Empatinin Tersi Bencillik mi?

Yaşarken başkasına zarar vermeden kendimizi düşünerek hareket edersek bencil mi oluruz?

Ya da karşımızdaki ile empati kurarak, kendimize zarar vermeden onların istediği şekilde hareket edersek bunun bize zararı olur mu?

Empatinin tersi bencillik midir?

Peki çocuklarımızı, başkalarına zarar vermeden, kendi mutlu oldukları ve doğru bildikleri şekilde “bencilce” davranacakları şekilde mi yetiştireceğiz? Yoksa empati kurarak, kendilerine zarar vermeden ama gerektiğinde karşılarındakinin istek ve dileklerine uygun davranacak şekilde, biraz da olsa kendilerininkinden feragat edecek şekilde mi yetiştireceğiz?

Ne dersiniz? Ortası var mı?

Bavul

Aslında hep bir yerlere gitmek için bavulumu hazır tuttum. Sık sık da yeniden hazırlamam gerekti zaten. İlkokulu 4 ayrı okulda okudum. Sonra okul çantamda kitapları okula, kıyafetleri eve taşıdığım yıllar geçti. Yurt çocuğu olmak, çantanı her daim gitmelere hazır etmek, bir anlamda yuvan bellemek demek ne de olsa! İş için başka şehre taşınmak zorunda olan yeni çağın insanıydım. Babadan oğula geçen yaşamlar geride kalmıştı ben büyüdüğümde çünkü. Sonra da içime işledi elbette gitmeler… Evden gitmek istemedim çok şükür… Yuvalarım hep sıcacıktı 🙂 Ben de yuvalarımı sırtlandım. Bir oraya, bir buraya… En olmadı hayalini kurdum, bir nevi gitmek adına 🙂

Bugün bavul alacağız kendimize. Çünkü bunca yolculuğa rağmen tek büyük bavulumuz İngiltere yolunda yük kısıtından sebep boyumuzu aşan genişliktekiler oldu. Haliyle işlevlerini dolap üstü, yorgan hurcu kıvamında sürdürmeye mahkum oldular. Diğerleri hep minikmiş, ki yeni farkına vardık. 4 kişilik çocuklu aile bavulumuz olmamış şimdiye kadar. Onca yolculuğa, onca kampa… Minik sırt çantalarına, kabin boyu tek valize sığmışız bunca zaman. Sığabilmişiz öte yandan, güzel… Zamanı geldiğine kanaat getirmiş olmalıyız ki ihtiyaç hissettik bir anda. Şöyle derli toplu mu olsun istedik sanki?!

İçimden bir ses büyümek güzel diyor. Her anlamda 🙂 Ama sadece, sakince, kalıbına göre, fazlalıklar olmadan, sırasında, hem gelişine hem de geldikleriyle… Büyümek… Her anlamda…

Bir insanın büyümesi…

Eğer çocuklarınız varsa, atacağınız her adımın içine onları da dahil etmek zorundasınız. En azından büyüyüp, kendilerini kurtarana kadar. Dünyada, özellikle de bizimki gibi sorunlu coğrafyalarda çocukları etkileyen dış etkenler oldukça sevimsiz. Buna, yeşil alan yokluğundan, zaman problemine, eğitimin yetersiz hatta sorunlu olmasından, günlük hayattaki kültürsüzlüğün etkilerine kadar pek çok şey dahil. Güzel olan şeyler genelde yakın aile ve çevre içinde yaşananlar ile ebeveynlerin çocuklarına sağlayabildikleri genel yaşam koşullarından kaynaklanıyor. Bunun tüm ülkelerde böyle olmadığı aşikar. Çocuk ve genç dostu ülkelerde ailedeki bu alan, sosyal kurumlar ve devlet tarafından da paylaşılıyor. Buna hayıflanmakla beraber, bu konuda yeterli sorumluluk almadığımdan dolayı sesimi çıkarmaya da hak göremiyorum. Henüz!

