Özel Okul & Devlet Okulu İkilemi

Özel okul ve devlet okulu ikilemini yaşıyoruz çoğumuz. Ben de kendi perspektifimden birkaç kelam edeyim dedim.

Benim çocukların biri özel okulla başladı eğitim hayatına. Epey köklü, sanata eğilimi olan bir okuldu. İki yabancı dil öğretiyorlar, fena da değil. Sosyal etkinlikler, kütüphane vs gayet yerinde. Ücreti de genel anlamda iyi. Ortalama diyelim. İstanbul’da özellikle belirli semtlerde zaten özel okul dışında bir alternatif de yok zaten. Neyse, başka mevzu bu…

Sonra devlet okuluna geçti. Çünkü İstanbul dışına göçtük. İki numara direk devlet okulunda başladı.

Gözlemlerim şunlar;
1. Özel okul veliye endeksli. Velinin tatmini öncelikli. Veli de parası nispetinde okulun içinde söz hakkı talep ediyor bir şekilde. Bu durum öğretmene son derece olumsuz yansıyor. Çünkü üzerindeki baskı çift taraflı oluyor.

2. Özel okula verilen paranın %10’u devlet okulundaki sınıfa verildiğinde dahi gözle görülür fark yaratmak mümkün. Mesela sınıfa alınan kutu oyunları, sınıf kitaplığı, ek malzeme ciddi manada kullanılıyor.

3. Devlet okulundaki öğretmen “iyi” ise çocuğa katkısı müthiş. Çünkü işini şevkle ve adanmışlıkla yapma olasılığı yüksek. Kariyer ve yönetim baskısı karşılaştırıldığında çok daha rahat.

4. Atatürk ve müfredat ile ilgili kafamızdaki soruları çözdük. Çünkü iş kesinlikle önce öğretmende, sonra da yönetimde bitiyor. Kuralları esnetmek her zaman mümkün.

5. Devlet okuluna veli katkısı çok önemli ve mümkün. Özel okuldaki pek çok olanağı biz veliler kendi olanaklarımızla çocuklara sağladık. Birimiz İngilizce dersi, birimiz satranç dersi veriyor. Bir öğretmen tuttuk, halk oyunları öğreniyorlar. Sınıfa şahane bir kitaplık ve kutu oyunları dolabı yaptık. Masaların üzerini akıl oyunu tahtası şeklinde boyadık. İş yine öğretmende ve veli işbirliğinde yatıyor.

6. Çocuklar farklı sosyo kültürel çevrelerden gelen arkadaşları ile beraberler. Bu kişisel gelişimleri anlamında hatırı sayılır şekilde olumlu katkı sağladı. Farklı iletişim şekillerine adapte olmalarına ve iyi-kötü ayrımını netleştirmelerine yardım etti.

7. Maddi olarak okul dışı etkinliklerde harcayacak daha çok paramız var haliyle. Ve özel okulun veremediği daha fazla şeyi verebildiğimizi keşfettik. Seramik kursu, tarihi alanlara gezi, eve aldığımız oyun materyalleri vs.

8. Çalışan ebeveynler için geçerli değil ama çocuklarla daha çok beraber olma şansımız var. Çünkü okul 9:00-2:40 arasında. Okul sonrası zaman bizim 😊

9. Çocuklar okulda aktiviteye boğulmadıkları için, evde daha aktif oldular. Kendi ilgi alanlarına yönelme şansları arttı. Çünkü artık buna çaba harcamaları gerektiğinin farkındalar. Drama, yabancı dil, dans, müzik, spor vs seçip onun kursuna gidebilme şansları oldu. Önlerine hazır gelmeyince daha kıymetli oldu bu olanaklar.

10. Teneffüsler uzun, okul sonrası arkadaş buluşmaları yoğun, ödevler boğmuyor, daha çok oyun oynayıp, daha çok kitap okuyorlar. Çünkü daha çok zamanları oldu.

11. Özellikle küçük yerlerde devlet okulları arasında sosyal faaliyetler ve yarışmalarda bir tatlı rekabet var. Bu da eğitimin kalitesini artırıyor. Özel okullardaki sınav başarısı kriteri önemli değil devlet okullarında, özellikle ilkokulda. Benim için bu ciddi bir avantaj.

