Matematik

Bugünü matematiğe ayırdık. Önce üşenmedik Aydın’a gittik. Tales Matematik Müzesi’ni ziyaret ettik.

Harika bir yer yapmışlar. Çocuklar ancak birkaç düzenekle ilgilendiler. Daha ziyade bahçedeki büyük oyuncaklarla vakit geçirdiler. Onlar da gayet matematiğe dayalı ve fiziksel olarak da, zihinsel olarak da çocukları uğraştıran oyuncaklardı. Neden belediyeler bu basit ama son derece etkili, üstelik daha düşük maliyetli ve daha dayanıklı park oyuncaklarını tercih etmez, hiç anlamıyorum.

Biz bayıldık elbette müzeye. Okulda ezberlediğimiz pek çok formülün mantığını anlamış olduk. Matematiğin aslında ne kadar hayatın içinde, zevkli ve basit olduğunu da bir kez daha keşfetmiş olduk.

Sonra rotayı Nesin Matematik Köyü’ne çevirdik. Bir ülkede böyle aydınlar olduğu sürece hâlâ gelecek için müthiş umut olmalı diye düşündüm. Gençler, çocuklar, aydınlar, eğitmenler… Nasıl anlatsam?! Mimarînin insan hayatına nasıl etki edebileceği, bir eğitim ortamının nasıl olması gerektiği… Öğrenme aşkıyla doldum, müthiş mutlu oldum. 

Kızım bir an önce kamplara katılmak için sabırsızlandı. Amfilerde, salonlarda, sınıflarda, bahçedeki dersliklerde oturduk. Havayı içimize çektik. Matematik ve felsefe soluduk. Bazı noktalarda oturup saatlerce kitap okumak, bazılarında günlerce sohbet etmek, bazılarında ise dinleyip, öğrenmek isteği doldu içime. 

Soluklanmak için kuleden etrafı seyrettik. Vadinin manzarası kadar, köyün manzarası da etkiledi beni.

 Çok keyifliydi. Çok…

Sonraki durak Şirince Köyü idi. Minik, şirin, cıvıl cıvıl bir yer. Tepede restore edilmiş bir kilise var. Bu ülkenin geçmişindeki Hristiyanlar ülkemize çok değerli yapılar hediye etmişler. Umarım kıymetini bilir ve koruruz onları. Basit ve etkileyici bir kilise.

Kampa döndüğümüz şu dakikalarda, çocuklar arkadaşları ile oynuyor, biz çay içiyoruz, bir kız çocuğu gülle atma antremanları yapıyor, birisi projeksiyondan yansıttığı bir filmi izliyor perdede, birileri de sohbette…

Biraz kitap okuyup, dalgaların sesine yatırmalı uykuyu, hazır yıldızlar da şölen yaparken gökte 😊

Çocuğum Okula Başlasın mı?

Türkiye’de okul mevzusu, eğitimin sürekli alaşağı edilmesi sebebiyle ciddi bir iş. Aman çocuğum okusun da adam olsun dönemi geçeli epey oldu. Eğitimli ve bilinçli aileler, iletişimin kalitesi ve yaygınlığı, materyallerin çeşitliliği arttıkça, şu an varolan okulların içeriği kadar, gerekliliği de sorgulanır oldu. Benim okulsuz eğitimle tanışmam, araştırmam, üzerinde mesai harcamam da bu sebepten. Ülkemizde okulsuz eğitimin hakkıyla olabileceğine ikna olmadım. Bu nedenle çocuklarım gayet okullu 😊 Başka bir yazıda bu konuyu da yazarım belki. 

Kızım, koşullar ve deneyimsizliğimizin ‘kurbanı’ oldu diye düşünüyordum. Çünkü okul öncesi 3 yıl okula gitti. 3 yaşında gittiği kreş içimde sızı olarak kaldı. Ancak sonraki İtalyan Koleji’nin (Evrim Okulları) anasınıfı, haftada 18 saat İtalyanca eğitim alması sebebiyle fena değildi. Şu an İtalyanca ile ilişkisi olmamasına rağmen, dili tanıyor ve bir sempatisi oluştu. Bence yeterli. Özellikle 4 yaş öğretmeni, dünya tatlısı Serda ile geçirdiği yıl çok eğlendi. 5 yaş sınıfındaki disiplin ise gereksiz yere sindirdi kızımı. Ekim doğumlu olması dolayısıyla, aslında bir yıl daha ilkokula başlamamayı hakediyordu. Ama bir anlamda mecburen başladı ilkokula. İlk dönem fiziksel olarak zorlandı. 2. sınıfta şehir ve okul değiştirdi. Zor bir başlangıç oldu yani eğitim hayatına. Ama başetti her koşulda ve şu an sanırım eşiği atladı kendi adına. Çok mutluyum bu sebeple.

Kızımdan 2 yaş küçük olan oğlum, bu sene oyun temelli bir devlet anaokulunda başladı okul hayatına. Her gün severek gitti, 3 saat eğlendi diyebilirim. Ağustos doğumlu. İlkokula başlama konusunda düşünceliydik.