Çağımız modern düyasında kadınların çalışması gayet olumlu ve gerekli. Öte yandan çocukları ile olan ilişkilerinde bunun açtığı yara derin. Aslında aynı durum anne kadar, baba için de geçerli. Ancak kültürümüzün anaerkil yapısı, çocuğu kadının sorumluluğuna verdiğinden, bu konu tartışmaya henüz epey uzak. Kabul edelim, henüz İsviçre olmaya yolumuz var bu anlamda. Bakıcının, kreşin ve televizyonun karşısına kilitlediğimiz çocuklarımızın, geçirdiğimiz birkaç saatlik kaliteli zaman ve sağladığımız maddi olanaklar ile şahane idare edecekleri varsayımına teslim olmuş durumdayız. Oysa bunun etkileri çocukların büyüyüp, kendilerinde gördükleri açmazları deşmeye başladıklarında yüzümüze vuracakları acı bir gerçek olarak ortada öylece duruyor. Çocuk doğurma kararını verirken, ilk 7 yıl için gerekli ayarlamaları iyi planlamak gerekiyor. Ama hepimizin bildiği gibi bu günümüz piyasa koşullarında pek olanaklı değil. Elden geldiği kadar diyelim…

Bazen gün içinde yaptığım basit bir hareketin, haftalar sonra çocukların bir oyununda veya bir olay karşındaki tepkilerinde yüzüme vurulması beni kendime getiriyor. Bana basit ve doğal gelen bir şey, çocukta temel düşünce sistemine oturacak bir elementi oluşturabiliyor. Böyle söyleyince aslında üzerinde gezdiğimiz ince ipten dolayı huzursuz oluyor insan. Fakat biz sandığımızdan daha güçlü ve düşünceliyiz aslında. Gücümüzü sevgimizden, içimizdeki kadim histen ve okumaktan, araştırmaktan alıyoruz. Bunu yadsımadan, üzerinde akrobasi yaptığımız ipin inceliğine bakarsak biraz daha içimiz rahatlar diye düşünüyorum.

Çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasının en önemli olduğu bebeklik çağından sonra başlıyor asıl muhabbet sanki. Öncesini halledebilecek donanımdayız çok şükür. Evler ısınıyor, marketler emrimize amade, bilgi dört bir yandan yağıyor ve her ay çocuk doktorda zaten! Sonrasındaysa esas mevzu başlıyor. Oyuncaklar, kitaplar, arkadaşlar, etkinlikler ve elbette okul… acaba? Her aile hem kendi koşullarına, hem de çocuğuna uygun olanına göre bir harita belirleyip, onu takip ediyor. Bu noktada ailenin koşullarında veya çocuğun kendinde duruma uyumsuzluk varsa dert. Yoksa, su akıp yolunu buluyor aslında…

Oysa benim derdim iyi matematik, güzel Türkçe, nefis kimya, harika fizik değil. Arkadaşları arasında sevilen, oyunlarda lider, sorularda cin gibi, ağaç tepelerinde esnek bir çocuk da değil. Sadece mutlu bir çocuk da değil derdim aslına bakarsanız. Derdim, çocuk bile değil ya….

Tüm çabam, tüm uğraşım giderek zorlaşan dünyanın içinde kendi ile uyumlu, kendinin farkında, gücünü sevgisinden alan, huzuru içinde bulan, doğaya uyumlu, heyecanını koruyabilmiş bir insanın büyümesine eşlik edebilmek... Böyle büyümesine. Eğip bükmeden, çekip ittirmeden, ekleyip çıkarmadan, zorlayıp bezdirmeden, sindirip bastırmadan… Olduğu gibi… Severek, eşlik ederek, yanında bulunarak, elini tutup gülümseyerek…

Kaynak Suyu

Bu aralar okuyorum bol bol. Dilediğimce değil belki hala ama olsun; okumak iyidir. Daldan dala konarcasına okuyorum üstelik. Sadece kitap değil, ne bulursam onu okuyorum. Eğitimle, Türkiye’yle, dünyayla, toplumla, tarımla, tohumla, çocukla, gelecekle, aşkla ilgili ne bulursam beynime sessizce süzülmesine izin veriyorum. Biliyorum, okuduklarım henüz demlenmemiş çayın çiğ kokusu, kekremsi tadı gibi. Tam kıvama gelmediklerinden olsa gerek, dağdan, taştan süzülmüş kaynak suyu berraklığında akamıyorlar dilime ve hayatıma. Şimdilik orada bir yerlerde birikiyorlar.