12. Özel okuldaki arkadaş çevresi ve okul içi güvenli ortam ebeveyn için bir rahatlık. Devlet okulunda sürekli okulla irtibat gerekli.

13. Eğer çocukla kendiniz ciddi çaba gösterip zaman ayırarak ilgilenemeyecekseniz, özel okul bunu sizin yerinize bir nebze yaptığı için tercih sebebi olmalı.

14. Devlet okulunun işletme değil, kurum olma mantığı daha ağır basıyor, ki bence güzel bir özellik.

15. Bütün bu gözlemler aynı zamanda büyükşehir ve kasaba hayatı karşılaştırmasını da içeriyor. Bu da çok önemli bir kriter bence eğitim açısından.

😊

Reklamlar

Yılmadan Yürümek

Günler dolu. Anlar hızlı. Hislerim coşkulu. Yüreğim huzurlu. Aceleye mahal olmasa da, her zamanki telaşlı hâlim bakî. Dertler minik çok şükür. Düzenli günlük yaşam akışımız içinde yeni insanlar, yeni uğraşlar ve yeni planlarla yuvarlanıp gidiyoruz.

Çocuklarla ilgili çok şey yapıyoruz. Onların kültürle, sanatla, sporla içiçe olabilmeleri için, okumanın onlara katacağı muazzam gücün farkına varabilmeleri için uğraşıyoruz. Bunu becerip beceremediğimizi zaman söyleyecek bize, henüz vakit erken.

Ayvalık bu konuda epey verimli. Zira İstanbul’da kısıtlı zaman ve yoğun ulaşım problemine inat koşturuyor ve yine de olanakların çokluğuna rağmen daha az yararlanabiliyorduk olan biten güzelliklerden. Burada doğanın kendisini saymazsak -ki başlıca nimet- didinip buluyoruz. Bulamazsak kendimiz yapıyoruz. Bakınız, kitap kulüplerimiz, sinema günlerimiz, okuldan alıp çocukları ve arkadaşlarını kütüphaneye götürmemiz, seminerler organize etmemiz, varolan her konsere seçmeden, ayırmadan zaman ayırıp gitmemiz… Oysa nasıl ki İstanbul’da zaman yok bahanesine sarılan vardıysa, burada da etkinlik yok bahanesine tutunan çok.

Yoğun göç alıyor Ayvalık. Gelenler irili ufaklı pek çok dernek ve oluşum kurmuşlar. BBOM (Başka Bir Okul Mümkün), Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği, Tema gibi bilinenler yanında, Ayvalık Kültür Sanat, Kent Konseyi, Kadını Yaşatma, AIMA (Ayvalık International Music Academy), Zeytin Çekirdekleri gibi buraya has dernekler var. Ayrıca epey yetkin ve faal bir de Halk Eğitim Merkezi var. Klasik kasaba yaşamının olmazsa olmazı birbirine teğet geçen bu oluşumların düzenledikleri etkinlikler pek çok. Hemen hepsi de kâr amacı gütmedikleri için bu etkinlikler genelde ücretsiz. Ayrıca folklör ve sanat/halk müziği koroları açısından da zengin bir kasaba burası. Eh daha ne olsun! Ki aslında daha da pek çok etkinlik yapan kişi, kafe, merkez var. Uygur Performans, İlçe Spor Merkezi, Academia, Sanat Fabrikası… Ah yazarken bile mest oluyorum 😊

Fakat etkinliklere katılım az. Oysa ne çok çocuk, öğretmen, okul ve emekli var. Bu ülkenin düze çıkması, gelişmiş ülkelere ara eleman yetiştirmenin bir adım ötesine geçebilmemiz, refaha ermiş ve kültürlü bir toplum olabilmemiz için küçük, etkin ve yılmayan adımlar gerek bize. Bunu yapacak olanlar da ebeveynler, eğitimciler, aydın kişiler, sanatçılar. Söylenmekten, bahane bulmaktan, karamsarlığa ve yılgınlığa kapılmaktan vazgeçip, harekete geçmesi gerekenler bu insanlar. Hakkımız var belki kendimizi rölantiye çekmeye, ama lüksümüz yok. Minik adımlarla, durmadan, kendi etki alanımızdan başlayarak… Eminim her birimizin en azından bir alanda hayatımızı daha iyiye götürecek uygulanabilir bir fikri vardır. Eee, o zaman neyi bekliyorsunuz? 👍