Ancak her çocuğu kişiliğine ve içinde bulunduğu koşullara göre değerlendirmek gerekiyor. Bugün oğluma seneye okula başlamayıp, benimle evde vakit geçirmek ister mi diye sordum. Bana okulda öğretilenleri öğrenmek istediğini ve evde olmak istemediğini söyledi. Anaokulunda da sıkılacağını, ilkokula başlamasının en iyi seçenek olduğunu söyledi. Aynen de bu cümlelerle! Kendini bu kadar net ifade edebilmesine çok sevindim. Bu oldukça önemli. Kızımda da, zorlandığı süreçte, bu ifade zenginliği çok işimize yaradı. Yeri gelmişken, çocuklara küçük yaşlardan itibaren ve sürekliliği koruyarak kitap okumanın önemini hatırlatmak isterim. Zira biz yaşayarak bunun ne derece yararlı olduğunu deneyimledik.

Kararımız oğlumu okula başlatmak yönünde sonuç olarak. Ancak…

Bu durumda seneye bana sınıf anneliği, okul aile birliği üyeliği, sosyal faaliyet yoğunluğu, kütüphane ve STK’lar ile sıkı bir iletişim görünüyor. Zevkle 😊😍

Karne, not, okuldaki eğitim anlamındaki başarı hiçbir şey ifade etmiyor bana. Benim kriterlerim şunlar; 

Çocuklar okula mutlu gidiyor mu?

Soru sorabiliyorlar mı? 

Merak duyguları körükleniyor mu? 

Arkadaşlık ilişkisi geliştirebiyorlar mı?

Sorunları kendileri hallediyor mu?

Oyun oynayabiliyorlar mı?

Şimdilik çocukların okulu bunları karşılıyor. Üstelik evde yeterince fazla vakit geçirmelerine de zaman bırakıyor. Farklı sosyal katmanlardan ailelerin çocukları var. Eğitimciler sevecen ve idealist.

Yarın uzun ve eğlenceli bir tatil başlıyor. Tüm çocuklara ve ailelere harika bir tatil diliyorum. Her anınız layıkıyla geçsin 😊

TEOG

Her çocuk farklı. Kimisi 3 yaşında zehir zemberektir bildiğin, kimisi 17 yaşında açılır. Dünya eğitim anlayışı bunu görüp, eğitim sistemini buna adapte etme peşinde. Bizim ülkemizde ise hâlâ nasıl gömsek yeni nesli diye ince hesaplar yapılıyor. Ne acı…

TEOG ile fırsat eşitliği yaratıldığı söylemleri pek modaydı bir aralar hatırlar mısınız? Eskiden paran varsa kolejde okuturdun çocuğunu. Özel okul para demekti. Pek çoğu da oldukça iyiydi. Sonra TEOG çıktı piyasaya. Parası ile değil sadece, puanı ile de yarışır oldu çocuklar. Kimisi dedi ki, bak fırsat eşitliği işte. Zeki ama yeterli parası olmayan çocuklar da bu okullardan faydalanabilecek nihayet.

Şu anki durumda paran varsa ama yeterince iyi puan almadıysan, o okulları unut…

Puanın yeterli ama paran yoksa yine unut o okulları…

Hem paran, hem puanın çoksa da ne işin var o okullarda be çocuk?…

Valla ben anlamadım nerede bu eşitlik arkadaş…

Hem puanım, hem param yok diye mi bu kafa karışıklığı acaba 😂😂😂

Bir insanın büyümesi…

Eğer çocuklarınız varsa, atacağınız her adımın içine onları da dahil etmek zorundasınız. En azından büyüyüp, kendilerini kurtarana kadar. Dünyada, özellikle de bizimki gibi sorunlu coğrafyalarda çocukları etkileyen dış etkenler oldukça sevimsiz. Buna, yeşil alan yokluğundan, zaman problemine, eğitimin yetersiz hatta sorunlu olmasından, günlük hayattaki kültürsüzlüğün etkilerine kadar pek çok şey dahil. Güzel olan şeyler genelde yakın aile ve çevre içinde yaşananlar ile ebeveynlerin çocuklarına sağlayabildikleri genel yaşam koşullarından kaynaklanıyor. Bunun tüm ülkelerde böyle olmadığı aşikar. Çocuk ve genç dostu ülkelerde ailedeki bu alan, sosyal kurumlar ve devlet tarafından da paylaşılıyor. Buna hayıflanmakla beraber, bu konuda yeterli sorumluluk almadığımdan dolayı sesimi çıkarmaya da hak göremiyorum. Henüz!

Çağımız modern düyasında kadınların çalışması gayet olumlu ve gerekli. Öte yandan çocukları ile olan ilişkilerinde bunun açtığı yara derin. Aslında aynı durum anne kadar, baba için de geçerli. Ancak kültürümüzün anaerkil yapısı, çocuğu kadının sorumluluğuna verdiğinden, bu konu tartışmaya henüz epey uzak. Kabul edelim, henüz İsviçre olmaya yolumuz var bu anlamda. Bakıcının, kreşin ve televizyonun karşısına kilitlediğimiz çocuklarımızın, geçirdiğimiz birkaç saatlik kaliteli zaman ve sağladığımız maddi olanaklar ile şahane idare edecekleri varsayımına teslim olmuş durumdayız. Oysa bunun etkileri çocukların büyüyüp, kendilerinde gördükleri açmazları deşmeye başladıklarında yüzümüze vuracakları acı bir gerçek olarak ortada öylece duruyor. Çocuk doğurma kararını verirken, ilk 7 yıl için gerekli ayarlamaları iyi planlamak gerekiyor. Ama hepimizin bildiği gibi bu günümüz piyasa koşullarında pek olanaklı değil. Elden geldiği kadar diyelim…