Annelik de, hep biriktirmek ve zamanı gelince minik bir kaynak gibi bulduğu uygun ortamdan kaynayıvermek. Kucağına aldığın minik canı, tüm haşmeti ile önünde serilen koca hayata karşı donanımlı hale getirmek misyonu ile ağır ve bu meydan okuma sayesinde heyecan ve gurur verici. Zamanla anlıyor insan elinde tuttuğu bu gücü. Kimi zaman kızgın bir demir gibi yüreğini dağlayan, kimi zaman serin bir pınar gibi içini ferahlatan muazzam kuvvet. Kimi zaman kalender bir kabullenmişlikle akışına bıraktığın, kimi zaman teslim tarihine yetiştirme gayretiyle telaşlandığın bir göznuru proje gibi her bir zerresine hakim olduğun…

Annelik içinden fışkıran bir deli sevgi seli, beyninde çöreklenmiş bir endişe yumağı, zembereği boşalmış, doludizgin koşan bir kısrağın yorgunluk teri, çocukluk anılarının gözünün nurundaki yaşta birikmesi, kıkırdamasında mutluluğun karmaşık formulünü anlayıverdiğin o büyülü an,  güneşte kavrulan kaslarına gitsin diye boğazından yuvarladığın serin su, tarifsiz bir sonsuzlukta anlam yüklenmiş ve aslında sadece senin yüklediğin kadar basit bir anlamı olan herhangi bir şey… Annelik, ne kutsal, ne sıradan… Ne basit, ne karmaşık… Ne boş, ne de ağzına kadar dolu… Annelik, öylesine… İçinde birikmiş olan hayatın, zamanı geldiğinde kendini bırakıvermesi yaşamaya… Kendi biricik yaşamına…

Yollar

Yolu da, yolculuğu sevdiğim kadar severim. Gidilecek yerin heyecanı, yolculuğun coşkusuna mani olmaz bende. Çocuklarla olan yolculukların zevki daha da bir başka. Yolculuk minik taşınmalardır. Bedeni ruhla beraber alıp çıkınına, düşersin yola. Sen gittikçe akıp giden manzara gibi çoğalır ruhunun türküsü. Cıvıl cıvıl bir rüzgar okşar, kıpır kıpır yüreğini. Güzeldir, hatta harikadır yollar da, yolculuklar da…

Son 3,5 aydır her hafta şehirlerarası yolculuk yapıyorum. Tek başıma. Uçakla ve otobüsle. Havalimanlarında, otogarlarda, bekleme salonlarında, mola yerlerinde bir başıma gidiyorum; geliyorum. Yanımda minik bir çanta oluyor ve kitaplarım, suyum, bisküvilerim, yorgunluklarım, yılgınlıklarım, kızgınlıklarım, zorunluluklarım, özlemlerim, heyecanlarım, yarım kalmışlıklarım… Telefondan bana eşlik eden dostlarım… Tanıdık mekanlara, tanıdık yüzler ve aşina duygular eşlik etmeye başlıyor bir süre sonra. Ucu ucuna eklenen yollar bitmez hale geliyor. İşin heyecanı, sıradanlığa; yolculuğun zevki, mecburiyetlere bırakıyor yerini. O yüzdendir her hafta yanımdaki kitabın değişmesi. O yüzdendir rutinimin olmayışı. Bu sıradanlığa kapılmamak, içimdeki yolculuk aşkını bitirmemek içindir bu minik dokunuşlarım…

Çocuklar da alıştılar bizim gibi bu git-gel’lere. Normalleştirdiler bu garip durumu. Daha fenalarını düşündükçe yüzümüzde sevimli bir gülümseme ile metanetle ve kalender bir kabullenişlikle yaşıyoruz bu zamanları. Üstüne bir kez daha taşındık 🙂 Bu sefer ayrı bir şehre değil, aynı sokağa neyse ki! Tedbil-i mekanda ferahlık, taşınmada alışılmış bir zorluk var. 4 gün içinde evi bulmuş, eşyaları toparlamış, taşınmış ve hatta yerleşmiştik bile. Yorulduk ama değdi. Belki şöminemiz yok artık, ama şömine başındaki keyifli zamanlarımızın anıları bizimle. Hala zeytin ağaçlarımız, bir minik bahçemiz, ısıtabildiğimiz bir evimiz ve üstüne nefis bir manzaramız var. Yeni yuvamızda da mutluyuz çok şükür…

Tüm bu beklenmeyen süreci bir yolculukmuşcasına kucaklıyoruz. Bize getirdiklerinin, bizi daha güçlü ve zengin kıldığına inanıyoruz. Zorlukların altından hepimiz elbirliği ile kalkıyoruz. Bunun da ayrı bir zevki, tatlı bir gururu var aslında.

