Eğitim

Türkiye’de anne ve baba için eğitim, çocuğu doğduğu anda en ciddi mevzulardan biridir.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 74 farklı Milli Eğitim Bakanı görev yaptı. 18. bakan Hasan Ali Yücel 8 yıl boyunca bu görevdeydi. (Köy Enstitüleri güzelliği için bir kez daha saygıyla anmak isterim.) Ardından en uzun süre görev yapan bakan 70. bakanımız Hüseyin Çelik oldu, 6 yıl. Diğer bakanların görevde kalma süreleri ise 1-3 yıl arasında değişiyor. İçerik ve sistem olarak konunun uzmanı bir kadronun oluşturduğu, modern, demokratik ve çağımızın gerekliliklerini karşılayan, üzerinde mutabık kalınmış, sürdürülebilir bir eğitim programımız olsa kısa süreli bakanlıklar sorun olmayabilirdi. Ancak her gelen bakanın birbirinden farklı içerik ve sistemi yürürlüğe aldığını düşünürsek, kısa süreli bakanlık görevleri ciddi sıkıntı. Bu şekilde içeriği sürekli farklılaşan, eşit bir şekilde çocuklara ulaştırılması güç, uzun vadede sürdürülebilirliği zayıf bir eğitim sistemi ile üreten, sorgulayan, gelişen bir toplum yaratabilmemiz pek olanaklı durmuyor.

Bir ulusun, bir ülkenin, bir coğrafyanın modern, özgür ve demokratik  yaşam kalitesini yakalayabilmesi için, öncelikle uzun vadede sürdürülebilir, içeriği sağlam, konunun ehli bir grup eğitimci tarafından hazırlanmış, uygulaması denetlenebilir ve erişimi geniş bir programa sahip olması gerekir düşüncesindeyim. Bu şekilde iyi bir başlangıç yapılabilir. Eğitim sadece devlete teslim edilerek değil, bağımsız komisyonlar, STK’lar, eğitim kurumları, üniversiteler ve özellikle aileler işin içine dahil edilerek geliştirilebilir.

5 yıllık zorunlu eğitim, 1997’de 8 yıla ve 2012 yılında 4+4+4 düzenlemesi ile 12 yılla çıkarıldı. Bu esnada hızlı, radikal, iyi çalışılmamış, uygulamada sıkıntıları olan programlar da beraberinde geldi. Bugün bu sistemin eğitime başlama yaşından, okulu erken terketmeye, başarı seviyesinden, içerik ve materyale kadar hemen her konuda ciddi sıkıntıları ve başarısızlıkları olduğunu görebiliyoruz. Çocuklar kadar eğiticiler de olumsuz etkilendi bu durumdan elbette. Bunu çocukları okullu bir anne olarak rahatlıkla gözlemleyebiliyorum. 4+4+4 uygulamasının 2 yıl sonraki sonuçları, Eğitim Reformu Girişimi ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın yayınladığı araştırmaya göre pek de parlak olmadı.Tam gün eğitim veren okul sayısıyla beraber öğrencilerin matematik, Türkçe, fen ve İngilizce başarı oranları düşerken, akran zorbalığı da artmış oldu. Dileyen yayınlanan raporlara bu adresten ulaşabilir.

OECD’nin 2015 yılında yayınladığı rapora göre Türkiye’de 15-19 yaş aralığındaki öğrencilerin eğitime katılma oranı %69. OECD ortalaması ise %84. 18-24 yaş aralığında ise rekoru elimizde tutuyoruz. %11 olan OECD ortalamasına karşın, ülkemizde lise eğitimini terk eden öğrenci oranı %38. Zorunlu eğitim derken??

En can alıcı oran ise 15-29 yaş aralığındaki gençlerin %28,4’ü ne okulda, ne de herhangi bir işte!

picture3

Öte yandan eğitime ayrılan bütçe oranı OECD ülekerinde %6 civarında iken, bizde bu oran %3,4’tür. Bu bütçe içinde eğitim yatırımlarına ayrılan pay ise 2002 yılının yarısından azdır.

v

Bunun sonucu olarak ailelere maddi anlamda daha fazla yük gelmesi de doğaldır.

2015-2016 Eğitim İzleme Raporu‘nun sonuçlarına göre Türkiye’de hanehalkının eğitime katkısı OECD ortalamasının üstüne olmasına rağmen, hedeflenen özel öğretim payı yıllar içinde artmaktadır.

picture1

picture2

İmkanı olan elbette eğitime ayırdığı bütçeyi artırsın. Ama bu sadece geliri ve bilinci yüksek ailelerin çocukları için bir ayrıcalık yaratmanın ötesine götürmüyor bizi. Oysa ülkenin bir bütün olarak kalkınabilmesi için eğitimin kalite standardı kadar eşit dağılımı da önemlidir. Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz, değil mi?

Her 3 yılda bir, 72 OECD ülkesini kapsayacak şekilde tekrarlanan PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Raporu) 2016 sonuçlarını açıkladı geçtiğimiz günlerde. Rapora göre durum pek de parlak değil. Zira matematik, fen bilimleri ve okuma kategorilerinde ortalamanın epey altındayız.

picture4

Üstelik 2003 yılından bu yana aldığımız en düşük puanları alarak!pisa-2

Bu durumda görünen o ki devletin varolan eğitim politikaları ile anlamlı ve hızlı yol alabilmek pek mümkün görünmüyor. Oysa acil ve etkin bir uygulamaya ihtiyaç var. Ebeveynler olarak okul öncesinden başlayarak çocuklarla, gençlerle daha fazla vakit geçirmek, STK’lar, muhtarlıklar, belediyeler gibi kurum ve kuruluşlar aracılığıyla örgütlenmek, minik bir atölye bile olsa katkıda bulunmak, halk kütüphanelerinin etkinleştirilmesi için çalışmak, okul aile birliklerinin bilinçlenmesi ve eğitime etkin katılımını sağlamak, gönüllü eğitim projelerinde yer almak, kardeş okul uyuglamalarının kapsamını genişletmek, yayınevleri benzeri kuruluşlarla kitap ve okul gereçlerinin yaygınlaştırılmasını sağlamak için yöntemler geliştirmek, aileleri bilinçlendirmeye yönelik okul yönetimleri ile beraber çalışmak, en azından okumak ve kendi çocuklarımız dışındaki çocuklara da ulaşabilmek için farkındalığımızı yükseltmek durumundayız.