Bazen gün içinde yaptığım basit bir hareketin, haftalar sonra çocukların bir oyununda veya bir olay karşındaki tepkilerinde yüzüme vurulması beni kendime getiriyor. Bana basit ve doğal gelen bir şey, çocukta temel düşünce sistemine oturacak bir elementi oluşturabiliyor. Böyle söyleyince aslında üzerinde gezdiğimiz ince ipten dolayı huzursuz oluyor insan. Fakat biz sandığımızdan daha güçlü ve düşünceliyiz aslında. Gücümüzü sevgimizden, içimizdeki kadim histen ve okumaktan, araştırmaktan alıyoruz. Bunu yadsımadan, üzerinde akrobasi yaptığımız ipin inceliğine bakarsak biraz daha içimiz rahatlar diye düşünüyorum.

Çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasının en önemli olduğu bebeklik çağından sonra başlıyor asıl muhabbet sanki. Öncesini halledebilecek donanımdayız çok şükür. Evler ısınıyor, marketler emrimize amade, bilgi dört bir yandan yağıyor ve her ay çocuk doktorda zaten! Sonrasındaysa esas mevzu başlıyor. Oyuncaklar, kitaplar, arkadaşlar, etkinlikler ve elbette okul… acaba? Her aile hem kendi koşullarına, hem de çocuğuna uygun olanına göre bir harita belirleyip, onu takip ediyor. Bu noktada ailenin koşullarında veya çocuğun kendinde duruma uyumsuzluk varsa dert. Yoksa, su akıp yolunu buluyor aslında…

Oysa benim derdim iyi matematik, güzel Türkçe, nefis kimya, harika fizik değil. Arkadaşları arasında sevilen, oyunlarda lider, sorularda cin gibi, ağaç tepelerinde esnek bir çocuk da değil. Sadece mutlu bir çocuk da değil derdim aslına bakarsanız. Derdim, çocuk bile değil ya….

Tüm çabam, tüm uğraşım giderek zorlaşan dünyanın içinde kendi ile uyumlu, kendinin farkında, gücünü sevgisinden alan, huzuru içinde bulan, doğaya uyumlu, heyecanını koruyabilmiş bir insanın büyümesine eşlik edebilmek... Böyle büyümesine. Eğip bükmeden, çekip ittirmeden, ekleyip çıkarmadan, zorlayıp bezdirmeden, sindirip bastırmadan… Olduğu gibi… Severek, eşlik ederek, yanında bulunarak, elini tutup gülümseyerek…

Eğitim

Türkiye’de anne ve baba için eğitim, çocuğu doğduğu anda en ciddi mevzulardan biridir.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 74 farklı Milli Eğitim Bakanı görev yaptı. 18. bakan Hasan Ali Yücel 8 yıl boyunca bu görevdeydi. (Köy Enstitüleri güzelliği için bir kez daha saygıyla anmak isterim.) Ardından en uzun süre görev yapan bakan 70. bakanımız Hüseyin Çelik oldu, 6 yıl. Diğer bakanların görevde kalma süreleri ise 1-3 yıl arasında değişiyor. İçerik ve sistem olarak konunun uzmanı bir kadronun oluşturduğu, modern, demokratik ve çağımızın gerekliliklerini karşılayan, üzerinde mutabık kalınmış, sürdürülebilir bir eğitim programımız olsa kısa süreli bakanlıklar sorun olmayabilirdi. Ancak her gelen bakanın birbirinden farklı içerik ve sistemi yürürlüğe aldığını düşünürsek, kısa süreli bakanlık görevleri ciddi sıkıntı. Bu şekilde içeriği sürekli farklılaşan, eşit bir şekilde çocuklara ulaştırılması güç, uzun vadede sürdürülebilirliği zayıf bir eğitim sistemi ile üreten, sorgulayan, gelişen bir toplum yaratabilmemiz pek olanaklı durmuyor.

Bir ulusun, bir ülkenin, bir coğrafyanın modern, özgür ve demokratik  yaşam kalitesini yakalayabilmesi için, öncelikle uzun vadede sürdürülebilir, içeriği sağlam, konunun ehli bir grup eğitimci tarafından hazırlanmış, uygulaması denetlenebilir ve erişimi geniş bir programa sahip olması gerekir düşüncesindeyim. Bu şekilde iyi bir başlangıç yapılabilir. Eğitim sadece devlete teslim edilerek değil, bağımsız komisyonlar, STK’lar, eğitim kurumları, üniversiteler ve özellikle aileler işin içine dahil edilerek geliştirilebilir.

5 yıllık zorunlu eğitim, 1997’de 8 yıla ve 2012 yılında 4+4+4 düzenlemesi ile 12 yılla çıkarıldı. Bu esnada hızlı, radikal, iyi çalışılmamış, uygulamada sıkıntıları olan programlar da beraberinde geldi. Bugün bu sistemin eğitime başlama yaşından, okulu erken terketmeye, başarı seviyesinden, içerik ve materyale kadar hemen her konuda ciddi sıkıntıları ve başarısızlıkları olduğunu görebiliyoruz. Çocuklar kadar eğiticiler de olumsuz etkilendi bu durumdan elbette. Bunu çocukları okullu bir anne olarak rahatlıkla gözlemleyebiliyorum. 4+4+4 uygulamasının 2 yıl sonraki sonuçları, Eğitim Reformu Girişimi ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın yayınladığı araştırmaya göre pek de parlak olmadı.Tam gün eğitim veren okul sayısıyla beraber öğrencilerin matematik, Türkçe, fen ve İngilizce başarı oranları düşerken, akran zorbalığı da artmış oldu. Dileyen yayınlanan raporlara bu adresten ulaşabilir.