Hayatta durduğun yerden daha önemli aslında ona baktığın yer 🙂 Biz hayatımızda, ülkede ve dünyada yaşananlara, tüm bu olan bitenlere inat umudu, gayreti, sevgiyi ve direnmeyi seçtik… Hayat bizim…

Jane Austen Kitap Klubü

Jane Austen okudunuz mu? Okumadıysanız bir an önce başlayın derim. 1775-1817 yılları arasında yaşamış bir İngiliz yazar. İkisi ölümünden sonra basılan toplam 6 kitabı var. 19. yüzyıl İngiltere’sinin siyasi olarak savaşların içinde ama güçlü olduğu, köleliğin kaldırılmasına ramak kaldığı, aristokrasinin şaşasının devam ettiği ama gücünün zayıfladığı, halkın özgürlük arayışlarının kıpırdanmaya başladığı bir dönemde, İngiltere kırsalında yaşamış bir kadın yazar. Bu, kadının varlığının evlilik ve mirasa ile belirlendiği bir dönemdir. Aristokrasinin artık sadece soyla değil, ticaretle de kazanıldığı, ordudan para ile toplumsal bir statü elde edilebilinen bir dönem. Kadınların eğitim hakkı olmamakla beraber, evde kendilerini hemen her alanda eğitebildikleri ve Jane Austen’in kaleminden süzülen büyülü bir zaman.

076b0c2ec11c43828907f0df77de109c
İmparator Franz Joseph’in Hofburg İmparatorluk sarayındaki balosunda aristokratlar. Painting by Wilhelm Gause (1900)

Jane Austen romanlarında İngiltere’nin bu dönemini aşk ve evlilik ekseninde toplumsal olarak gayet detaylı ve net bir şekilde tasvir etmiştir. Kadınların ve hatta erkeklerin düşünce ve duyguları ile toplumsal duruşları karşılıklı diyaloglarda dile gelir. Döneminde yüksek sesle okumaların yaygın olduğu düşünülürse, diyalogların romanlara canlılık kazandırmak için ne derece etkili olduğu anlaşılabilir.

Romanlarının ana karakterlerini kadınlar oluşturur. Aşık olan, güçlü duygu ve düşüncelere sahip, kendilerini geliştiren, toplumsal katmanlar arasında varlıkları ile varolmaya çalışan, aristokrasiyi delip geçen, cesur kadınlar. Romanlarının hemen hepsinde ana karakterlerin yanısıra zengin yan karakterler de bulunur. Bu sayede katmanları arasında derinleşen okumalara olanak sağlar.

jane_austen_book_club2

Jane Austen Kitap Klubü ise 6 romanın sırayla okunup, 5 kadın ve 1 erkek tarafından  tartışıldığı bir klubün hikayesini anlatır. Sinema anlamında üstün bir varlık göstermemekle beraber, romanlardan esilenerek günümüz ilişkilerindeki çözümlemelerin yapılması ilgi çekici. Romanların ana teması aşk ve ilişkilerdir. Öte yandan kadının toplumsal anlamda kurallar bütününden etkilenip kendine nefes alacak alan yaratması önemlidir. Bu noktada toplum çözümlemesinin son derece keskin bir netlikte yapılmış olması, romanların bu denli etkili ve zevkli olmasını sağlayan en önemli unsurdur kanımca.

20170104_083452

Kitaplarını okumanızı, filmlerini izlemenizi öneririm. Zevkli bir okuma dönemi olacaktır 🙂 Hele de arkadaşlarınızla tartışarak çözümlemeler yaptığınızda tadından yenmez emin olun 🙂

Kitapları:

  • Sense and Sensibility/ Aşk ve Yaşam – 1811
  • Pride and Prejudice – Gurur ve Önyargı – 1813
  • Mansfield Park/Mansfield Park – 1814
  • Emma – 1815
  • Northanger Abbey/Northanger Manastırı – 1818
  • Persuasion/İkna – 1818

Filmleri:

Bunun yanısıra pek çok filmde romanlarından, karakterlerinden bahsedilmiş ve bir çok sinema ve televizyon filmine de esin kaynağı olmuştur.

c8303b85c262bdfbb00c32edebbc559e

Devam…

Bir süredir yazamıyorum. İçimden dolup taşıyor cümleler, ama elimi klavyeye uzatamıyorum. Coğrafyamız bunca zulme kucak açmışken güzel şeylerden bahsetmeye yüreğim elvermiyor. Öte yandan hayat ite kaka da olsa devam etmiyor mu? İyilikten, güzellikten bahsetmek kötülüğü azaltmaya yaramıyor belki ama, ruhumuzdaki tomurcukların çiçek açmasına yol açabilir, kimbilir. İçi yanan ruhlarımıza serinleten bir köprü kurabiliriz beraber, bir ihtimal.