Bunlar kişisel olarak aileler tarafından yapılabileceğini düşündüklerimden birkaçı. Kimbilir sizlerin aklına daha da neler gelir? Yeter ki elimizi o taşın altına sokmaya gönüllü olalım. Yeter ki su almakta olan bu gemideki tüm çocukları kurtarmak zorunda olduğumuzun bilincine varalım.

Elimizin altında binlerce kaynak, doğal olarak merak eden çocuklar varken yapabiliriz diye umuyorum. Enseyi karartmaya gönlüm elvermiyor doğrusu 🙂

Oyun ve Ödev

Kızım 1. sınıf öğrencisi. Gündüz 8 – 4 arasında okulda. Akşam 8’de de yatıyor. Okul dışında yemek, dinlenme, oyun, banyo ve ödev için 3,5 saati var yani. Ve bu çok yetersiz.

Henüz 6,5 yaşında. Okulda teneffüsler ancak oyunu kurmaya yetiyor. Genelde bir teneffüste oyun kuruluyor, diğerlerinde oynanmaya çalışılıyor. Yoğun bir tempoda eğitim alıyorlar. Çünkü müfredat böyle. Çocuğunuz için her ne kadar az, hızına uygun, merakını besleyecek, oyunla harmanlanmış eğitime heves ederseniz edin; sistemde bunun karşılığı yok. Belki kalabalık devlet okullarında bunu yakalamak mümkün olabilir. Ama özel okullar velilerin paralarının karşılığını daha çok eğitimle verme telaşında. Bu da çocuğu dar kalıplarda boğmaya götüren bir sistem ne yazık ki!

3 yıl okul öncesi eğitim alan, tüm günü okulda ve genelde derste geçen bir 6,5 yaş çocuğunun oyun gereksinimini karşılayabileceği zaman da ödevle bloke edilmiş durumda. Her akşam, en az 2 sayfa olmak üzere ödev yapıyor. Kendi kendine söylense de, genelde oturup yapıyor ödevlerini. Fakat bu arada henüz okula hiç başlamamış 5 yaşındaki kardeşinin oyunlarına da kıskançlıkla baktığını söylemeden geçemeyeceğim.

derssss_odev

Henüz sosyal yaşamı çözmeye çalıştığı bir yaşta iken, okuldaki arkadaşları ile oynayabileceği zaman ve mekandan yoksun. Birlikte oynamak yerine, sıralarda sessizce oturup toplama ve çıkarmanın bin türlü türevini çalışmaları gerekiyor. Birbirleri ile konuştukları için sıraları değiştiriliyor, dikkatsiz ve çok konuşan yaramaz çocuk damgasını yiyorlar. Oysa kızımın söylediğine göre okulda en çok sevdiği şey teneffüsler. Çünkü arkadaşları ile konuşabiliyor ve oyun oynayabiliyor.

Okulsuz eğitim teoride bunun çözümü gibi duruyor. Ancak günümüz şehirli çekirdek aile yaşamında bunu pratiğe dökmek pek kolay değil. Kaldı ki, ne fiziksel, ne de toplumsal olarak biz ebeveynler de yeterli donanıma sahip değiliz. Buna ev, mahalle, doğal ortam, sosyal ortam, zaman gibi pek çok kriter dahil.

acrylic-wash-background

Peki ne yapalım? Kızım için okumalarımla ve el yordamı ile oluşan durum şöyle:

  • Ödev konusunda baskı yok. Yapmak istediği kadar yapıyor. Öğretmeninin vereceği yıldız ve ödüller motive edici oldu.  Genelde ödevlerini yapmaya istekli. Ancak ödülün her zaman evde de ulaşabileceği şeyler olduğunu anlatarak, ödev-ödül ilişkisini zayıflattık. Bu sayede ödevi, içinden gelen bir sorumluluk duygusu ile yapmasını sağlayabildiğimizi umuyorum. Yapmadığında sorun hissetmemesi yeterli benim için.
  • Oyun için yeterli zamana ihtiyacı var. Bunu okul sonrası evde bulabildiğinde, güzel bir gün geçirmiş oluyor. Ancak işin içine televizyon ve telefondan oynanan oyunlar girdiğinde, zihin yorulmaya devam ederken, zamanını da tüketiyor. Bu sebeple o akşam uyku kalitesinde ciddi düşüş gözlemliyorum. Bu durum oğlum için de geçerli. Mümkün mertebe dijital ekranı kısıtlamaya çalışıyoruz.
  • Dilediği kitapları okumasına yönlendirmeye çalışıyorum. Bu sayede okumayı ödevle ilişkilendirmemesini sağlayabilmeyi umuyorum. Okumak, merak ettiği bilgiye ve hoşuna giden dünyaya açılan bir kapı olmalı. Ödev yapmak için gerekli bir araç değil!
  • Yazmak da aynı şekilde. Günlüğüne yazmak, kendi kitabını oluşturmak, yaptığı resimleri yazı ile süslemek; akşam verilen dikte ödevinden daha etkili diye düşünüyorum.
  • Okul hakkındaki gerçek düşüncelerimi yansıtmamaya çalışıyorum. İyi niyetli ve çalışkan bir öğretmeni var. Öğretmen bir anne ve babanın çocuğu olarak, özellikle ilkokul öğretmeni ile güzel bir bağ kurabilmesinin, hayatında olumlu bir etkisi olacağına inanıyorum.
  • Hafta sonları mümkünse doğada, değilse evde uzun zaman boşlukları yaratmaya çalışıyoruz. Bu şekilde kendini dinlemesi ve oyunla geliştirebilmesi için ortam oluşuyor.

Çocuklar büyürken, kendi koşullarını, kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kızımın oğluma göre 3 yıl erken okula başlamış olmasına içerliyorum. Kızım adına suçluluk duyuyorum. Bunu önce benim sindirebilmem; ikisinin farklı karakterlerde, farklı koşullarda yaşayan, iki farklı insan olduğunu içselleştirmem gerekli. Bu aşamadan sonra kızımın da okulla ilişkisinin daha verimli olacağını umuyorum.

Keşke okullar çocukların oyun oynayabileceği ve merak ettiklerini nasıl öğrenebileceklerini gösteren yerlerden ibaret olsaydı.