OECD’nin 2015 yılında yayınladığı rapora göre Türkiye’de 15-19 yaş aralığındaki öğrencilerin eğitime katılma oranı %69. OECD ortalaması ise %84. 18-24 yaş aralığında ise rekoru elimizde tutuyoruz. %11 olan OECD ortalamasına karşın, ülkemizde lise eğitimini terk eden öğrenci oranı %38. Zorunlu eğitim derken??

En can alıcı oran ise 15-29 yaş aralığındaki gençlerin %28,4’ü ne okulda, ne de herhangi bir işte!

picture3

Öte yandan eğitime ayrılan bütçe oranı OECD ülekerinde %6 civarında iken, bizde bu oran %3,4’tür. Bu bütçe içinde eğitim yatırımlarına ayrılan pay ise 2002 yılının yarısından azdır.

v

Bunun sonucu olarak ailelere maddi anlamda daha fazla yük gelmesi de doğaldır.

2015-2016 Eğitim İzleme Raporu‘nun sonuçlarına göre Türkiye’de hanehalkının eğitime katkısı OECD ortalamasının üstüne olmasına rağmen, hedeflenen özel öğretim payı yıllar içinde artmaktadır.

picture1

picture2

İmkanı olan elbette eğitime ayırdığı bütçeyi artırsın. Ama bu sadece geliri ve bilinci yüksek ailelerin çocukları için bir ayrıcalık yaratmanın ötesine götürmüyor bizi. Oysa ülkenin bir bütün olarak kalkınabilmesi için eğitimin kalite standardı kadar eşit dağılımı da önemlidir. Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz, değil mi?

Her 3 yılda bir, 72 OECD ülkesini kapsayacak şekilde tekrarlanan PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Raporu) 2016 sonuçlarını açıkladı geçtiğimiz günlerde. Rapora göre durum pek de parlak değil. Zira matematik, fen bilimleri ve okuma kategorilerinde ortalamanın epey altındayız.

picture4

Üstelik 2003 yılından bu yana aldığımız en düşük puanları alarak!pisa-2

Bu durumda görünen o ki devletin varolan eğitim politikaları ile anlamlı ve hızlı yol alabilmek pek mümkün görünmüyor. Oysa acil ve etkin bir uygulamaya ihtiyaç var. Ebeveynler olarak okul öncesinden başlayarak çocuklarla, gençlerle daha fazla vakit geçirmek, STK’lar, muhtarlıklar, belediyeler gibi kurum ve kuruluşlar aracılığıyla örgütlenmek, minik bir atölye bile olsa katkıda bulunmak, halk kütüphanelerinin etkinleştirilmesi için çalışmak, okul aile birliklerinin bilinçlenmesi ve eğitime etkin katılımını sağlamak, gönüllü eğitim projelerinde yer almak, kardeş okul uyuglamalarının kapsamını genişletmek, yayınevleri benzeri kuruluşlarla kitap ve okul gereçlerinin yaygınlaştırılmasını sağlamak için yöntemler geliştirmek, aileleri bilinçlendirmeye yönelik okul yönetimleri ile beraber çalışmak, en azından okumak ve kendi çocuklarımız dışındaki çocuklara da ulaşabilmek için farkındalığımızı yükseltmek durumundayız.

Bunlar kişisel olarak aileler tarafından yapılabileceğini düşündüklerimden birkaçı. Kimbilir sizlerin aklına daha da neler gelir? Yeter ki elimizi o taşın altına sokmaya gönüllü olalım. Yeter ki su almakta olan bu gemideki tüm çocukları kurtarmak zorunda olduğumuzun bilincine varalım.

Elimizin altında binlerce kaynak, doğal olarak merak eden çocuklar varken yapabiliriz diye umuyorum. Enseyi karartmaya gönlüm elvermiyor doğrusu 🙂

Küle Dönmüş İlkgençlik

1984 yılının Eylül ayında 3 katlı büyük gri bir binaya girdim. Yanımda bir minik bavul içindeki giyeceklerim, okul çantamdaki defterlerim, ayrılığın hüznü, bilinmezliğin endişesi, yalnızlığın korkusu ve hayallerimin heyecanı vardı sadece. Aynı hafta benim gibi 176 kız da aynı kapıdan içeri girdi. Yaşları 12 ile 17 arasında değişen ve genellikle Orta Anadolu’nun köylerinden gelen endişeli ve heyecanlı 176 küçük kız, korkarak girdi içeriye. Devlete teslim olduk o hafta. Kapılar kilitlendi, pencereler demirlendi…

Sonraki 5 yılımın tüm sonbahar, kış ve ilkbahar ayları o binanın içinde geçti. Her yıl bitiminde 30-40 kız veda etti, onların yerine 30-40 yeni kız girdi o kapıdan. Geri kalanlar birer yaş büyüyüp, bilinmezin verdiği korkuyu azaltmış, ama yalnızlığın verdiği hüznü çoğaltmış olarak tekrar tekrar girdik o kapıdan her yılın Eylül ayında. İlkgençliğin, ergenliğin o sancılı ve büyülü yaşlarını seyrelttik o duvarlara baka baka.

