymak ve şikayet etmek konusunda harikadır. İş çözüm önerilerinde tıkanıyor. Aksiyona geçme mevzusuna hiç değinmeyeyim zaten.

Kendi bireysel etki alanımızı iyileştirmek için yeterince çaba gösterirsek işe yarayacağına inanıyorum. Başka bir ülkeye de gitsek yine benzer bir gayret içinde olmak gerek. Aynı sabır ve çalışmayı burada verebilirsek, neden olmasın? Tabii bizim etki alanımızda olmayan ama bizi etkileyen gelecek korkumuzun nedenlerine ne diyeceğiz diye düşünüyorum bir yandan da😲 Ama işin başı algı değil mi?

Eğer ikna olursak ve sabrımızı ve inadımızı bırakmazsak ülkenin bir gün harika doğal güzelliklerle çevrili, bunun hakkını veren, kültürlü ve eğitimli, dolayısıyla zevkli ve mutlu insanların yaşadığı bir coğrafya olacağına yürekten inanıyorum.

Eğitim

Eğitime dair ne düşündüğümü ve neden böyle düşündüğümü yazmıştım. İşin içinden nasıl çıkarız noktasında aklımdaki çözüm önerilerini ebeveyn perspektifinden sıralamıştım. Hemen her şeyin değiştiği sistemde aslında değişen pek de bir şey olmadığına göre, aynı yazıyı bir kez daha yazmakta sakınca yok sanırım. Gidecek epey uzun ve meşakkatli yol, çocuklarımızın büyüme sürecine bakarsak da çok az zamanımız var. Ha gayret…

http://wp.me/s68LvP-egitim

Matematik

Bugünü matematiğe ayırdık. Önce üşenmedik Aydın’a gittik. Tales Matematik Müzesi’ni ziyaret ettik.

Harika bir yer yapmışlar. Çocuklar ancak birkaç düzenekle ilgilendiler. Daha ziyade bahçedeki büyük oyuncaklarla vakit geçirdiler. Onlar da gayet matematiğe dayalı ve fiziksel olarak da, zihinsel olarak da çocukları uğraştıran oyuncaklardı. Neden belediyeler bu basit ama son derece etkili, üstelik daha düşük maliyetli ve daha dayanıklı park oyuncaklarını tercih etmez, hiç anlamıyorum.

Biz bayıldık elbette müzeye. Okulda ezberlediğimiz pek çok formülün mantığını anlamış olduk. Matematiğin aslında ne kadar hayatın içinde, zevkli ve basit olduğunu da bir kez daha keşfetmiş olduk.

Sonra rotayı Nesin Matematik Köyü’ne çevirdik. Bir ülkede böyle aydınlar olduğu sürece hâlâ gelecek için müthiş umut olmalı diye düşündüm. Gençler, çocuklar, aydınlar, eğitmenler… Nasıl anlatsam?! Mimarînin insan hayatına nasıl etki edebileceği, bir eğitim ortamının nasıl olması gerektiği… Öğrenme aşkıyla doldum, müthiş mutlu oldum. 

Kızım bir an önce kamplara katılmak için sabırsızlandı. Amfilerde, salonlarda, sınıflarda, bahçedeki dersliklerde oturduk. Havayı içimize çektik. Matematik ve felsefe soluduk. Bazı noktalarda oturup saatlerce kitap okumak, bazılarında günlerce sohbet etmek, bazılarında ise dinleyip, öğrenmek isteği doldu içime. 

Soluklanmak için kuleden etrafı seyrettik. Vadinin manzarası kadar, köyün manzarası da etkiledi beni.

 Çok keyifliydi. Çok…

Sonraki durak Şirince Köyü idi. Minik, şirin, cıvıl cıvıl bir yer. Tepede restore edilmiş bir kilise var. Bu ülkenin geçmişindeki Hristiyanlar ülkemize çok değerli yapılar hediye etmişler. Umarım kıymetini bilir ve koruruz onları. Basit ve etkileyici bir kilise.

Kampa döndüğümüz şu dakikalarda, çocuklar arkadaşları ile oynuyor, biz çay içiyoruz, bir kız çocuğu gülle atma antremanları yapıyor, birisi projeksiyondan yansıttığı bir filmi izliyor perdede, birileri de sohbette…

Biraz kitap okuyup, dalgaların sesine yatırmalı uykuyu, hazır yıldızlar da şölen yaparken gökte 😊

Çocuğum Okula Başlasın mı?

Türkiye’de okul mevzusu, eğitimin sürekli alaşağı edilmesi sebebiyle ciddi bir iş. Aman çocuğum okusun da adam olsun dönemi geçeli epey oldu. Eğitimli ve bilinçli aileler, iletişimin kalitesi ve yaygınlığı, materyallerin çeşitliliği arttıkça, şu an varolan okulların içeriği kadar, gerekliliği de sorgulanır oldu. Benim okulsuz eğitimle tanışmam, araştırmam, üzerinde mesai harcamam da bu sebepten. Ülkemizde okulsuz eğitimin hakkıyla olabileceğine ikna olmadım. Bu nedenle çocuklarım gayet okullu 😊 Başka bir yazıda bu konuyu da yazarım belki. 