Sonrası? Bilmiyorum. Açıkçası bu döngüden nasıl kurtulacağız, elimizden ne gelir emin değilim. Büyük bir çıkmazda dünya. Herşey ekonomi ile bağlantılı gerçekleşmiş insanoğlu varolduğundan bu yana. Jared Diamond Çöküş kitabında yokolan kavimlerin hikayelerini anlatır. Yokoluşların gelip dayandığı yer ekonomik çıkmazlar. 20. yüzyılın başında rüştünü savaşlara dayandırmış kapitalizmin de çöküşü yakındır deniliyor. Hal böyleyse korkarım sandığımızdan uzun ve sancılı bir sürecin başlangıcındayız. Çocuklarımız ara dönemde kalakalacak ve yaşadıkları en naif, en güzel zamanlar çocuklukları ve eğer şanslılarsa yaşlılıkları olacak. Bizim içinse hasret kaldığımız özgürlük ve neşe çağı artık göremeyeceğimiz bir zaman diliminde saklı gibi duruyor. Karamsarlıkla gerçekliğin içiçe geçtiği, nafilikle umudun belirsizleştiği bir dönemdeyiz. 2017 püsküren nefretin şiddetinden dimağlarımızı yakarak başladı çünkü…

Benim için 2016 umut yılıydı. Yeni başlangıçların, hayallerin gerçekleştiği bir yıl olacaktı. Tam anlamıyla olamadı ne yazık ki. 2016’yı daha çok özlemle, daha çok yorgunlukla, biraz yılgınlıkla uğurladım. İçinde herşeye inat özgürlüklerin, kahkahaların ve tazeleyen yolculukların da olduğu, buna rağmen hevesimizi kursağımızda bırakan bir yıldı.

2017’yi umudu canlı tutarak karşıladık. Ama fiziksel yorgunluk, ruhsal yılgınlık bunu kolaylaştırmıyor ne yazık ki! Giderek içimde cılızlaşan, buna rağmen ışıltısı ile gönlümü kamaştıran bir hayali taşıyorum nihayetinde. Bu yüzdendir enseyi karatmamam. Çocuklarımın değişime ve zorluklara karşın direnişleri yüzündendir. Elini tuttuğumda huzur bulduklarım hürmetinedir. Nefes aldığımız sürece, umut da varolacak inancımdandır. Yoksa, zor mu diye gel bir de bana sor!

Coğrafyanın Kaderi

İnsan dilediğince yaşayabilir mi, ne dersiniz? Sabah yatakta miskinlik yapmak arzusunu, işe gitme zorunluluğu sebebiyle bastırmaktan tutun da; evi satıp Avrupa turuna çıkmaya kadar. Çocuklar “iyi” okullarda okusunlar diye sürekli para sıkıntısı çekmeye veya kayınvalideyi ziyaret etme zorunluluğu yüzünden, yılda sadece 2 hafta olan tatil gelecek diye sıkıntı duymaya… Yani birey olarak canımızın çektiği, kendimize biçtiğimiz hayatı yaşamaktan sözediyorum.

Toplumsal kurallar kadar, aile içi dengelerin yani beraber yaşadığımız diğer insanların da isteklerini göz önünde tutmamız gerçekliğinden, kendimizle ilgili bazı dilekleri mantığa bürüyerek değiştiririz. Var olan durumu kabullenir, bakış açımızın esnekliği ölçüsünde buna uyum sağlarız. Kimimiz kahreder ve genelde sürekli söylenmeli bir ruh hali içinde, güzellikleri de sıkıntıyla yaşarlar. Kimimizse iyimser bir çerçevede, “vardır bir hikmeti” diyerek yaşarlar. Bardağın dolu yanını görebilmenin, nefes aldığımız sürece daha huzurlu olmamızı sağladığı aşikar. Sonuçta elimizde olmayan dışsal faktörler yüzünden şekilleniyor pek çok günümüz.

Şimdi bu noktada, doğduğumuz coğrafyayı, ailenin ekonomik ve kültürel durumunu, dünyanın içinde bulunduğu zaman dilimini, sağlık koşullarımızı, eşlerimizi düşünelim. Eş seçiminin bile bir doğal hak olmasının şans olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Kabul edelim ki, coğrafi güzelliklerine karşın, oldukça zor bir ekonomik ve kültürel yapıya sahip ülkemiz. Kişisel olarak her ne kadar eğitim olanaklarına erişebilmiş ve ekonomik olarak rahat addedilen bir noktada olsak da; bir İsveçli, bir Japon, İngiliz, Kanada vatandaşına göre pek de parlak bir durumda sayılmayız değil mi? Tabii aklınıza Afganistan gibi binlerce ülke ve coğrafya gelip, şükür halimize demek de işin farklı bir yanı.