Bu sabah kalitesizliği ve zevksizliği ilk bakışta yürek yakan o garip yurt binasında 12 kızın yanarak can verdiği haberi ile yaşadığım 5 yılın tüm hisleri beynime çöktü. Acı hatıralarını, üzerinde yağ donmuş lezzetsiz yemeklerini, soğuk ve kirli çarşaflarını, demir maşrapalarını, çınlayan sessizliğini unuttuğum o yılları yeniden hatırladı zihnim. Oysa çoktandır minik kızların kahkahaları, birbirimize yaptığımız üç beş şaka, kısıtlı zamanlarda okuduğumuz kitaplar, izlediğimiz diziler, eğlenerek hep beraber çamaşır yıkadığımız çamaşırhane vardı aklımda. Hangi çocuk suyu sevmez ki! O hatıralar öyle azdılar ki, zar zor aklıma geliyorlardı. Bu sabah, unuttuklarımı da hatırlattı bana. 5 yıl, ömrümün 8’de 1’i. Tüm ilkgençliğim. Evden ayrılışım. Yalnızlığımda kendimi keşfedişim. Beni böylesi bir kadın yapan tüm ayrıntılar. Acı tek bir anı yok! Sadece talihsiz bir gelişmemiş ülke panaromasında çocuk olmakla ilgili yaşananlar. Oysa okula erişebilmek için sunulmuş bir fırsattı bu tek gerçek anlamı ile. Aileden koparılıp, koşulları zavallı bir binaya hapsedilmekle ilgili değil asla!

Yangın merdiveni olmasına rağmen kullanılamayan bir binada yanmak zorunda kalan, devletin her ne kadar zavallı da olsa sunmakla yükümlü olduğu bir hizmeti eliyle ve denetimsiz olarak sunduğu tarikatlar elinde savrulan, rızaya dayalı denilerek 12 yaşında yetişkin bir erkeğin koynuna sokulup çocuk doğurması makul sayılan kızların ülkesi burası… İlkgençlikleri bıyıklı amcaların dumanlı ve kokuşmuş zihninde yutulduğu, başına gelecekleri kestiremeyen ürkek kızlarına yandığımız bir ülke burası…

Çocuklarımızı düşünerek, geleceği aklıma getirmekten korktuğum bir ülke… Bizim ülkemiz, karnımızın doyduğu, nefes aldığımız, yaşadığımız, sevdiğimiz, en çok korktuğumuz ve ürktüğümüz yurt…

Özgür ve Mutlu İnsanlar

Çocuk yetiştirmenin bireysel ve kültürel iki yönü var. Anne ve baba hem o güne değin yoğruldukları hayattan çıkarımlarını, hem de kültürel kodlarını aktarıyorlar çocuklarına. Ebeveynlik yolculuğunda onlara eşlik eden çocuklarını dinlediklerinde ve bu konuyu önemseyip kendilerini geliştirdiklerinde, bambaşka yolları da keşfetmiş oluyorlar. Benim geldiğim yer, dünyanın her türlü çeşitliliği barındıran ve seçeneklerin sonsuz olduğu bir dünya.

Tam da bu noktada çocukları yetiştirme fikri, onlara yolculuklarının başında eşlik etme fikrine dönüşüyor. Buradan hareketle, zamanı geldiğinde onların da bana eşlik edeceklerini ummak gibi bencil bir fikre de sahip olduğumu itiraf etmeliyim. Yaşlılık döneminin güzelliği de bu olsa gerek… Bilinmezlerin çoğaldığı noktada eşlik edenlerinin olması sayesinde yalnızlığın zevk alınır hale dönüşmesi.

Çocuklar fiziksel ve zihinsel anlamda iki yönlü olarak büyüyorlar. Bu yolculuk esnasında bizler ebeveynler olarak, onlar adına en iyiyi bildiğimiz yanılsaması ile onları yönetmeye adayız. Ne zaman, ne kadar ve neyi yiyeceklerinden, giyeceklerine; kimlerle, ne ve nasıl oynayacaklarına, hangi okula gideceklerine, -hatta okula gidip gitmeyeceklerine-, ne okuyacakları ve ne dinleyeceklerine kadar. Bir noktaya kadar bize bağımlı olduklarından, doğru bildiğimizi tüm iyi niyetimizle onlara aktarmak ve dahası onlar için gerekli olanakları hazırlayarak onlara uygun şekilde sunmak bizim görevimiz. Zaten bilinçli bir istek ve kararla onların dünyaya gelmelerini sağlamışsak, bunları yapmamız da çok doğal. Oysa henüz 1 aylık bir bebek bile uyumak değil de, kucakta gezmek istediğini, hoşlanmadığı bir kokudan rahatsız olduğunu, doyduğunu, üşüdüğünü bize anlatabiliyor. Onun adına karar vermek yerine, ihtiyaç duyacağı şeyleri ona sunmakla yetinebiliriz. Üstelik böylesi çok daha kolay…

Çocuklar için ilk 3 yaş ve sonrasında da ilk 7 yaş çok önemli mevzusu beni zorluyor şu sıralar. Sebebi yakalamam gereken bir tren olduğu ve benim hala yanıma alacaklarım konusunda net olmamam sanırım. Üstelik trenin nereye gideceğini de benim yanıma alacaklarımın belirleyeceği yanılsamasını yaşıyorum. Diğer taraftan bu, çocuklarımın yolculuğu ve gidecekleri rota da onlara ait. Yanlarına verebileceklerim benim sahip olduklarımdan fazlası değil. Kendi isteklerini gerçekleştirmek, sadece onların yapabilecekleri bir şey. Biraz rahatlamanın ve çocuklarıma her zaman söylediğim gibi, gidilecek yeri düşünmek yerine, yolculuğun tadını çıkarmanın zamanı geldi sanırım.