Kızım, koşullar ve deneyimsizliğimizin ‘kurbanı’ oldu diye düşünüyordum. Çünkü okul öncesi 3 yıl okula gitti. 3 yaşında gittiği kreş içimde sızı olarak kaldı. Ancak sonraki İtalyan Koleji’nin (Evrim Okulları) anasınıfı, haftada 18 saat İtalyanca eğitim alması sebebiyle fena değildi. Şu an İtalyanca ile ilişkisi olmamasına rağmen, dili tanıyor ve bir sempatisi oluştu. Bence yeterli. Özellikle 4 yaş öğretmeni, dünya tatlısı Serda ile geçirdiği yıl çok eğlendi. 5 yaş sınıfındaki disiplin ise gereksiz yere sindirdi kızımı. Ekim doğumlu olması dolayısıyla, aslında bir yıl daha ilkokula başlamamayı hakediyordu. Ama bir anlamda mecburen başladı ilkokula. İlk dönem fiziksel olarak zorlandı. 2. sınıfta şehir ve okul değiştirdi. Zor bir başlangıç oldu yani eğitim hayatına. Ama başetti her koşulda ve şu an sanırım eşiği atladı kendi adına. Çok mutluyum bu sebeple.

Kızımdan 2 yaş küçük olan oğlum, bu sene oyun temelli bir devlet anaokulunda başladı okul hayatına. Her gün severek gitti, 3 saat eğlendi diyebilirim. Ağustos doğumlu. İlkokula başlama konusunda düşünceliydik.

Ancak her çocuğu kişiliğine ve içinde bulunduğu koşullara göre değerlendirmek gerekiyor. Bugün oğluma seneye okula başlamayıp, benimle evde vakit geçirmek ister mi diye sordum. Bana okulda öğretilenleri öğrenmek istediğini ve evde olmak istemediğini söyledi. Anaokulunda da sıkılacağını, ilkokula başlamasının en iyi seçenek olduğunu söyledi. Aynen de bu cümlelerle! Kendini bu kadar net ifade edebilmesine çok sevindim. Bu oldukça önemli. Kızımda da, zorlandığı süreçte, bu ifade zenginliği çok işimize yaradı. Yeri gelmişken, çocuklara küçük yaşlardan itibaren ve sürekliliği koruyarak kitap okumanın önemini hatırlatmak isterim. Zira biz yaşayarak bunun ne derece yararlı olduğunu deneyimledik.

Kararımız oğlumu okula başlatmak yönünde sonuç olarak. Ancak…

Bu durumda seneye bana sınıf anneliği, okul aile birliği üyeliği, sosyal faaliyet yoğunluğu, kütüphane ve STK’lar ile sıkı bir iletişim görünüyor. Zevkle 😊😍

Karne, not, okuldaki eğitim anlamındaki başarı hiçbir şey ifade etmiyor bana. Benim kriterlerim şunlar; 

Çocuklar okula mutlu gidiyor mu?

Soru sorabiliyorlar mı? 

Merak duyguları körükleniyor mu? 

Arkadaşlık ilişkisi geliştirebiyorlar mı?

Sorunları kendileri hallediyor mu?

Oyun oynayabiliyorlar mı?

Şimdilik çocukların okulu bunları karşılıyor. Üstelik evde yeterince fazla vakit geçirmelerine de zaman bırakıyor. Farklı sosyal katmanlardan ailelerin çocukları var. Eğitimciler sevecen ve idealist.

Yarın uzun ve eğlenceli bir tatil başlıyor. Tüm çocuklara ve ailelere harika bir tatil diliyorum. Her anınız layıkıyla geçsin 😊

TEOG

Her çocuk farklı. Kimisi 3 yaşında zehir zemberektir bildiğin, kimisi 17 yaşında açılır. Dünya eğitim anlayışı bunu görüp, eğitim sistemini buna adapte etme peşinde. Bizim ülkemizde ise hâlâ nasıl gömsek yeni nesli diye ince hesaplar yapılıyor. Ne acı…

TEOG ile fırsat eşitliği yaratıldığı söylemleri pek modaydı bir aralar hatırlar mısınız? Eskiden paran varsa kolejde okuturdun çocuğunu. Özel okul para demekti. Pek çoğu da oldukça iyiydi. Sonra TEOG çıktı piyasaya. Parası ile değil sadece, puanı ile de yarışır oldu çocuklar. Kimisi dedi ki, bak fırsat eşitliği işte. Zeki ama yeterli parası olmayan çocuklar da bu okullardan faydalanabilecek nihayet.