Daha ziyade geleceğe ve dahası güvenli geleceğe koşullandırılmış olmamızdan; elde imkanı olanın daha çok bu kısır döngüye girmesinden, çoğunluğu oluşturan güruhun ise bunun dahi farkında olmamasından kaynaklı bir iç sıkıntım var. Yanlış ifade etmiş olmak istemiyorum; kendi adıma olmaktan ziyade, toplumsal olarak “biz”den bahsediyorum. Oysa ciddi bir eğitim atağı ile bunu tersine çevirip, yüzyılın bu dilimini harika bir auraya sahip, cennet gibi bir coğrafyada, pırıl pırıl ruhlar içinde yaşamak mümkün. Ütopya elbette şimdilik. Bir diğer seçenek de kendi yapay fanusunda yaşamak. İletişim hızının bu denli arttığı bir zamanda bunu yapabilmek imkansızken, bunun olmaması da bir o kadar saçma ve anlamsız geliyor…

Velhasıl, ortam insanı oradan oraya sürükleyen düşüncelere boğulmaya müsait. Ülkede yaşananlara bakılırsa, sürükleneceğimiz düşüncelerin olumlu ve sevgi dolu olmasını diliyorum. İçinde bulunduğumuz ruh halinin bizi daha güzel günlere götürecek adımları atmak için güdülemesini, pes etmeyip daha bir gayretle elimizdeki umuda sarılmamıza yol açmasını diliyorum.

Kimbilir bir gün biz bu coğrafyanın çocukları da, güzel şeylerden bahsettiğimizde vicdan azabı duymayacağımız günlerde güzel tatil rotaları öneririz birbirimize…

 

 

2017’ye Doğru Hayaller Dilekler Hedefler

8 yıldır blog yazıyorum. Eski bloğumda bol bol mim’ler vardı. Blog yazmanın ilk zamanlarıydı ve mim olayı oldukça yaygındı. Sonra wordpress altyapısına geçişle beraber, eski yazılarımı oldukları yerde bırakıp, baştan aldım blog olayını.
Severek takip ettiğim Küçük Mucizelerim bana bir mim göndermiş. Burada ilk kez bir mim yazacağım yani 🙂 Heyecanlı mıyım, evet 🙂  Nihan’a teşekkür ediyor, cevaplamaya başlıyorum…
SORU 1. Kimse mükemmel değildir ama yine de eksikleri düzeltmek mümkün. Huylu huyundan geçmez mi dersin? Yoksa şu huyumu değiştirsem hiç fena olmaz mı? Nedir o huyun? 2017 için kendinde değiştirmek istediklerin neler?
Kendimi olduğum gibi seviyorum. Değiştirmek istediğim şeyler vardı eskiden. Ama son bir kaç yıldır öyle barışığım ki kendimle ! Seviyorum yani tüm gerekli gereksiz, saçma sapan, işe yarar, güzel ve sinir bozucu huylarımı. Bu hafif depresif, söylenmeli, gürültücü, yerinde duramayan ve son derece sabırlı kadını seviyorum, ne yapayım elimde değil 🙂 Şaka bir yana, gerçekten 40 yaş bir kadın için çok güzel şeyler ifade ediyor. En azından benim için 🙂 2017’yi olduğum gibi karşılamak isterim yani.
SORU 2. Alaaddin’in meşhur sihirli lambası oldu ya kucağına düştü. Ve tabi ki 3 dilek hakkı verdi. Dikkatli düşün, klavyenden çıkan her cümleyi gerçeğe dönüştürebilir. Ne dilerdin?
  1. Dünyadaki varolan ve olacak savaşların sadece bu savaşları çıkarmaya uğraşanlar arasında olmasını. Diğerlerine, masumlara mümkünse uğramasın.
  2. Sınırların kalkmasını. Her anlamda!
  3. Tüm insanlar için eşit koşul ve hakların varolmasını. Tüm coğrafyalarda…
SORU 3. Şimdi gerçek hayata dönüyoruz, evin, çocukların, kendin, kedin.. için yeni yılda neler yapmak var aklında? Şimdiden düşünelim ki, yeni yıl kapıda hazırlıksız yakalanmayalım 🙂
Doğrusu planlarımın bir kısmını yaptım 🙂
Uzun bir, hatta birkaç tatil planlıyorum. Sakin, gelişine, keyfimize göre…
Daha çok kitap okumak. Tüm aile olarak.
Çocuklarla daha fazla ve içiçe deneyimler yaşamak. Yürüyüşler, sohbetler, yemekler, geziler, filmler…
Sigaraya veda bir de 😦
SORU 4. Piyangodan büyük ikramiye çıksa hepimiz dünyayı gezeriz değil mi? Sen neler yapmak isterdin? Bir de şöyle düşün, o istediklerin için çok para şart mı? Belki de değildir.
Şu an çıksa ikramiye, önümüzdeki 18 yıl boyunca çocuklarla dünyayı gezerim. Gidebildiğimiz her yere ayak basmayı, farklı insanlar ve kültürlerle tanışmayı isterim. Çocuklar 23 ve 25 yaşına, biz de kocamla 60 yaşımıza geldiğimizde bir yere nihayet konmayı, yerleşmeyi düşünebilirim. Sonrasında ne yaparız kısmını da, 18 yıllık o deneyimden sonra düşünürüz herhalde. Çocuklar da buna karar verebilecek yaşa gelmiş, deneyimi kazanmış olurlar sanırım. Ve evet, bunun için para şart. En azından bu kadar uzun süre için 🙂
SORU 5. Para para para. Para harcamadan da gerçekleştirebileceğin hayallerin vardır elbet. Haydi onları da paylaş, bekliyoruz. 
Hayal ettiklerimin pek çoğunu gerçekleştirdim aslında çok şükür. Zaman sınırsız gezmek ve günü keyfimce, ailemle yaşamak var bundan sonrasında 🙂
Çok keyifli sorular. Denemek isterseniz buyrun 🙂