20150524-BMS_-76

Okula ve Şehre Dair Düşünceler

Okul, çalışmak için ön koşul ve gereklilik değildir. Daha iyi bir insan olmak, merak ettiklerini öğrenmek için okursun.
Diplomanın işe yaraması gerekli bir meslek sahibi değilsen, mesela doktorluk, mimarlık gibi, diploma da iş için bir ön koşul değildir.
Bir işi yapmayı seviyorsan, o senin işin olabilir. Olmalıdır da aslına bakarsan.

Okul kavramı bu şekliyle uzun bir tarihe sahip değil. Günümüz şehir insanlarının çalışma temposunda çocuk yetiştirmek epey zor. Çocukları küçük yaşlardan itibaren bırakıp işte olmak zorunda ebeveynler. Bu sebeple de çeşitli kurumlar var. Kreşler, anaokulları ve OKULLAR. Bu şekilde doğal bir büyüme sürecini yaşamak yerine, “yetiştirilmiş” oluyor çocuklar. Sistemin içinde iyi birer tüketici ve çarkın dişlilerinden biri haline geliyor. Biz anne ve babalar da “en iyisi” olmaları için elimizden geleni yapıyor ve ömrümüzün bir bölümünü buna adayacak şekilde “en iyi” kurumlara çalışıyoruz. Çocuklarımızla ilişkimizi bile bu kurumlar belirliyor. Ve elbette kurumun kültürü, eve ne kadar çok taşınırsa, diğer bir deyişle ne denli çok ödev ve aktivite olursa, o kadar başarıyla yapıyoruz bunu.

2010-2011 yılındaki kayıtlı 39.437 öğrenci ile dünyanın en kalabalık okulu olarak Guiness rekorlar kitabına giren Hindistan’daki City Montessori Okulu. Günümüzde 45.000’nin üstünde öğrencisi var.

Oysa uyanmak gerek. Sistemin içinde kalmak, çıkmaktan daha zor. Daha yorucu. Gönlümüzden geçen ve bizi sürekli dürten o iç sesimiz bize doğru yolu gösteriyor. Ertelenen hayaller, mutsuzluğun karamsarlığı ile örülü hayatlar ve kaçış planlarının her ortamda dile geliverişi de bu yüzden değil mi? Biraz düşününce ve olasılığına paye verince, korkulanın kalmak olduğu da aşikar.

Demem o ki, çocukların geleceği için çabalarken, gerçekten doğru olduğuna inandığımızı mı, bize öğretilen ve genel geçer diye kodlananı mı alıyoruz veri olarak, düşünmek gerek. Her anlamda ve her alanda.

Çocuk Yetiştirmeye Dair Düşünceler – 1

Dün aldığım bir eğitimde kişiliğimizin %80’inin 3 yaşta, %10’unun 7 yaşta ve tamamımın 25 yaşta tamamlandığını öğrendim. Üstelik doğum öncesi ve bebeklik döneminde öğrendiklerimiz bilinçaltında depolanıp, yetişkin hayatımızı büyük oranda yönlendiriyormuş. Bu bilgiler her ne kadar parça parça zihnimde bulunsa da, bir uzmandan net bir şekilde duymak yine de beni etkiledi doğrusu.

Bu durumda 4 ve 6 yaşındaki çocuklarım için yapabileceklerim kısıtlı görünüyor değil mi? Kendi adıma keşke’lerim, iyi ki’lerimden daha az. Bu nedenle mutluyum. Diğer yandan koyvermeyi de öğrendiğim bir yaşam dilimindeyim. Biraz da budur sebebi olumlu hislerimin.

20150825_182333

Bebeklik ve ilk çocukluk döneminde bilgiyi kesin doğru olarak kabul ediyor beyin. Yani anne-baba-bakan kişi ne derse, o doğrudur. Kodlamayı bu şekilde yapan insan yavrusu, yetişkinliğinde bunu yaşamımın kaidelerine ve sosyal ilişkilerine uyguluyor. Mesela; kaydırağa tersten çıkmaya çalışan bir çocuğa, “düşersin, öyle çıkılmaz, herkesin yaptığı gibi merdiveni kullanmalısın” demek; çocuğun ileride iş yaşamında farklı bir yöntem denemeye cesaret etmesini, herkesin yaptığından farklı bir yolda yürümesini engelleyebilir. Bilinen geleneksel yöntemler dışındaki bir yolda başarısız olacağı veya yanlış yapacağı kodlaması ile ilk aşamada cesaret gösteremeyebilir. Bu biraz ağır ve uç bir örnek oldu farkındayım. Fakat aslında minik girdilerin, nasıl bir çıktıya yol açabileceğini nereden bilebiliriz?

IMG-20150722-WA0005

Bu anlamda çocuğun içsel benliğine verilen özgürlükler, kendi farkındalığını oluşturmuş bireyler yetiştirebilmemize olanak sağlıyor. Bunlar özbakım becerilerini erken kazanmalarına teşvik ve ortam hazırlamakla başlayıp, bedensel sınırlarını cesurca keşfetmelerine olanak sağlamakla devam ediyor. Çocuğu, güvenliğini tehlikeye atmayacak şekilde rahat bırakmak gerek. Güvenlik meselesini de göreceliğe mahkum bırakmayacak şekilde değerlendirmeli. Yani çocuk hızlı koşarsa düşebilir elbette, ama kendi hızını başka türlü deneyimleyemez. Ayrıca toprak veya çim bir zeminde düşerse de canı birazcık yanabilir. Emin olun özgürce koşmanın heyecanı ile farkına bile varmaz. Koltuğun tepesinden atladığında bileğini incitebilir. Bu noktada ebeveynden merak duygusunu zedeleyici bir bildirim almadığında, ikinci denemede bileğini incitmeyecek şekilde atlamasını öğrenir. Aksi durumda ikinci denemeye cesaret bile edemez.