Basite indirgersek; üşümediğini  söyleyen kızıma zorla çorap veya hırka giydirmekten vazgeçmeliyim mesela. Kendi vücuduna güvenmesini istiyorsam, bunu yapmasına olanak sağlamalıyım. Oğlum hemen her öğün makarna yemek istiyorsa, ona bunu sağlamalıyım. Vücudunun ete ihtiyacı olduğu sadece benim fikrim, onun gerçeği değil aslında. Yapabileceklerim; mümkün olduğunca doğal gıda sağlamak, fikirlerini sormak, manipüle etmeden ve yargılamadan dinlemek, yeterli uykuyu almaları için düzenlerini oluşturmak, oynayabilmeleri için doğal ve çoklu olanaklara sahip materyal sunmak (bol kırtasiye malzemesi, kumaş, taş, tahta, kum gibi şeyler), günlük hayata dahil etmek ve sohbet etmek. Yetiştirmek değil, onlarla beraber büyümek.

Sanırım, zamana sahip olunduğunda bunu yapmak çok daha kolay. Metropol yaşantısındaki kısıtlı ve organize edilmiş zamanlar, akışına bırakmayı neredeyse imkansızlaştırıyor. Belli zamanlarda belli yerlerde, işte veya okulda olmak gerekliliği, doğal ortamlara ulaşmanın zor olması, dahil olmaları gereken günlük hayatın ebeveynlerden ayrı olarak yaşanması gibi sebepler önemli. Çalışan şehirli kadın ve erkek kendi evinin işini yapmıyor, yemeğini hazırlamıyor, kısıtlı sürelerde ve yorgun bir zihin ve bedenle evde bulunabiliyor. Bu durumda çocuk, günlük hayatını ve yaşam alanını organize etmeye şahit olamıyor. Ücreti ödenmek suretiyle birileri bunu aile adına yapıyor. Aile ise evin dışında bu gideri karşılayacak parayı kazanırken, günlük hayata hiçbir şekilde etkisi olmayan işler yapıyor. Buna okul da dahil. Yani çocuk evin bir bireyi olarak, ev işlerini para ile yaptıran ebeveynleri gibi, kendisine para ile oyun oynatan bir yerde gününü tamamlıyor. Bu durumda yaşamsal basit beceriler için bile destek ihtiyacı oluşuyor.

Çocukların da birer birey olduklarını, çoğu durumda bizden daha evrensel bir netlikle düşündüklerini, hayal dünyalarının bizimkilere kıyas kabul etmeyecek denli geniş ve renkli olduğunu, müdahele etmezsek harika bir uyumla yaşama tutunduklarını farketmek gerek… Bu bizi de mengene gibi saran zincirlerimizden kurtulup, daha özgür ve mutlu insanlar -ebeveynler- olmamızı sağlayacak…

Oyun ve Ödev

Kızım 1. sınıf öğrencisi. Gündüz 8 – 4 arasında okulda. Akşam 8’de de yatıyor. Okul dışında yemek, dinlenme, oyun, banyo ve ödev için 3,5 saati var yani. Ve bu çok yetersiz.

Henüz 6,5 yaşında. Okulda teneffüsler ancak oyunu kurmaya yetiyor. Genelde bir teneffüste oyun kuruluyor, diğerlerinde oynanmaya çalışılıyor. Yoğun bir tempoda eğitim alıyorlar. Çünkü müfredat böyle. Çocuğunuz için her ne kadar az, hızına uygun, merakını besleyecek, oyunla harmanlanmış eğitime heves ederseniz edin; sistemde bunun karşılığı yok. Belki kalabalık devlet okullarında bunu yakalamak mümkün olabilir. Ama özel okullar velilerin paralarının karşılığını daha çok eğitimle verme telaşında. Bu da çocuğu dar kalıplarda boğmaya götüren bir sistem ne yazık ki!

3 yıl okul öncesi eğitim alan, tüm günü okulda ve genelde derste geçen bir 6,5 yaş çocuğunun oyun gereksinimini karşılayabileceği zaman da ödevle bloke edilmiş durumda. Her akşam, en az 2 sayfa olmak üzere ödev yapıyor. Kendi kendine söylense de, genelde oturup yapıyor ödevlerini. Fakat bu arada henüz okula hiç başlamamış 5 yaşındaki kardeşinin oyunlarına da kıskançlıkla baktığını söylemeden geçemeyeceğim.

derssss_odev

Henüz sosyal yaşamı çözmeye çalıştığı bir yaşta iken, okuldaki arkadaşları ile oynayabileceği zaman ve mekandan yoksun. Birlikte oynamak yerine, sıralarda sessizce oturup toplama ve çıkarmanın bin türlü türevini çalışmaları gerekiyor. Birbirleri ile konuştukları için sıraları değiştiriliyor, dikkatsiz ve çok konuşan yaramaz çocuk damgasını yiyorlar. Oysa kızımın söylediğine göre okulda en çok sevdiği şey teneffüsler. Çünkü arkadaşları ile konuşabiliyor ve oyun oynayabiliyor.