Eğitim

Türkiye’de anne ve baba için eğitim, çocuğu doğduğu anda en ciddi mevzulardan biridir.

Cumhuriyet kurulduğundan bu yana 74 farklı Milli Eğitim Bakanı görev yaptı. 18. bakan Hasan Ali Yücel 8 yıl boyunca bu görevdeydi. (Köy Enstitüleri güzelliği için bir kez daha saygıyla anmak isterim.) Ardından en uzun süre görev yapan bakan 70. bakanımız Hüseyin Çelik oldu, 6 yıl. Diğer bakanların görevde kalma süreleri ise 1-3 yıl arasında değişiyor. İçerik ve sistem olarak konunun uzmanı bir kadronun oluşturduğu, modern, demokratik ve çağımızın gerekliliklerini karşılayan, üzerinde mutabık kalınmış, sürdürülebilir bir eğitim programımız olsa kısa süreli bakanlıklar sorun olmayabilirdi. Ancak her gelen bakanın birbirinden farklı içerik ve sistemi yürürlüğe aldığını düşünürsek, kısa süreli bakanlık görevleri ciddi sıkıntı. Bu şekilde içeriği sürekli farklılaşan, eşit bir şekilde çocuklara ulaştırılması güç, uzun vadede sürdürülebilirliği zayıf bir eğitim sistemi ile üreten, sorgulayan, gelişen bir toplum yaratabilmemiz pek olanaklı durmuyor.

Bir ulusun, bir ülkenin, bir coğrafyanın modern, özgür ve demokratik  yaşam kalitesini yakalayabilmesi için, öncelikle uzun vadede sürdürülebilir, içeriği sağlam, konunun ehli bir grup eğitimci tarafından hazırlanmış, uygulaması denetlenebilir ve erişimi geniş bir programa sahip olması gerekir düşüncesindeyim. Bu şekilde iyi bir başlangıç yapılabilir. Eğitim sadece devlete teslim edilerek değil, bağımsız komisyonlar, STK’lar, eğitim kurumları, üniversiteler ve özellikle aileler işin içine dahil edilerek geliştirilebilir.