20150731_102824

Olayın bir de duygusal tarafı var. Bence can alıcı kısım burda. Çocuğu duygusal olarak beslemek “aslan oğlum, akıllı kızım” gaz vermelerinden ibaret değil elbette. Bu noktada çocuğun kimliğine dair taleplerimizi ona yüklemek yerine, sadece yanında olduğumuzu ve onu olduğu gibi kabullendiğimizi hissettirebilmek önemli. Kaliteli zaman geçirme mevzusunun da bu noktada fazla abartılmış olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çocuk yanınızda kendince oyun oynarken, örgünüzü örüp, bir yandan da ordan burdan muhabbet etmek, yapılandırılmış bir aktiviteden daha etkilidir. Oyununa onun yönlendirdiği şekilde katılmak, bir oyun kurup, onu dahil etmekten daha iyidir. İddialı söylüyorum bunu evet, çünkü buna inanıyorum, bu şekilde düşünüyorum. Fakat bu Montessori gibi, Pikler gibi farklı yöntemlerin çocuklarıma uygun olduğunu düşündüğüm görüşlerini uygulamadığım anlamına gelmesin. Yani saldım çayıra derken, çayırı iyi tanımak gerek 🙂

20150719_112357

Bugün de bunlar dolandı işte kafamda. İnsan yavrusu yetiştirmek demek, insanın kendisini büyütmesi de demek. Ve ben buna her geçen gün daha da hayran oluyor, bayılıyorum.

“Ödev’e” bakış

Çocuklar okula başlar başlamaz ödev denen gereksizlik de başlıyor. Üstüne proje denen bir meret var ki, hani ödevi tercih edecek insan, o cinsten.

Ben bu konuda oldukça katıyım. Ödevin günümüz okul düzeninde gerekliliğine inanmıyorum. Çocuklar kreşten başlayarak, yani genelde 3 yaş itibariyle, okula tam gün başlıyorlar. İlk 3 yıl, ilkokul öncesi eğitimde oyun zamanının en önemli payı alması gerektiğine inanıyorum. Ama gerek büyük şehirlerdeki alan yetersizliği, gerek çalışan ebeveyn koşulları, gerekse arkadaş sıkıntısı bunu okul dışında mümkün kılmıyor. İlkokul öncesi eğitimlerin artık gerekli hale gelmesindeki en önemli etken bu kanımca. Oysa mahallede arkadaşlarıyla oynayabilen, ağaç, börtü, böcek, çalı çırpı ile haşır neşir olabilen, evde anne ve babası, hatta anane, dede, hala, dayı, teyze ile vakit geçirebilen, günlük hayatın içine bu şekilde doğal olarak adapte olan çocuk okula gerek duymaz. Bilinçli ebevenyler bu konuda zaten çocuğa gerekli ek meziyetleri de sağlayacaklardır. Mesela makas kullanmak, boyama yapmak gibi. Olay bunların olanaksızlığı ise, mevcut koşullara bakmak gerek.

Yani kreş ve anaokulu evet gerekli bu bağlamda. Ancak bu açığı kapatmak üzere kurgulandıklarında gerekli işlevlerine erişebilirler. Bütün gün bir oda içinde, 20 çocukla beraber, sınırlandırılmış bir durumda, planlı aktivite adı altında sürekli boyama yaptırılarak olmaz bütün bunlar. Özellikle de 3 yıl boyunca.

Sonra ilkokula başlayan çocuktan beklenti, oyun zamanını doldurduğu ve yoğun rekabet sebebiyle, pompalanan bilgiyi taze dimağına deyim yerindeyse enjekte etmesi. Hadi buraya kadar elden gelen birşey yok, okula denen mefhum varsa ve mecburi ise, dahasına da imkan elvermiyorsa eyvallah, gidilsin.

Fakat bari evde rahat bırakın çocukları kardeşim. Sabahtan akşam okulda olan çocuğa bir de ev ödevi vermek ne demek? Bitmedi, proje ödevi nedir? Hele hikaye kitabı okutup, bunun ana fikrini ve özetini çıkartmak hangi akla hizmettir? Bu çocuk ilgisi olan alanı nasıl keşfedecek? Kitap okumayı nasıl sevecek? Nasıl sosyalleşecek? Nasıl dinlenecek? Birey olmayı, kendi içselliğini nasıl farkedecek?

Amaç çocuğun bütün zamanını doldurup, birey değil cemaat yetiştirmekse, bu düzen son derece marifetli!

Hele de ailelerin çocuk üzerinden kendi egolarını ve ebeveyliklerini yarıştırmaları yok mu! Zavallı bir durum.

Keşke biraz rahat bırakıp, biraz dinlesek, biraz bizi yönlendirmelerine izin versek çocuklarımızın. Eminim dünya daha güzel bir yer olurdu.

Bu yazıyı bana yazdıran kızımın şu andaki okulu ve öğretmeni değil. Şu ana kadar gayet güzel bir şekilde gidiyor okul maceramız. Bunu daha ziyade çevremde gördüğüm birkaç net örneğe dayanarak yazdım ki, genelleme yapılamayacak kadar az örnekler olması umudumdur. Sadece olaya bakış açımı paylaşmak istedim.

Bir “İlk-Okul” Yazısı

Kızım ilkokula başladı. Eskisi gibi heyecanla başlanılan bir olay değil bu durum. Can sıkıcı değil mi? İlk kez okula başlamanın yeri doldurulamaz hislerini hatırlamayacak ileride. Çünkü ilk kez 3 yaşında iken okula başlamıştı. Şimdi ilkokula başladığı binaya da iki yıldır devam ediyor zaten. Üstelik sınıftaki arkadaşları da aynı. Belki de tek iyi yanı burası durumun, en azından yazın özlediği arkadaşlarına kavuşmanın heyecanını yaşıyor ilk gün. Elbette 1. sınıfa başlamanın “gerçek okul”a başlamak anlamına gelmesi ve bunun ayrı bir büyümenin ispatı heyecanı olmasının da hakkını vermek gerek.

6
Okul yolundaki ilk günler. Çantada sadece su matarası ve yedek kıyafet var. Pantalon giydiği tek gün belki de.

Ancak olaya ilkokul öncesi yıllarca okula gitmek açısından bakınca ne kadar  sevimsiz değil mi? Evet sevimsiz, ancak gerçek. İçinde bulunduğumuz şehir koşulları çocukları okul konusunda erkenden sınıflara tıkmak (evet, “tıkmak” ve hatta “hapsetmek”) konusunda pek maharetli. Sistem de buna göre şekillenmiş ve pek de manidar olmuş. Yani bizim gibi X kuşağı ebeveynleri nasıl ki “okumazsan aç kalırsın, oku da kendini kurtar” mantığı ile yetişmişsek; şimdinin nesli de “okumak o kadar normal ve olması gerekendir ki, zaten olması gereken azami durum buysa, bunu da en iyi, en harika, en birinci… yapmak gerekir” şeklinde yetişiyor. Okulda disipline edilmiş hazır kıtalara müfredat denen, içeriği ve süresi tartışmalı ve üzerinde hala fikir birliğine varılamamasından olsa gerek zırt pırt değişen zırvalığı şırınga etmek öğretim değildir, olmamalı.