Çocuklar İçin Elden Gelen

İnsanoğlu alan ihtiyacını yeteri kadar tatmin etmediğinde saldırganlaşıyor. Kafese tıkılmış bir aslan misali köpürüyor. Kimi ağzından salyalar akıtıyor, kimi sinsice alıyor intikamını. Oysa çoğu durumda kendini o kafese tıkmak kadar, parmaklıklardan kurtulmak da insanın elinde.

Çocuklar da benzer hisler içindeler. Alanlarını ne kadar net ve geniş belirler ve buna saygı duyulduğunu hissederlerse, o derece hayatla uyumlu ve kendilerinin farkında oluyorlar. Özgür iradeli bireyler olmaları ve kararlarını güven içinde vermeleri de buna bağlı sanırım.

Bunun en basit uygulaması, kendilerine ait bir fiziki alan olması. Bir koltuk, bir oda, bir köşe… Farketmez. Yeter ki dilediğince sacmalayabileceği, izinsiz kimsenin dokunmayacağından emin olduğu bir yer olsun. İkinci önemli ve uygulaması basit yöntem de kendisi ile ilgili kararlarda özgür olması. Bu, ne kadar yemek yiyeceğinden, ne giyeceğine, kiminle oynayacağından, hangi kitabı okuyacağına kadar geniş bir alanı kapsayabilir. Türk anası için biraz zor olsa da, sonuçları düşünüldüğünde denemeye değer olduğunu düşünüyorum.

Ayrıca mümkün olduğunca farklı yerler görmelerini sağlamak da çok faydalı. Bu hem fiziksel dünyanın çeşitliliğini, hem de farklı yaşam formlarının olduğunu anlatmanın, dünyayı paylaştığımız toplum bireyleri ve kültürlerin, hatta tarihin ayırdına varmalarının zevkli yollarından biri. Diğeri de kitaplar ve kaliteli filmler elbette. Müzik de eklendiğinde şahane olur kanımca 😉

Görünen o ki, bambaşka bir evreye girdi dünya. O evreye giren şanslı insanlardan olabilmeleri için, güncel eğitim sistemi ve yetiştirme tarzları yeterli olmayacak gibi duruyor. Ebeveyn olarak önce kendimizi, sonra onları hazırlamak için çok çalışmamız, ciddi çabalamamız gerekiyor.

Okulun Sonu Mu?

Geçtiğimiz hafta CnnTürk’de Gündem Özel’de eğitim ve öğretim konusu tartışıldı. Programı bulup izlemenizi öneririm. Son derece verimli bir sohbet oldu. Programda Prof. Uğur Batı önümüzdeki 10 yıl içinde okulun bile olmayabileceği gibi bir cümle kurdu ve eğitimci yazar Dr. Özgür Bolat da onayladı. Ben de aynen böyle düşünüyorum. En azından bildiğimiz anlamda okul kavramı geçerliliğini yitirecek.

Bu öngörü pek çok yetkin ağızdan da sıkça duyulmaya başladı. Yıllarını eğitimi anlamaya ve iyileştirmeye adamış İngiliz Dr. Ken Robinson’un dilimize yeni çevrilen kitabı Yaratıcı Öğrenciler de benzer düşünceleri dile getiriyor. Kitap ufuk açıcı kesinlikle. Yazarın YouTube konuşmalarını da izlemenizi öneririm.

Son derece hızlı gelişen teknoloji sayesinde bilgi kolay ulaşılır bir hâle geldi. Okullar ise her ne kadar ciddi bir bütçe ayrılmış olsa da, devletleri zorluyor. Buna insan nüfusunun artışı, iş saat ve koşullarının fazlalığı, şehirleşme, adaletsiz dağılım gibi pek çok sebep bulunabilir. Bilgiye ulaşmanın bir yolu olan okullar da bu işlevlerini layıkıyla yerine getiremez oldular. Bireyin öne çıktığı zamanlardayız. Genele ve ortalamaya hitap eden öğretim ise bunu sağlayamıyor artık. Bu durumda okul devletin ideolojisini empoze etme ve yayma işlevi dışında bir yarar getiriyor mu, sorgulamak gerek.