5 yıllık zorunlu eğitim, 1997’de 8 yıla ve 2012 yılında 4+4+4 düzenlemesi ile 12 yılla çıkarıldı. Bu esnada hızlı, radikal, iyi çalışılmamış, uygulamada sıkıntıları olan programlar da beraberinde geldi. Bugün bu sistemin eğitime başlama yaşından, okulu erken terketmeye, başarı seviyesinden, içerik ve materyale kadar hemen her konuda ciddi sıkıntıları ve başarısızlıkları olduğunu görebiliyoruz. Çocuklar kadar eğiticiler de olumsuz etkilendi bu durumdan elbette. Bunu çocukları okullu bir anne olarak rahatlıkla gözlemleyebiliyorum. 4+4+4 uygulamasının 2 yıl sonraki sonuçları, Eğitim Reformu Girişimi ve Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’nın yayınladığı araştırmaya göre pek de parlak olmadı.Tam gün eğitim veren okul sayısıyla beraber öğrencilerin matematik, Türkçe, fen ve İngilizce başarı oranları düşerken, akran zorbalığı da artmış oldu. Dileyen yayınlanan raporlara bu adresten ulaşabilir.

OECD’nin 2015 yılında yayınladığı rapora göre Türkiye’de 15-19 yaş aralığındaki öğrencilerin eğitime katılma oranı %69. OECD ortalaması ise %84. 18-24 yaş aralığında ise rekoru elimizde tutuyoruz. %11 olan OECD ortalamasına karşın, ülkemizde lise eğitimini terk eden öğrenci oranı %38. Zorunlu eğitim derken??

En can alıcı oran ise 15-29 yaş aralığındaki gençlerin %28,4’ü ne okulda, ne de herhangi bir işte!

picture3

Öte yandan eğitime ayrılan bütçe oranı OECD ülekerinde %6 civarında iken, bizde bu oran %3,4’tür. Bu bütçe içinde eğitim yatırımlarına ayrılan pay ise 2002 yılının yarısından azdır.

v

Bunun sonucu olarak ailelere maddi anlamda daha fazla yük gelmesi de doğaldır.

2015-2016 Eğitim İzleme Raporu‘nun sonuçlarına göre Türkiye’de hanehalkının eğitime katkısı OECD ortalamasının üstüne olmasına rağmen, hedeflenen özel öğretim payı yıllar içinde artmaktadır.

picture1

picture2

İmkanı olan elbette eğitime ayırdığı bütçeyi artırsın. Ama bu sadece geliri ve bilinci yüksek ailelerin çocukları için bir ayrıcalık yaratmanın ötesine götürmüyor bizi. Oysa ülkenin bir bütün olarak kalkınabilmesi için eğitimin kalite standardı kadar eşit dağılımı da önemlidir. Sonuçta hepimiz aynı gemideyiz, değil mi?

Her 3 yılda bir, 72 OECD ülkesini kapsayacak şekilde tekrarlanan PISA (Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Raporu) 2016 sonuçlarını açıkladı geçtiğimiz günlerde. Rapora göre durum pek de parlak değil. Zira matematik, fen bilimleri ve okuma kategorilerinde ortalamanın epey altındayız.

picture4

Üstelik 2003 yılından bu yana aldığımız en düşük puanları alarak!pisa-2

Bu durumda görünen o ki devletin varolan eğitim politikaları ile anlamlı ve hızlı yol alabilmek pek mümkün görünmüyor. Oysa acil ve etkin bir uygulamaya ihtiyaç var. Ebeveynler olarak okul öncesinden başlayarak çocuklarla, gençlerle daha fazla vakit geçirmek, STK’lar, muhtarlıklar, belediyeler gibi kurum ve kuruluşlar aracılığıyla örgütlenmek, minik bir atölye bile olsa katkıda bulunmak, halk kütüphanelerinin etkinleştirilmesi için çalışmak, okul aile birliklerinin bilinçlenmesi ve eğitime etkin katılımını sağlamak, gönüllü eğitim projelerinde yer almak, kardeş okul uyuglamalarının kapsamını genişletmek, yayınevleri benzeri kuruluşlarla kitap ve okul gereçlerinin yaygınlaştırılmasını sağlamak için yöntemler geliştirmek, aileleri bilinçlendirmeye yönelik okul yönetimleri ile beraber çalışmak, en azından okumak ve kendi çocuklarımız dışındaki çocuklara da ulaşabilmek için farkındalığımızı yükseltmek durumundayız.

Bunlar kişisel olarak aileler tarafından yapılabileceğini düşündüklerimden birkaçı. Kimbilir sizlerin aklına daha da neler gelir? Yeter ki elimizi o taşın altına sokmaya gönüllü olalım. Yeter ki su almakta olan bu gemideki tüm çocukları kurtarmak zorunda olduğumuzun bilincine varalım.

Elimizin altında binlerce kaynak, doğal olarak merak eden çocuklar varken yapabiliriz diye umuyorum. Enseyi karartmaya gönlüm elvermiyor doğrusu 🙂