3
Hayalim çocukların zaman, beden ve ruh olarak alabildiğine özgürce kendilerini dünleyip anlayabilecekleri bir okul ortamı. Sadece içlerinde varolan bilgiyi ve merakı nasıl geliştirip besleyebileceklerini öğrenecekleri bir müfredat.

“Birşeyler öğrensem okulda, mesela nasıl öğreneceğimi, hoşuma giden şeyler hakkında nasıl kendimi yetiştirebileceğimi, nasıl daha zevkli ve mutlu yaşayacağımı” dediğini duyar gibiyim kızımın. Elbette bu benim iç sesim ve kızımın aslında okula gitmekten mutlu ve tatmin olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Yine de eksiklikleri hissediyor. Okula başlayalı 2 hafta oldu. Şimdiden arkadaşları ile hiç oynayamadığını, sohbet edemediğini, hala okuma-yazma yerine yıllardır yaptıkları çizgileri çizdiklerini anlatıyor. Evet okumayı ve yazmayı öğrenmeye çok hevesli. Bir an önce kardeşine kitap okuyabilmek ve günlük tutabilmek için heyecanlanıyor. Fakat öğretmenin 24 tane farklı seviyede, farklı hızda, farklı şekilde öğrenen çocuğun ihtiyaçlarını aynı anda ve aynı şekilde karşılayabilmesi de imkansız.

En sevdiği dersler santranç ve resim. Sanırım kendini en özgür hissettiği alanlar.

2
Bu 4 yaşındaki oğlumun, yazısı. Kendi oluşturdu. Uzun uzun yazıyor ve bize okuyor. Hiç okula gitmedi.

Eğitim ne yazık ki şu sıralar en çok canımı sıkan, elimin kolumun yetersiz kaldığını hissettiğim, ben sinirlendiren bir mevzu. Özel bir okul olması ve kızımın okula severek gidiyor olması teselli ediyor beni. Ancak yetersiz ve sıkıntılı kısımları da görmeden edemiyorum.

Oğlumsa hala evde, özgürce oynayarak, çizerek, resimler yaparak, yazılar yazarak çocukluğunu yaşıyor. İki çocuklu bir annenin doğal ikilemi olan “haksızlık mı yapıyorum” hissi ise içimde ara ara beni bunaltıyor.

5Bu süreci ne şekilde en az zaiyatla ve en çok deneyimle atlatmanın yolunu bulabilecek miyiz bakalım?

Siz hangi kuşaksınız? Peki ya çocuğunuz?

Geçen yıl bir seminere katılmıştım. Harika bir kuramı paylaştı Evrim Kuran. Özellikle ebeveyn olarak yetiştiğimiz, içinde bulunduğumuz ve çocuklarımızı yetiştirdiğimiz zamanların gerektirdiklerini özümsemek önemli diye düşünüyorum. Bu şekilde sadece çocuklarla ilişkimizi değil, kendi evebeynliğimizi de daha farkında olarak yaşayabiliriz.

Bahsedilen kuram Türkçe’ye Kuşak Kavramı olarak geçmiş Strauss-Howe Generational Theory.
Anladığım şekliyle kısaca dünyanın her 90-100 yılda 4 farklı kuşaktan oluşan bir döngüde olduğu. Bu döngüye göre her biri 18-25 yıl aralığında süren ve her defasında aynı düzende birbirini takip eden 4 kuşak yaşanıyor.

Son yüzyılın örnekleriyle;
Sessiz Kuşak (1927-1945 doğumlular) : Follower/izleyen, uyumlu, daha spritüel, muhafazakar, savaşa şahit olan kuşak.

Baby Boomers (1945-1964 doğumlular) : Savaş sonrası kuşak, arada kalan kuşak aslında bu kuşak, çalışmak için yaşar, fazla iş değiştirmez, sağlamcıdır, fayda ve fonksiyon önemlidir, hikaye anlatmaya bayılır, hayatın bir hikayesi olsun ister.

Anne ve babalarımız genelde bu kuşaktan. Daha erken çocuk sahibi oluyor ve daha çok çocuk yapıyorlar. Çünkü savaş sonrası doğanın gereği genelde. Çocuklarını genelde ayakta kalacak şekilde, kendi kendine yetebilen, rekabetçi bir bakış açısıyla yetiştiriyorlar. Önce kendini bir kurtar, sonra evlenir, çocuk yaparsın diyorlar.

X Kuşağı : (1965-1979 doğumlular) : “Daha” kuşağı, bireysel, sonuç odaklı, rekabetçi, farklı olmayı seven. Kayıp kuşak. En kısa süren zaman dilimi bu dönem. Ruhani değil, iş liderlerinin ön plana çıktığı kuşak.

Bir önceki kuşağın yetiştirdiği çocuklar olarak, daha bağımsız, sonuca ulaşmada aceleci, insiyatif almayı ve karar vermeyi seven bir kuşak. Bireysel insanlar. Bu sebeple daha geç evlenip, az sayıda çocuk yapıyorlar. İki farklı kuşaktan çocuğa sahip olabiliyorlar. Veya aradaki Y kuşağını atlayıp, direk Z kuşağından çocuklara sahipler. Aynı bireysellik sebebiyle iş delege etmekte de zorlanıyorlar.

Yaşamak için çalışıyorlar. Bu nedenle daha sık iş değiştiriyorlar.
Özal döneminde 1989 yılındaki kıyak emeklilik sebebiyle bir önceki kuşağın iş yaşamından çekilmesi sebebiyle Türkiye’de yönetici konumunda en fazla bulunan kuşak. Çalışan anne sayısı da bir önceki kuşağa göre fazla.