Okulsuzluğun ve farklı sistemlere sahip butik okulların artmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Ancak bizimki gibi kalabalık ve ekonomik olarak pek parlak olmayan ülkelerde bu da kısa vadede bir çözüm gibi durmuyor, her ne kadar örnekleri çoğalmaya başlamış olsa da.

Gözlemlediğim kadarıyla hızlı radikal değişikliklere maruz kalan eğitim sistemimize çözüm olarak bir grup ebeveyn iyi ve ne yazık ki epey pahalı okulları, bir kısım ebeveyn okulsuzluğu veya butik eğitimi, bir diğer grup da ilave eğitim olanaklarını, -kurslar, özel dersler, yaz okulları, ders dışı faaliyetler vs- tercih ediyor. Bu bilinçli ve mecburi seçimler genel anlamda bir çözüm değil elbette. Ama zaten bu sorunun çözümü için yetki sahibi de değiliz biz ebeveynler.

Genele gidecek çözümü tam yetki verilmiş, politikadan arındırılmış, yetkin kanaat önderlerinden oluşmuş bir topluluğun ele alması bir çözüm bence. Ancak zorluğu tartışılmaz.

Gelecek yıllar kişiye özel ve teknoloji yoğun bir eğitim sistemine göz kırpıyor. Deneyime dayalı öğrenmenin önemi düşünüldüğünde eğitim kurumlarının başetmek zorunda kalacakları değişimler çok fazla olacak. Buna okul binalarından, öğretmenlerin eğitimine ve ders saatlerinden içeriğe kadar hemen herşey dahil. Meşakkatli bir yol ve zaman az ne yazık ki!

Çocukların doğuştan sahip oldukları merak ve öğrenme becerilerini okul dışında zaman ve kaynak yaratarak ortaya koymalarına olanak sağlamak gerek. Bunu da kendi adıma okulu mümkün mertebe az zaman harcayacakları bir kurum olarak sınırlandırmakta buldum. Geri kalan zamanı sosyal aktiviteler ve kitap-teknoloji karışımı bir bilgi kaynağını kullanarak ilgi alanlarına yönelik bilgiye ulaşma çabası ile tamamlamaya çalışıyoruz. Henüz ilkokul seviyesinde elimizden gelen bu. Bakalım önümüzde uzanan gençlik çağları bizi neyle sınayacak?

Çağımız hayranlık karışımı bir şaşkınlıkla yaşanıyor. Biz ebeveynler ucunda değil, çocuklarımızla beraber tam içinde olmanın yollarını bulmak zorundayız.

Sorumluluk

Sorumluluk alamayan insanın yaşam süresini sadece kendi sorumluluğu çerçevesinde tüketmesi gerekliliği ile ilgili bir toplumsal mutabakat olsa keşke. Ama yok! Bu sebepe de etrafta ana baba olamayacak kişilerin çocuk sahibi olduğu, bir işi adamakıllı yapamayacak yetişkinlerin yetki sahibi olduğu örnekler görüyoruz. İç acıtan gözlemler. Bana kalırsa, gayet kibirli bir tavırla söyleyebilirim ki, bu insanoğulları evcil hayvan bile beslememeli. Fikrim bu, ne yaparsın!?!

Peki bunu ne yapmalı da engellemeli? Eğitimden, en azından ülkemizde, pek de fazla bir şey beklememek gerektiği malum. O zaman iş ailede kilitleniyor. Ama o aile bireylerinin de bu egitim sisteminin tornasından nasibini aldığını düşünürsek!😏 Çok yazık ki köy enstitüleri ve eğitim fakülteleri mezunları veya köylerdeki kadim bilgi ile donanmış bilge kişilerin genel öngörüsü yavaş yavaş bittiğine, en iyi ihtimalle üçüncü kuşağa düştüğüne göre… O zaman iş okuyan, araştıran, dünya hakkında kafa yoran bir avuç ebeveyne, eğitimciye, fikir liderine, kendini topluma adamış insana kalıyor. Bu insanların hâlâ çok olduğuna dair inancım beni umutlu kılıyor, yoksa gözlemlerim değil 😟

O zaman okumaya, paylaşmaya, tartışmaya, umut etmeye devam. Hep dediğim gibi, o güneş her sabah doğuyorsa, karamsarlığa kapılmaya hakkımız yok.

