Ebeveyn Olmak

Çocuk yetiştirmek özellikle 2. Dünya Savaşı sonrası gündeme gelen bir olgu. Öncesinde çocuk, toplumun küçük bir bireyi olarak konumlanıyor ve yürümeye başlar başlamaz aile ve toplum yaşamında üzerine düşenleri yapmakla yükümlü hâle geliyor. Bu şekilde büyüyen çocuklar 8-9 yaş itibariyle işgücüne katılıyor. Ergenlik dediğimiz, son 50-60 yılın mevzusu olan yaş dönemi ise gençlik çağları ile beraber kişinin en verimli olduğu ve ileriye yatırım yaptığı dönem.

Sonrasında dünya nüfusu, göçler ve global ekonominin insanı getirdiği yer, çocuğun yaşamını da derinden etkiliyor. Toplum yapısını oluşturma amacına en uygun ve işlenebilir toplum katmanı haline geliyor çocuklar. O noktadan itibaren de çocuk yetiştirmek, üzerinde düşünülen bir olguya evriliyor.

Her şeyde olduğu gibi iyi ve kötü yanları ile oldukça gelişmiş bir ebeveynlik bilgi bulutuna sahibiz şu an.

Yeni nesil eğitimli ebeveynlerde bu bilginin çokluğu ve eğitim sisteminin devlet kontrolünde olması epey kafa karıştırıcı. Çok keyifli ve verimli olabilecek bu dönemi stresle geçirmeye sebep üstelik. Nasıl ebeveynler olacağımız, çocuklarımızı nasıl yetiştireceğimiz, nasıl daha donanımlı hâle getireceğimiz sorunlar ve kararlar yumağı olarak kucağımızda.

Çözüm bolca okumak, önceki nesillerden faydalanmak ve içgüdülerimizi takip etmekte. Olaya davranış çerçevesinden bakmayı bırakıp, değerler üzerinden ilerlemek gerekiyor. Vermeyi umduğumuz değerlere yönelik genel davranış kodları, günün koşullarına bağlı istenmedik davranışlarımızdan dolayı suçluluk ve çaresizlik hissetmemizi engelleyecektir. Çocuğun doğası gereği güçlü olduğunu, sınırları ile beraber verilen alanı en iyi şekilde kullanacağını ve ebeveyne karşı sonsuz bir sevgi ve adanmışlık hissettiği gerçeğini gözardı etmemek gerek. Bize verilen bu müthiş fırsatı, dünyaya daha mutlu, kendiyle barışık, üretken bireyler yetiştirmek için kullanabiliriz. Bunun için kendimizi sevmeyi, geliştirmeyi, affetmeyi, çaba göstermekten asla vazgeçmemeyi öğrenmemiz ve kendimizi tanımak adına uğraşmayı bırakmamamız gerekiyor.

Bu zevkli yolda bol şans ve eğlence diliyorum. 😉

Reklamlar

Anlaşılma Çabası

Okyanuslarca yazsak, yıldızlara söz dizsek yine de yakamozun ışığı veya bir yıldızın kayması gibi benzersiz şeyler olacak yazdıklarımız. Sınırlı olduğunu varsaydığımız sözcükler, okuyana o yakamozdaki duyguyu, kayan yıldızın izlediği ışık yolunun verdiği hissi yaşatabilecek. Oysa anlaşılma çabası bizdeki duygu ve düşün haritasını açıklayabilmek, bir diğerine bunu gösterebilmekten ibaret. Üstelik bu çaba sadece ‘tek bir insan bile anlasa bizi yeter’ yanılgısının, o insanın sizi anladığını varsaydığınız nokta itibariyle gerçekliğini kaybettiği bir gerçek. Yakan, kavuran, hırsla yeniden çabalamaya yol açan bir alev bu. Yazmanın sonunun gelmemesi, okumanın bu denli hararete sürüklemesinin müsebbibi. İçtikçe susatan, okudukça okutan sözcükler dizilimi; kitaplar…

Hiçbir insan yok ki, tam olarak aynı zamanda, aynı şekilde, aynı koşulda sizin gibi varolsun. Aynı karından doğmuş, aynı memeden süt emmiş kardeşler bile beş benzemez olur. Çünkü üstlerine düşen ışığın detayına hâkim bir farklılık vardır ruha ve yüreğe sinen. İşte o minicik fark insanı biricik yapan. İşte bu koca detay bizi kendimizi anlatma ve diğerini anlama çabasına iten. Farklılıkların zenginlik olduğunu biliyoruz değil mi?

Günün sonunda birbirine eklemlenmiş duygular ruhtan süzülüp satırlara dönüştüğünde sizi anlamasını umduklarınızın o yakamozun ışığında ve yıldızın izlediği yolda aynı hazzı paylaştığını bilmek ayakta tutar insanı.