Y Kuşağı (1980-2000 doğumlular) : İngilizce “V”. Okunuşu why yani “neden”.
Önceki kuşağı, kuralları sorgulayan, sistemleri çökerten, liderler çıkartan kuşak. Deli dolu ve etkili liderlerin çıktığı kuşak.
Deneyimleyerek yaşamayı seviyor. Prosedür sevmiyor. Keyif almak önemli. Sırf keyifli olmadığını düşündüğü için iş aradığı halde, herhangi bir işi kabul etmeyebiliyor mesela. Bilgiye informal yolla ulaşmayı seviyor. Kısa yollar, hızlı sonuç önemli.

Grup merkezli bir yapıdalar. Bir topluluğa ait olmayı seviyorlar. Bir önceki kuşak gibi farklılık değil, bir toplulukla beraber değer yaratmak önemli bu kuşak için. Sürekli geri bildirime ihtiyaçları var.

Dikkat odakları çok kısa. Hızlı tepki veriyorlar. Dobralar. Eğitim ve gelişime önem veriyorlar.

Bu kuşak çocuklar sorgulayan, deneyimleyerek yaşayan, sade ve dobra bir iletişime açık, bir gruba dahil olmayı seven çocuklar.

Z Kuşağı (2000-2018 doğumlular) : Bu kuşak aslında sessiz kuşağa dönüş kuşağı. Benim çocuklarımın da içine dahil oldukları kuşak.
Bu çocuklar derin dikkat, derin odak çocukları. Büyük, anlamlı ve derin bakışları ile ayrılıyorlar. Etraflarındaki herşeyi özümzüyorlar. Daha muhafazakar, daha spritüel çocuklar.

Normlara uymaya eğilimliler. Lideri takip etme, bağlı olma özellikleri gelişmiş. Daha apolitikler.
Bu kuşak en çok sanatçının çıktığı kuşak. Değerler önem kazanıyor, maneviyat öne çıkıyor. Duygusallık ve içselleştirme önemli.

Bu dönemin sonu için ne yazık ki büyük bir savaş beklentisi var. Tarihte de hep bu dönemin sonuna denk gelen dönemde dünyanın süper gücünü değiştirecek bir büyük savaş yaşanmış. 2018 yılı sonrasında Çin’i süper güç olmaya taşıyacak bir büyük savaşın çıkacağı öngörüsü var. Umarım savaş hiç olmaz.

Bu kuram çok ilgimi çekti. Biraz daha okuyup, üzerinde düşünmek gerek. Çünkü kuşakları anlayıp, doğru yorumlayabildiğimde, kuşaklar arası iletişim kurmanın da daha akıllıca yollarını bulabileceğim. Bu da aramızda iki kuşak olan çocuklarımla daha iyi iletişim kurmamı, onları daha iyi anlamamı ve kendimi de onlara daha iyi anlatabilmemi sağlayacak.

Klasik bir X kuşağı mensubu olarak iş yaşamındaki etkilerini de düşündüm doğrusu. Etrafımda bir dolu Y kuşağı yeniyetme çalışan olduğunu düşünürsek, bu kuram benim hayatımı epey kolaylaştırabilir, ne dersiniz? 😉

İki Kardeşe Eşit Eğitim Olanağı

İnsan hayal kurunca mutlu hissediyor. Hayalleri gerçekleşince de tatmin olmuş ve huzurlu. Gerçi bitmez hayaller, biri bitince yenisi başlar dimağda 🙂

Sözkonusu çocuklar olunca genelde şöyle okusunlar, böyle adamlar/kadınlar olsunlar, işleri şu olsun, şöyle bir evlilikleri olsun gibi hayaller, belki de planlar, olurmuş bir kuşak öncesinde. Bizim kuşağın nispeten bilinçli ebeveyleri, çocukların kendi doğasına uygun yetişkinler olabilmesi hayali ile büyütüyor onları. Geleceğe dair çocuklar üzerinden yapılan planlarda mutlu ve kendine yeten, özgüvenli bireyler olmaları ana fikri oluşturuyor. Zaten artık para klasik meslekler yerine, sürekliliği değil, sürdürülebilirliği olan işlerden kazanılıyor. Bu noktada doktor, avukat veya marangoz ya da berber değilseniz mesleğin de bir önemi kalmıyor.

Benim de çocuklarımla ilgili düşüncelerim de bu noktadan uzak değil.

Öte yandan okul her ne kadar önemini korusa da, özellikle 2015 Türkiye’sinde geldiğimiz noktada eğitim sisteminin hiçbir türünden fazla bir şey ummamayı öğrendik. Çabamız çocukları sistemden mümkün olduğunca az zararla çıkarabilmek üzerine kurulu. Bu bağlamda gerçek manadaki vakıf okulları, daha küçük ve velilerin etkisini daha fazla hissettirebileceği okullar ve kendi özerkliğini nispeten kanıtlamış pahalı ve köklü eğitim kurumları sınırlı seçenekler.

Bizim çocuklarımız için İstanbul gibi bir metropoldeki seçeneğimiz, olanaklarımız ölçüsünde vakıf okulu oldu. Şimdilik bu yolda ilerliyoruz. Sonrası için planlar daha küçük bir yerleşim biriminde, küçük bir okulda devam etmeleri şeklinde. Bu arada bizim daha fazla vaktimiz olması ve daha fazla işin içinde olabilmek gibi de bir umudumuz var.

İki kardeşe eşit bir başlangıç yaptıramamış olacağız gibi görünüyor. Oğlum kreşe gitmeden anaokuluna başlayacak, kızımsa 1 yıl kreş ve 2 yıl anaokulu okumuş oldu ilkokul öncesi.

Beni bu bağlamda rahatlatan düşünce iki kardeş, iki farklı yaşam, iki farklı karakter ve iki farklı ihtiyaçlar olması. Aynı insanlar olmadıkları gibi, aynı şeylere de ihtiyaç duymuyorlar. Oğlum daha fazla yalnızlık, kendi kendinelik istiyor mesela. Kızım ise mümkün olduğunca kalabalıklarda olmak. Bu anlamda okula duyulan ihtiyaç da farklı.

Çocukların okulla ilişkilerini belirlerken, kafamızdaki okul kriterlerini, olması gereken diye düşündüklerimizi bir yana koymalıyız. Eldeki olanakları ve eğitim sisteminin genel çizgileri ile içinde bulunduğu durumu bilerek hareket etmek ilk aşamada önemli. Ancak esas önemli olan çocuğun birey olarak nasıl bir ihtiyacı olduğu. Nasıl öğrendiği. Merakı. İlgi alanları. Her çocuğun ihtiyacına yönelik olarak eğitim verebilme olanaklarını farklılaştırabilirsek, çocukları aynı kalıpla yetiştirmek ve dahası olmadığında kaygı duymak hatasını da bertaraf etmiş oluruz.