Çocuklarımıza en erken yaşlardan itibaren sorumluluk vermeye ve dünyanın her canlının yaşama, hem de en iyi şekilde yaşama hakkına sahip olduğu içgörüsü ile yetiştirmeye devam edeceğiz. Sonrası gülümserek umudu yaşatmaya kalıyor…

Kitap Kulübü Kurma Hikayemiz

Ayvalık’a yerleşince farkettik ki burada bir kitapçı yok. Evet yok! Bir tane var sayılır ama tam değil 😵 Sahaf var, fakat yetersiz elbette. Gerçi kitap alışverişini genelde internet üzerinden yapıyoruz. Öte yandan kitapçı gezmenin keyfi de bir başka. Tam ‘al sana kasaba hayatı’ nidaları ile kendimizi ‘biz size demiştik, yapamazsınız, özlersiniz büyükşehri’ söylemlerine kaptıracaktık ki; mis gibi, şahane, nefis kütüphaneyi keşfettik. 😜😉

Ayvalık’ın kütüphanesi tepenin üstünde koca bir bina. Oldukça geniş. Kışlar sıcak ve kuru, yazlar serin ve ferah şekilde bir iklime ev sahipliği yapıyor. 😄 Manzara desen, malum leb-î derya deniz. Çocuklar için satranç tahtaları, yer minderleri ve çeşitli oturma alanları ile geniş bir salon ve ayrıca daha küçükler için minik bir sahnesi, minderleri, kukla tiyatrosu düzeneği, oyuncakları ile bir başka salon daha!😉👍 Yetişkinler bölümü kitap dolu. Kıvrıl deri koltuğun birine, saatlerce oku. Ayrıca gençler rahat ders çalışabilsin diye ayrı bir salon, engelliler için başka bir salon, mini toplantılar için farklı bir tane daha, kocaman bir konferans salonu, sergi salonu, ebrû atölyesi… Bak yazarken yoruldum, o derece.

Kitaplar desen binlerce. Yenisi, eskisi, günceli, edebîsi, dergisi, antikası… Sürekli yenileniyor üstelik.

Ee, böyle şahane bir ortamın, emeklisi bol, yapacak işi az nüfusu yoğun bir kasabada dolup taşması beklenir değil mi? İşte o öyle olmuyormuş. Okumayan yurdum insanı burada da okumuyor. Okuyan epey ciddi bir kesim de, kütüphane alışkanlığını kaybetmiş veya kazanamamış. Bu nedenle ihtiyacı olmasına rağmen kütüphaneye uğramıyor. Biz bir kaç ay sonra baktık ki olmuyor, fazla sessizlik bize göre değil; çocuklarla bu işe bir el atmaya karar verdik. İşte kendimizi kütüphane gönüllüsü ilan etmemiz bu şekilde oldu.

Sonra kütüphane müdüremizle konuştuk. “Seviniriz, ne yapmak isterseniz destek veririz” dedi. Halkın verimli ve yoğun instagram kullanımına güvenerek @ayvalik_kutuphanesi hesabını bu şekilde açtım. Paylaşımlar yavaş ve emin şekilde çoğaldı.

Derken bizim gibi İstanbul yeni göçmeni, dinamik ve gayretli bir Ayvalık annesi ile yolumuz sosyal medyada kesişti. Bir kaç yazışma, olumsuz yorumlara rağmen, bizi kitap kulübü kurmak için galeyana getirmeye yetti. Kitap kulübü fikri yıllardır aklımdaydı ama ortamını henüz bulamamıştım. İşte zamanı ve yeri gelmişti.

‘Başlayalım, kervan yolsa düzülsün’ dedik. Dört bir koldan duyurulara başladık. Sosyal medya hesapları, okullar, kafeler, karşılaştığımız insanlar… Dilimizde bir kulüp lafı, konuştuk bol bol.