Şu anki durumda paran varsa ama yeterince iyi puan almadıysan, o okulları unut…

Puanın yeterli ama paran yoksa yine unut o okulları…

Hem paran, hem puanın çoksa da ne işin var o okullarda be çocuk?…

Valla ben anlamadım nerede bu eşitlik arkadaş…

Hem puanım, hem param yok diye mi bu kafa karışıklığı acaba 😂😂😂

Bir insanın büyümesi…

Eğer çocuklarınız varsa, atacağınız her adımın içine onları da dahil etmek zorundasınız. En azından büyüyüp, kendilerini kurtarana kadar. Dünyada, özellikle de bizimki gibi sorunlu coğrafyalarda çocukları etkileyen dış etkenler oldukça sevimsiz. Buna, yeşil alan yokluğundan, zaman problemine, eğitimin yetersiz hatta sorunlu olmasından, günlük hayattaki kültürsüzlüğün etkilerine kadar pek çok şey dahil. Güzel olan şeyler genelde yakın aile ve çevre içinde yaşananlar ile ebeveynlerin çocuklarına sağlayabildikleri genel yaşam koşullarından kaynaklanıyor. Bunun tüm ülkelerde böyle olmadığı aşikar. Çocuk ve genç dostu ülkelerde ailedeki bu alan, sosyal kurumlar ve devlet tarafından da paylaşılıyor. Buna hayıflanmakla beraber, bu konuda yeterli sorumluluk almadığımdan dolayı sesimi çıkarmaya da hak göremiyorum. Henüz!

Çağımız modern düyasında kadınların çalışması gayet olumlu ve gerekli. Öte yandan çocukları ile olan ilişkilerinde bunun açtığı yara derin. Aslında aynı durum anne kadar, baba için de geçerli. Ancak kültürümüzün anaerkil yapısı, çocuğu kadının sorumluluğuna verdiğinden, bu konu tartışmaya henüz epey uzak. Kabul edelim, henüz İsviçre olmaya yolumuz var bu anlamda. Bakıcının, kreşin ve televizyonun karşısına kilitlediğimiz çocuklarımızın, geçirdiğimiz birkaç saatlik kaliteli zaman ve sağladığımız maddi olanaklar ile şahane idare edecekleri varsayımına teslim olmuş durumdayız. Oysa bunun etkileri çocukların büyüyüp, kendilerinde gördükleri açmazları deşmeye başladıklarında yüzümüze vuracakları acı bir gerçek olarak ortada öylece duruyor. Çocuk doğurma kararını verirken, ilk 7 yıl için gerekli ayarlamaları iyi planlamak gerekiyor. Ama hepimizin bildiği gibi bu günümüz piyasa koşullarında pek olanaklı değil. Elden geldiği kadar diyelim…

Bazen gün içinde yaptığım basit bir hareketin, haftalar sonra çocukların bir oyununda veya bir olay karşındaki tepkilerinde yüzüme vurulması beni kendime getiriyor. Bana basit ve doğal gelen bir şey, çocukta temel düşünce sistemine oturacak bir elementi oluşturabiliyor. Böyle söyleyince aslında üzerinde gezdiğimiz ince ipten dolayı huzursuz oluyor insan. Fakat biz sandığımızdan daha güçlü ve düşünceliyiz aslında. Gücümüzü sevgimizden, içimizdeki kadim histen ve okumaktan, araştırmaktan alıyoruz. Bunu yadsımadan, üzerinde akrobasi yaptığımız ipin inceliğine bakarsak biraz daha içimiz rahatlar diye düşünüyorum.

Çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasının en önemli olduğu bebeklik çağından sonra başlıyor asıl muhabbet sanki. Öncesini halledebilecek donanımdayız çok şükür. Evler ısınıyor, marketler emrimize amade, bilgi dört bir yandan yağıyor ve her ay çocuk doktorda zaten! Sonrasındaysa esas mevzu başlıyor. Oyuncaklar, kitaplar, arkadaşlar, etkinlikler ve elbette okul… acaba? Her aile hem kendi koşullarına, hem de çocuğuna uygun olanına göre bir harita belirleyip, onu takip ediyor. Bu noktada ailenin koşullarında veya çocuğun kendinde duruma uyumsuzluk varsa dert. Yoksa, su akıp yolunu buluyor aslında…

Oysa benim derdim iyi matematik, güzel Türkçe, nefis kimya, harika fizik değil. Arkadaşları arasında sevilen, oyunlarda lider, sorularda cin gibi, ağaç tepelerinde esnek bir çocuk da değil. Sadece mutlu bir çocuk da değil derdim aslına bakarsanız. Derdim, çocuk bile değil ya….

Tüm çabam, tüm uğraşım giderek zorlaşan dünyanın içinde kendi ile uyumlu, kendinin farkında, gücünü sevgisinden alan, huzuru içinde bulan, doğaya uyumlu, heyecanını koruyabilmiş bir insanın büyümesine eşlik edebilmek... Böyle büyümesine. Eğip bükmeden, çekip ittirmeden, ekleyip çıkarmadan, zorlayıp bezdirmeden, sindirip bastırmadan… Olduğu gibi… Severek, eşlik ederek, yanında bulunarak, elini tutup gülümseyerek…