Çocuk yetiştirmek bu ülkede giderek şartların daha zor olduğu, olanakların ise aynı oradan kısıtlandığı bir çabaya dönüşüyor. İşimiz zor. Bize düşen bu zor görevi layıkıyla başarmak ve bu arada eğlenmeyi, keyfini çıkarmayı hiç unutmamak…

Doğan Cüceloğlu

Bu aralar şirketime karşı hislerim pek olumlu değilse de; son dönemde oldukça iyi konuşmacılar getirmesinin ve başarılı eğitimler yaptığının hakkını vermem gerek. Bir süre önce Doğan Cüceloğlu hoca bizimleydi.

Kendisini okulda ilk İnsan İnsana kitabını okuduğum günlerden bu yana takip etmeye çalışır ve çok taktir ederim. Sevdiğim ve keşke memleketim insanının daha can kulağıyla dinlese ve dediklerini uygulasa dediğim biri. Başarılı, çalışkan ve paylaşımcı bir psikoloji profesörü.

Yine şahaneydi. Daha önce sadece televizyon programlarında dinleme şansı bulduğuma hayıflandım. Canlı canlı daha etkili kesinlikle. Aklıma yazdığım bazı şeyleri paylaşmak istiyorum.

– Çocuklarımızı “küçük insanlar” olarak görelim. Onların da bir aklı, beyni, duygu ve düşünceleri olduğunu hiç unutmayalım. Onlara aktarmak istediklerimizi dikte ederek değil, anlatarak, anlamalarını ve ikna olmalarını sağlayarak öğretelim.

Mesela diş fırçalamasını öğretmek için;
– Bir bisküviyi ikiye bölelim. Bir parçasını çocuğumuz, diğerini biz yiyelim. Ağzımızın içindeki parçaları görüp, onların tüm gece ıslak ağzımın içinde çürüyebileceklerini anlatalım ayna karşısında. Bunun olmaması için diş fırçalamak gerektiğini anlatalım. Ve dahası diş fırçalayıp gösterelim temiz dişleri. En önemlisi de her gece bunu beraber tekrarlayalım. Sadece çocuğumuzun değil, torunumuzun da diş sağlığını garantilemiş oluruz.
Bu bildiğimiz bir yöntem, en azından araştıran, okuyan ebeveynlerin. Fakat hoca bunu öyle bir uslüpla anlatıyor ki; insanın kafasına bu iletişim ekseni yerleşiyor.

– İletişimde temel unsur ZEMİN. Zeminin ne olduğuna göre algımız değişiyor. Algıladığımız şekilde davranıyoruz. Davranışlarımız da bir sonuca götürüyor bizi. Her türlü ileitşimde, ama öncelikle çocuklarla iletişimde doğrudan davranışa yönlenmek hatalı. Davranışı oluşturabilmek veya değiştirebilmek için, öncelikle zemini oluşturmak ve değiştirmek gerekli.

Aynı resme bakıp bir vazo ve birbirine bakan iki insan görmek gibi.

Anlaşabilmek, birbirini anlayıp, karşıdakine meramını anlatabilmek için, öncelikle aynı şeyi görmek gerekmez mi? Eğer karı-koca bu resme bakıp şu şekilde davransa; -Ne görüyorsun? -Vazo? -Vazo mu? Ben iki insan görüyorum! -Hadi ya! Bir daha bakayım. -Dur ben de bir daha bakayım… Karşılıklı bakış açılarını genişletmiş ve ilişkiyi zenginleştirmiş olur. Kendi gördüğünde ısrar ve inat durumu ise iletişimi çıkmaza sürükler.

– Çocukların bir dünyaları olduğunu unutmamak ve bu dünyayı anlamaya çalışmak önemli. Eğer bir şeye heyecanlanıyor ve bu heyecanı paylaşmak istiyorsa; bu heyecana katılmak, onun dünyasını anlamak gerekli.

İlk defa yürüyen bir çocuk, dünyada ilk yürüyen insanın kendisi olduğunu düşünür ve heyecanı bunu yansıtır. Ana-baba bu durumu onun öz benliğine saygı duyup, anlayarak, onun dünyasına katılarak yaşamalıdır.

– Sözel iletişim, iletişimin ancak %40’ını oluşturabilir. Mimik, davranış, tonlama gibi.

– İnsanlar birbiriyle konuşmasa bile bir iletişimde bulunurlar. Bunu da hiç gözardı etmemek gerek.

– Ne zaman “herif-karı” kültüründen, “insan kadın-insan erkek” kültürüne geçeriz. O zaman uygarlaşmaya başlarız.

Hoca iyiydi, çok iyi. Ne denli aktardım bilemiyorum, ama özellikle çocuk yetiştirme hususunda hocadan feyz alınacak çok şey var. 74 yaşın olgunluğu, 51 yılın deneyimi, iki kültürü özümseme ve aldığı eğitimle Doğan Cüceloğlu eli öpülesi, saygı duyulası bir bilim adamı.

Okul Seçiminde Kriterler -2

Her ailenin okulla olan ilişkisi ve hayatın gereklilikleri farklı. Bu nedenle bu işin doğrusu, olması gerekeni yok. Koşullar ve beklentiler çerçevesinde en uygunu var. Ve her bir çocuk için de bu ayrı ayrı geçerli.

Ela 22 aylıkken kardeşi doğdu. Sosyal ortamlarda olmayı seven, yalnız oynamayı tercih etmeyen bir çocuk Ela. 6 aylıktan 3 yaşına kadar hemen her gün 2 saat kadar mahalle parkında arkadaşları ile oynadı. Evde de dedesi ile oynadı mütemadiyen. Ege’nin doğumu evdeki hareketi artırırken, Ela’ya ayrılan zamanın ister istemez kısıtlanmasına sebep oldu. Ayrıca Ela 3 yaşına geldiğinde, parkta her gün beraber oynadığı arkadaşları da kreşe başlamıştı.