Okulsuz eğitim teoride bunun çözümü gibi duruyor. Ancak günümüz şehirli çekirdek aile yaşamında bunu pratiğe dökmek pek kolay değil. Kaldı ki, ne fiziksel, ne de toplumsal olarak biz ebeveynler de yeterli donanıma sahip değiliz. Buna ev, mahalle, doğal ortam, sosyal ortam, zaman gibi pek çok kriter dahil.

acrylic-wash-background

Peki ne yapalım? Kızım için okumalarımla ve el yordamı ile oluşan durum şöyle:

  • Ödev konusunda baskı yok. Yapmak istediği kadar yapıyor. Öğretmeninin vereceği yıldız ve ödüller motive edici oldu.  Genelde ödevlerini yapmaya istekli. Ancak ödülün her zaman evde de ulaşabileceği şeyler olduğunu anlatarak, ödev-ödül ilişkisini zayıflattık. Bu sayede ödevi, içinden gelen bir sorumluluk duygusu ile yapmasını sağlayabildiğimizi umuyorum. Yapmadığında sorun hissetmemesi yeterli benim için.
  • Oyun için yeterli zamana ihtiyacı var. Bunu okul sonrası evde bulabildiğinde, güzel bir gün geçirmiş oluyor. Ancak işin içine televizyon ve telefondan oynanan oyunlar girdiğinde, zihin yorulmaya devam ederken, zamanını da tüketiyor. Bu sebeple o akşam uyku kalitesinde ciddi düşüş gözlemliyorum. Bu durum oğlum için de geçerli. Mümkün mertebe dijital ekranı kısıtlamaya çalışıyoruz.
  • Dilediği kitapları okumasına yönlendirmeye çalışıyorum. Bu sayede okumayı ödevle ilişkilendirmemesini sağlayabilmeyi umuyorum. Okumak, merak ettiği bilgiye ve hoşuna giden dünyaya açılan bir kapı olmalı. Ödev yapmak için gerekli bir araç değil!
  • Yazmak da aynı şekilde. Günlüğüne yazmak, kendi kitabını oluşturmak, yaptığı resimleri yazı ile süslemek; akşam verilen dikte ödevinden daha etkili diye düşünüyorum.
  • Okul hakkındaki gerçek düşüncelerimi yansıtmamaya çalışıyorum. İyi niyetli ve çalışkan bir öğretmeni var. Öğretmen bir anne ve babanın çocuğu olarak, özellikle ilkokul öğretmeni ile güzel bir bağ kurabilmesinin, hayatında olumlu bir etkisi olacağına inanıyorum.
  • Hafta sonları mümkünse doğada, değilse evde uzun zaman boşlukları yaratmaya çalışıyoruz. Bu şekilde kendini dinlemesi ve oyunla geliştirebilmesi için ortam oluşuyor.

Çocuklar büyürken, kendi koşullarını, kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kızımın oğluma göre 3 yıl erken okula başlamış olmasına içerliyorum. Kızım adına suçluluk duyuyorum. Bunu önce benim sindirebilmem; ikisinin farklı karakterlerde, farklı koşullarda yaşayan, iki farklı insan olduğunu içselleştirmem gerekli. Bu aşamadan sonra kızımın da okulla ilişkisinin daha verimli olacağını umuyorum.

Keşke okullar çocukların oyun oynayabileceği ve merak ettiklerini nasıl öğrenebileceklerini gösteren yerlerden ibaret olsaydı.

20150524-BMS_-76

Okula ve Şehre Dair Düşünceler

Okul, çalışmak için ön koşul ve gereklilik değildir. Daha iyi bir insan olmak, merak ettiklerini öğrenmek için okursun.
Diplomanın işe yaraması gerekli bir meslek sahibi değilsen, mesela doktorluk, mimarlık gibi, diploma da iş için bir ön koşul değildir.
Bir işi yapmayı seviyorsan, o senin işin olabilir. Olmalıdır da aslına bakarsan.

Okul kavramı bu şekliyle uzun bir tarihe sahip değil. Günümüz şehir insanlarının çalışma temposunda çocuk yetiştirmek epey zor. Çocukları küçük yaşlardan itibaren bırakıp işte olmak zorunda ebeveynler. Bu sebeple de çeşitli kurumlar var. Kreşler, anaokulları ve OKULLAR. Bu şekilde doğal bir büyüme sürecini yaşamak yerine, “yetiştirilmiş” oluyor çocuklar. Sistemin içinde iyi birer tüketici ve çarkın dişlilerinden biri haline geliyor. Biz anne ve babalar da “en iyisi” olmaları için elimizden geleni yapıyor ve ömrümüzün bir bölümünü buna adayacak şekilde “en iyi” kurumlara çalışıyoruz. Çocuklarımızla ilişkimizi bile bu kurumlar belirliyor. Ve elbette kurumun kültürü, eve ne kadar çok taşınırsa, diğer bir deyişle ne denli çok ödev ve aktivite olursa, o kadar başarıyla yapıyoruz bunu.

2010-2011 yılındaki kayıtlı 39.437 öğrenci ile dünyanın en kalabalık okulu olarak Guiness rekorlar kitabına giren Hindistan’daki City Montessori Okulu. Günümüzde 45.000’nin üstünde öğrencisi var.