Önce Ayvalık Anneleri Kitap Kulübü buluşması ayarladık. Heyecanla beklerken, ‘belki de kimse gelmez ve biz ikimiz başlarız’ diye konuşuyorduk bir yandan da. O gün hangi kitabı seçeceğimize karar verirken 6 kişiydik. 📚👏🎉🎆 Bir ay sonra ilk buluşmada birbirini henüz tanımış 4 kadın, Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı üzerinden hayatı, kadını, evliliği, hayalleri, göçü ve Ayvalık’ı konuşuyorduk. Yaşadığım mutluluk ve tatmini anlatacak kelimelerim yetersiz.👍

Çocuklar için her haftasonu anne-çocuk kitap kulübü yapmaya karar verdik. Şu ana kadar 5 kez buluştuk. Her defasında birileri geldi. Bazen oyun oynadık, bazen kitaplar okuduk, çoğu zaman sohbet ettik. Benimkiler çok sahiplendi. Hatta kızım bir afiş tasarladı ve sınıfında sunum yaptı. Okulun çeşitli yerlerine astık. Hayata geçirmek için heyecanlandığımız yepyeni fikirlerimiz ve projelerimiz var.

Katılımın çok olmasını önemsemiyoruz. Sürekli olması daha önemli. Bu sayede bir farkındalık yaratmayı umuyoruz. Amacımız kütüphanelerin birer yaşam alanı olduğunu anlatabilmek, yararlanan kişi sayısını artırabilmek. Ayrıca elbette kütüphane deneyimlerimizden kendi adımıza aldığımız zevki ve faydayı artırmak.

Bu tarz bir oluşum için istek, emek ve inat gerekli diye düşünüyorum. Sonrası bol duyuru ve sabır işi.

Biz elimizi taşın altına koyduk anlayacağınız. Feyz alan olursa mutluluğumuz daha da çok artar. 😉📚💞

Not: Bu yazıyı özellikle isteyen tatlı kadına da ayrıca selam olsun. 😄💜

Ayvalık Kitap Kulübü

Eğer bir sanat eserine gereken zamanı ve ilgiyi veriyorsanız, ondan bir an almamanız mümkün değil. Mutlaka size dokunan bir duygu veya içinizde tetiklenen bir düşünce oluşur ve o sanat eseri artık size ait olan ‘o an’a dönüşür. Üretenden bağımsızdır ve sizin zihninizde yaşamaya başlamıştır. Yeri ve zamanı geldiğinde döner döner yine gelir… Sanat öyle harikadır işte.

Ben en fazla ilişkim olan kitaplardan bahsedeceğim. Resim, heykel bende bir yere kadar ne yazık ki. Ama çocuklarımda yerleri geniş olsun diye uğraşıyorum elbette. Benim bilebildiğimden bir adım ileriye, benim dimağımın alamadığından fersah fersah öteye 😉 Cibran ne demiş, ‘onlar ok, biz yayız’ 💜👍

Bilgiyi süzüp de veren kitapların yeri başka. Onlar baştacımız elbette. Benim, içinde kendimi kaybettiklerim romanlar. Her biri başka bir alem, her biri ayrı ayrı başımın tacı.

Roman okurken her insan bir karakteri kendine yakın hisseder. Birini anlar, ona hak verir, acısını hisseder, onunla heyecanlanır, o mutlu olsun ister. Ana karakter olmak zorunda değildir o. Çünkü okuyan insanın hayatından bir duygu, bir an, bir fikir vardır onda. Onu alır, kendine döner, kendi hayatını evire çevire okur kitapta. İşte o kitaplar insanda başka bir yere sahiptir. Biraz iddialı olacak ama; eğer bu tarz, bu yazar, bu kitap bana hitap etmiyor diyorsanız, henüz o kitaptaki hiçbir duygu ve düşünceyi deneyimlememişsiniz demek bence. Konudan, olayın geçtiği zamandan ve mekandan bağımsız olarak hissedilen duygular ve tetiklenen düşünceler… Yaşamanızı zenginleştirmenin en kolay ve ucuz yolu, romanlarda kendinizi kaybetmek, yeniden bulmak, yoğurmak, anlatmak, paylaşmak, irdelemek, düşünmek…