KREŞ

Evde sıkılma ve dolayısıyla kardeşine sardırma emareleri gösteren Ela’yı önce yarım gün, sonra tam gün kreşe başlattık. Mahalle arkadaşları ile gitti geldi kreşe 7-8 ay. Ciddi ciddi gitmek istemediği olmadı hiç. Kreşte bizi pek memnun etmeyen şeyler olsa da, Ela gayet memnundu. Hatta bir sonraki yıl ziyarete bile gitmek istedi kreşini.

Kreşten memnun olduklarımız:

Ela’nın arkadaşları ile mutlu olması.

Severek ve hevesle gitmesi.

Bizi memnun etmeyenler;

Kreş yöneticisinin laf kalabalığı ile sorularımıza net cevaplar vermemesi.

Çok küçük ve kalabalık sınıflar olması.

Tüm yıl bizi bahçenin dibindeki inşaat dolayısıyla oyalayarak, çocukları bahçeye çıkarmamaları.

Bir dolu kırtasiye parası almalarına karşın, bütün yıl kırık pastel dışında malzeme kullandırmamaları.

Yiyeceklerin sağlıklı olduklarından ciddi şüphe duymamız.

Ela uyumak istememesine rağmen, diğerleri ile beraber yatmak zorunda kalması ve 2 saati tavana bakarak geçirmesi.

Çok fazla tv izlenmesi.

Peki niye almadınız kreşten derseniz, valla ben de şaşırıyorum bu duruma. Nutkumuz tutuldu herhalde. Ayrıca hepimiz ben, kocam, annem ve babam yorgunduk sanırım. Ela da mutluydu üstelik. Normali bu diye düşündük. Güzel taraflarını gördü gözümüz. Zaiyatsız atlattık velhasıl.

ANAOKULU


Sonraki yıl hiç düşünmeden anaokulu arayışına başladık. Eve yakın, fiyatı makul, eğitim anlayışı bizimkine yakın, bahçesi geniş bir anaokuluna başladı Ela. Üstelik İtalyan öğretmenlerden haftada 16 saat dil eğitimi alacaktı. Canımız arkadaşlarımız Pamiy ve Poyyas’la başladılar anasınıfına.

Çok tatlı bir öğretmenimiz vardı. Hala görüştüğümüz, anasınıfı öğretmeni olmak için doğmuş, sevgi dolu, oyuncu bir öğretmen.

Sınıftaki arkadaşlarını çok sevdi Ela. Biz de aileleri sevdik. Bizim dünya görüşümüze yakın insanlar. Ailece görüştüğümüz, birbirimizin evine gidip geldiğimiz, hatta beraber tatil yaptığımız arkadaşlarımız oldu bu sayede.

Resim öğretmenlerini başarılı buluyorum. Ela 2 yılda resimle kendini ifade etme konusunda epey gelişim gösterdi.

İkinci sene de aynı okulda, farklı bir öğretmenle devam ediyor. Şu anki görüşlerimiz:

Bu seneki öğretmeni disiplin konusunda iyi, sevecenlik konusunda yetersiz. Bence bu yaştaki çocuklar için sevgi ve anlayış, eğitim ve disiplinden daha önemli. Onlara sadece sosyal bir ortam ve zaman vermek yeterli diye düşünüyorum. Disipline olmalarına gerek yok bu yaşta. Zaten sosyal ortam içinde kabul edilebilir davranış kalıplarını kendileri içgüdüsel olarak keşfediyorlar.

Santranç öğrenmeye başladılar. Oyunla öğreniyorlar ve santranç öğretmenleri hep hikaye anlatıyor. Bu sebeple Ela santrancı çok seviyor. Evde babası ile en fazla oynadıkları oyun denebilir. Ege’ye de yavaş yavaş öğretmeye başladı.

Hala aynı sınıf arkadaşları ile okuyor. Bu da sosyal becerileri açısından güzel. Çünkü farklı bir ortamı çözmeye çalışmaktansa, kendini daha rahat hissettiği bir ortam olduğu için güvenli hissediyor. Mesela oynamak istemiyorsa, bir köşede kendi kendine resim yapıyor ve bundan dolayı mutlu.

Burada anlatmam gereken bir şey var. Ela’nın bu durumundan ben rahatsız oldum. Öğretmenine oyuna dahil etmesi konusunda baskı yaptım. Öğretmeni de Ela’yı bu konuda yönlendirdi. Bu olayın bana dönüşü, Ela’nın “ne güzel resim yapabiliyordum, şimdi oynamak zorundayım” demesi oldu. Bu da bana çocuklarıma müdahele edeceğim sınırları öncesinde düşünüp tartmam konusunda çok iyi bir ders oldu doğrusu.

Beden eğitimi ve modern dans/bale yetersiz. Ela’nın fiziksel zekasının fazla olması sebebiyle daha fazla harekete ihtiyacı var. Okul bunu karşılayamıyor. Biz de haftasonları yüzme ve parklar, haftaiçi evde muhtelif atlama ve triatlon aktiviteleri ile bu açığı kapatmaya çabalıyoruz.

Bu 3 yılın sonunda;

Okulun ilkokul öncesinde çocuklar için ailenin sosyal ortam yaratma becerisi paralelinde gereksiz olduğu sonucuna vardım.

Çocuğu o kadar saat minik bir sınıfta tutulmasının haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Evde yeterli malzemeyi ortaya koyduğumuz taktirde, çocuğun özgürce bu malzemeyi kullanabildiğini gördüm. Eğitimli bir öğretmenin yönlendirmesine gerek yok.

Kurallar silsilesi, aile ve arkadaş ortamında kendiliğinden geliyor. Sınıfta anlatılmasına gerek yok.

Okul biçim veriyor. Çocuklarınsa özgürce gelişmeye ihtiyaçları var.

Ela seneye 1. sınıf olacak. Bu okula devam edecek. Onu mümkün olduğunca ödev ve proje sürecinden uzak tutmak ve okumayı kendisi için sevmesini saplamak dışında bir amacım yok.

Ege’yi bu sene de okula vermiyoruz. Ege daha kendi kendine vakit geçirmeyi seven bir çocuk. Evde babası ile gayet mutlu. Önümüzdeki kış tiyatro, atölye, sergi gibi olanakları artıracağız.

Okul meselesi bizim ailede böyle şimdilik.

Seneye Allah Kerim…