Oysa uyanmak gerek. Sistemin içinde kalmak, çıkmaktan daha zor. Daha yorucu. Gönlümüzden geçen ve bizi sürekli dürten o iç sesimiz bize doğru yolu gösteriyor. Ertelenen hayaller, mutsuzluğun karamsarlığı ile örülü hayatlar ve kaçış planlarının her ortamda dile geliverişi de bu yüzden değil mi? Biraz düşününce ve olasılığına paye verince, korkulanın kalmak olduğu da aşikar.

Demem o ki, çocukların geleceği için çabalarken, gerçekten doğru olduğuna inandığımızı mı, bize öğretilen ve genel geçer diye kodlananı mı alıyoruz veri olarak, düşünmek gerek. Her anlamda ve her alanda.

Çocuk Yetiştirmeye Dair Düşünceler – 1

Dün aldığım bir eğitimde kişiliğimizin %80’inin 3 yaşta, %10’unun 7 yaşta ve tamamımın 25 yaşta tamamlandığını öğrendim. Üstelik doğum öncesi ve bebeklik döneminde öğrendiklerimiz bilinçaltında depolanıp, yetişkin hayatımızı büyük oranda yönlendiriyormuş. Bu bilgiler her ne kadar parça parça zihnimde bulunsa da, bir uzmandan net bir şekilde duymak yine de beni etkiledi doğrusu.

Bu durumda 4 ve 6 yaşındaki çocuklarım için yapabileceklerim kısıtlı görünüyor değil mi? Kendi adıma keşke’lerim, iyi ki’lerimden daha az. Bu nedenle mutluyum. Diğer yandan koyvermeyi de öğrendiğim bir yaşam dilimindeyim. Biraz da budur sebebi olumlu hislerimin.

20150825_182333

Bebeklik ve ilk çocukluk döneminde bilgiyi kesin doğru olarak kabul ediyor beyin. Yani anne-baba-bakan kişi ne derse, o doğrudur. Kodlamayı bu şekilde yapan insan yavrusu, yetişkinliğinde bunu yaşamımın kaidelerine ve sosyal ilişkilerine uyguluyor. Mesela; kaydırağa tersten çıkmaya çalışan bir çocuğa, “düşersin, öyle çıkılmaz, herkesin yaptığı gibi merdiveni kullanmalısın” demek; çocuğun ileride iş yaşamında farklı bir yöntem denemeye cesaret etmesini, herkesin yaptığından farklı bir yolda yürümesini engelleyebilir. Bilinen geleneksel yöntemler dışındaki bir yolda başarısız olacağı veya yanlış yapacağı kodlaması ile ilk aşamada cesaret gösteremeyebilir. Bu biraz ağır ve uç bir örnek oldu farkındayım. Fakat aslında minik girdilerin, nasıl bir çıktıya yol açabileceğini nereden bilebiliriz?

IMG-20150722-WA0005

Bu anlamda çocuğun içsel benliğine verilen özgürlükler, kendi farkındalığını oluşturmuş bireyler yetiştirebilmemize olanak sağlıyor. Bunlar özbakım becerilerini erken kazanmalarına teşvik ve ortam hazırlamakla başlayıp, bedensel sınırlarını cesurca keşfetmelerine olanak sağlamakla devam ediyor. Çocuğu, güvenliğini tehlikeye atmayacak şekilde rahat bırakmak gerek. Güvenlik meselesini de göreceliğe mahkum bırakmayacak şekilde değerlendirmeli. Yani çocuk hızlı koşarsa düşebilir elbette, ama kendi hızını başka türlü deneyimleyemez. Ayrıca toprak veya çim bir zeminde düşerse de canı birazcık yanabilir. Emin olun özgürce koşmanın heyecanı ile farkına bile varmaz. Koltuğun tepesinden atladığında bileğini incitebilir. Bu noktada ebeveynden merak duygusunu zedeleyici bir bildirim almadığında, ikinci denemede bileğini incitmeyecek şekilde atlamasını öğrenir. Aksi durumda ikinci denemeye cesaret bile edemez.

20150731_102824

Olayın bir de duygusal tarafı var. Bence can alıcı kısım burda. Çocuğu duygusal olarak beslemek “aslan oğlum, akıllı kızım” gaz vermelerinden ibaret değil elbette. Bu noktada çocuğun kimliğine dair taleplerimizi ona yüklemek yerine, sadece yanında olduğumuzu ve onu olduğu gibi kabullendiğimizi hissettirebilmek önemli. Kaliteli zaman geçirme mevzusunun da bu noktada fazla abartılmış olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çocuk yanınızda kendince oyun oynarken, örgünüzü örüp, bir yandan da ordan burdan muhabbet etmek, yapılandırılmış bir aktiviteden daha etkilidir. Oyununa onun yönlendirdiği şekilde katılmak, bir oyun kurup, onu dahil etmekten daha iyidir. İddialı söylüyorum bunu evet, çünkü buna inanıyorum, bu şekilde düşünüyorum. Fakat bu Montessori gibi, Pikler gibi farklı yöntemlerin çocuklarıma uygun olduğunu düşündüğüm görüşlerini uygulamadığım anlamına gelmesin. Yani saldım çayıra derken, çayırı iyi tanımak gerek 🙂

20150719_112357

Bugün de bunlar dolandı işte kafamda. İnsan yavrusu yetiştirmek demek, insanın kendisini büyütmesi de demek. Ve ben buna her geçen gün daha da hayran oluyor, bayılıyorum.