İşte bu yüzden kurduk kitap kulübünü. İlk kitap Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar. 13 Aralık Ayvalık Kütüphanesi’de o kadınları, o yaşamları, o duyguları, o olayları konuşmak için biraya geliyoruz. Kendi içimize bakıyoruz. Bekleriz 😉📚💝

Sanat, Tarih, Gündem, Okul

Öyle bir dünya ve zaman ki, herkes herşeyi biliyor! Öyle mi acaba? Bana kalırsa hâlâ herkes fili tuttuğu yerden tarif ediyor. Bunun farkında olanlara ne mutlu 😉

Geçen hafta okul olmasına rağmen biz gezdik, başka başka şehirlerde dolandık. Çünkü biz ailece zamanımıza hükmetmeye ve keyfimizi biraz şımartmaya meyilliyiz 😂 Elden geldiği kadar diyelim 😉

Okulda öğrenmeleri gereken bazı şeylerden geri kaldı çocuklar, doğru; fakat kaç yıl okurlarsa okusunlar öğrenemeyecekleri bir dolu şey gördüler. Ne kadarı kalır dimağlarında bilmem ama bana sorarsanız nefis oldu✌

Sergi gezdik bol bol. Bienal’de komşu kavramını gördük, bir kasabada yaşamanın bu anlamda ne harika olduğunu konuştuk. (Plansız bir gezi tüm komşularımızın, hatta sütçümüzün arayıp sormasına yolaçtı 😊 ve bu da çocuklarla güzel bir muhabbet konusuydu) İstanbul Modern ve Galata Rum Ortodoks İlkokulu sergilerini dolandık sohbet ede ede.

Sonra Tophane-i Amire’deki Balkan Naci İslimyeli’nin sergisini gezdik. Vakit yaratıp gidin İstanbul’da iseniz, harika bir sergi ve sergi alanı inanın.

Beyoğlu’nda Yapı Kredi’nin yeni binası ve koleksiyonunu görme şansımız oldu. Özellikle tablolar gerçekten harika, görmelisiniz.

St. Antoine Kilisesi’ne geçin oradan ve bahçedeki sergiyi ve kilisenin içini gezin. Farklı bir his veriyor insana. Öteki olanı anlama adına çok ihtiyacımız olduğu kesin.

Sonra Koç Pera’daki Çatakhöyük sergisi… Sanal gerçeklikten, arkeolojinin vitrine yönelik tatlı yanı… Çocuklar için oldukça başarılı bir sunum olduğunu düşünüyorum.

İzmit’te Bilim Müzesi’ni gezdik. Vakit ayırın mutlaka derim. İslam dışında bir kimliğimiz yokmuş gibi hissettirse de, bilimin dini yok ve deneyimleme şansına sahip olunan doğa olayları epey fazla müzede. Bu anlamda anne olarak değişik hislere kapılsam da, çocuklar müthiş vakit geçirdiler doğrusu.

Sakarya Kentpark’ta tüm gün oynadılar. Gerçekten güzel bir park. Bedensel olarak zorluyor çocukları ve bunu çok seviyor çocuklar. Sonra hemen dibindeki bir sergi evinde hat ve karakalem sergisini gezdik. Çok değişik geldi çocuklara.

İznik Gölü’nü gördük bir de bu yolculukta ve şu ana kadar neden görmemişiz diye hayıflandık. Gerçekten de şahane…

Okuldaki müfredatı düşündüm. Sonra eğitim metodlarını. Kaç yılın, kaç günün, kaç saatin okulda geçtiğini… Bu sürede farklı neler yapılabileceğini…

Okul mevzusunu ciddi ciddi sorgulamak gerek… Özellikle bu ülkede 😞

İş hayatını ve büyükşehir yaşamını ciddi ciddi sorgulamak gerek bu ülkede 😟

Ebeveyn olmayı sorgulamak gerek… Ve uğraşmak, kafa yormak…

Eğer ebeveynseniz veya eğitimci ciddi bir sorumluluğu taşıyorsunuz demektir ve bunun hakkını verebilmek için çaba göstermek boynunuzun borcu… Hakkını verin lütfen, çok önemli bu emin olun…

Ah be ne haftaydı 😝

Sanırım önümüzdeki haftalar ve hatta aylar da ülke açısından yine hareketli geçecek. Her gece sabaha kavuşur dostlar, güneşin doğacağına dair inancımıza sarılalım ve bildiğimiz en güzel şekliyle yaşamanın hakkını vermeye devam edelim.

Bugün ve Yarın

Gelişmiş bir ülkede olmayı sadece parkları ve kütüphaneleri için bile çok isteyebilirim. Hadi ülkemizin ciddi harika doğal güzellikleri park özlemini biraz gidersin diyelim, ki eğer kültür ve düşünce düzeyi yetmediğinden pislik ve zevksizlik abidesine çevrilmemişse! Ama ya kütüphaneler, kitapçılar… Etrafta gördüğünüz okuyan insanlar. Çocuklar…

Geçen gün sosyal medyada bir bakkalın dükkanında çocuklar için kitap standı kurduğundan bahseden bir haber vardı. Bakkal, kendisi okumadığını, çocuklara bu sevgiyi aşılamak için elinden bunun geldiğini anlatıyordu. İşte ülkeyi kurtaracak olan böyle kişisel, anlamlı işler. İnsanın içinden gelen, bir amaca yönelik, özveri ve istekle yapılan, etkili işler. Başka türlüsü sayıca bu kadar çok olan ve bizim gibi epey derine olan toplumları zorlar. Uzun ve meşakkatli yokuşun selameti buna bağlı diye düşünüyorum.

Bir yerde okudum, İranlılar, Türkler gibi olacağız diye korkarlarmış. Bizi cahil ve bağnaz bulurlarmış. Eğitim süresinin, kalitesinin ve yaygınlığının ülkemize oranla ne kadar fazla olduğu düşünülürse haklılık payı var değil mi? Bizim İran’laşmaktan korkma nedenlerimizin sığlığı bile bu söylemi doğrulamıyor mu? Çok acı…

Peki vahlanıp durmanın bir anlamı var mı? Yok elbette… Okuyacağız, daha çok ve ne olursa. Önce okumanın yaygınlaşması gerekli bence. Çocuklar elimizde kitap görmeli. Sonra içerik kendiliğinden gelir.

Ardından umut ve gayret etmekten vazgeçmeyeceğiz. Yoksa başlanmadan kaybedilir bu kavga. Önce içimiz inanacak, ruhumuz ikna olacak. Bulmak isteyene sebep çok inanın.

Sonra eğitimden, hukuktan, sağlıktan ve nicesinden sadece sorunlarla bahsetmekten vazgeçmemi gerek. Bizim ülkede genel olarak hemen her kesim sorunu ortaya koymak ve şikayet etmek konusunda harikadır. İş çözüm önerilerinde tıkanıyor. Aksiyona geçme mevzusuna hiç değinmeyeyim zaten.

Kendi bireysel etki alanımızı iyileştirmek için yeterince çaba gösterirsek işe yarayacağına inanıyorum. Başka bir ülkeye de gitsek yine benzer bir gayret içinde olmak gerek. Aynı sabır ve çalışmayı burada verebilirsek, neden olmasın? Tabii bizim etki alanımızda olmayan ama bizi etkileyen gelecek korkumuzun nedenlerine ne diyeceğiz diye düşünüyorum bir yandan da😲 Ama işin başı algı değil mi?

Eğer ikna olursak ve sabrımızı ve inadımızı bırakmazsak ülkenin bir gün harika doğal güzelliklerle çevrili, bunun hakkını veren, kültürlü ve eğitimli, dolayısıyla zevkli ve mutlu insanların yaşadığı bir coğrafya olacağına yürekten inanıyorum.

Eğitim

Eğitime dair ne düşündüğümü ve neden böyle düşündüğümü yazmıştım. İşin içinden nasıl çıkarız noktasında aklımdaki çözüm önerilerini ebeveyn perspektifinden sıralamıştım. Hemen her şeyin değiştiği sistemde aslında değişen pek de bir şey olmadığına göre, aynı yazıyı bir kez daha yazmakta sakınca yok sanırım. Gidecek epey uzun ve meşakkatli yol, çocuklarımızın büyüme sürecine bakarsak da çok az zamanımız var. Ha gayret…

http://wp.me/s68LvP-egitim