Yaşadığınız anlarınız kadar, yaşattıklarınız da bol olsun. Sonsuzluk en güzel seçenek çünkü 💜

Kına Yakmanın Püf Noktaları

Kimyasalların giderek daha çok hayatımıza girmesi rahatsız edici değil mi? Tam olarak doğal yaşama geçemesek de elimizden gelen bir şeyler var bu konuda yapılabilecek. Kendi hayatımda uyguladığım bazı önerileri paylaşacağım zaman zaman. Birbirimize bu konuda ilham verirsek, üstümüze çullanan bu yükü daha iyi kaldırırız diye düşünüyorum.

Saçlarıma uzun süredir kına yakıyorum. İlk zamanlar besleyici olması sebebiyle tercih ediyordum. Fakat artık hem beyazlara alışma sürecinde, hem de rengi yüzünden tercihim.

Öncelikli olarak kına yakmanın bir tür ritüel olması ve uzun zaman alması korkutuyor insanı. Oysa kuaföre verilen süre ve bütçe düşünüldüğünde bir anda göze daha sevimli ve kolay geliyor. 😉 Kına hazırlaması 15 dakika kadar süren, saçta ise en az 3 saat, en fazla 2 gün kalan bir uygulama. Zamanlama sizin sabrınıza ve istediğiniz renge bağlı biraz. Ben genelde akşam yatarken yakıp, sabah yıkanmayı tercih ediyorum. Ama bir tam gün bekletip, denize bile gitmişliğim vardır o şekilde. 😲

Kınanın ham maddesine ilave edecekleriniz size bağlı. Sadece ılık su ile kararsanız size saçınızın baz rengine bağlı olarak turuncu-kızıl karması bir renk verecektir. Bu nedenle ilave materyaller önemli.

Onlarca denemeden sonra vardığında sonuç, ek maddelerin hemen her şeyden elde edilebilir olduğu ve hayal gücünün sınır tanımadığı oldu. Ne renk istiyorsam, algılarımı o renge doğru açıyorum ve toplamaya başlıyorum. Mesela mora çalan bir renk için pancar, kırmızı soğan, mor çiçeklerin yaprakları işe yarar. Kahverengi tonları için ceviz yaprağı, kimyon ve tarçın çubuğu iyi fikir. Daha siyah bir renk siyah zeytin, çörek otu ve koyu bir çay demi ile elde edilebilir. Biraz sizin zevkinize, biraz da hayal gücünüze kalmış.

Tüm bu malzemeleri iyice kaynatmak, süzmek ve ılık şekilde kınaya karıştırmak gerekli.

Rengin yanısıra, besleyici olması için maske niyetine yumurta sarısı eklemek iyi bir fikir. Beyazı kurudukça saç derisinden rahatsızlık yaratacağı için mutlaka ayrılmalı.

Özellikle baş ağrıları için tuz ve rengin daha iyi oturması için bir tutam şeker atabilirsiniz.

Daha kolay sürülmesini zeytinyağı karıştırarak sağlayabilirsiniz. Kınanın yoğunluğu fazla olmamalıdır, yoksa sürerken zorlanabilirsiniz.

Saç derisine denk gelen yerleri ıslak mendille hemen temizlerseniz sorun olmaz. Kurumuşsa, kül veya kolonya deneyin.

Saça masaj yaparak iyice yedirdikten sonra bir gazete kağıdı ile sarın. Üstüne geçireceğiniz ve kenarlarını saracağınız külotlu ince çorap kınanın akmamasını sağlayacak. Sonrası güzel bir yazma ile otantik bir görünüme kavuşmak.😊👋

Kınayı yıkandıktan sonra koyu renk bir havlu tercih edin. Birkaç yıkama daha akacaktır ve kumaştan çıkmaz.

Eğer saçlarınız boyalı ise ve kınaya dönmeyi istiyorsanız, uzamasını beklemeden denemenizi öneririm. İlk birkaç seferde dilediğiniz gibi olmayabilir ama kuaför de rengi her zaman tutturamıyor sonuçta, değil mi?

Beyazlar saçınızda röfle benzeri bir etki bırakacaktır. Bu nedenle sık aralıklarla onların rengini de koyultma yoluna gidebilirsiniz. Birkaç kınadan sonra onların da arada daha az farkedildiğini göreceksiniz.

En güzeli de insanda daha sağlıklı, yumuşak ve parlak saçların, üstelik bunu kendisi yapmış olmanın verdiği keyif ve gurur. Kınayı hazırlarken müziğiniz, belki şarabınız ve çocuklarınız yanınızda olsun. Onlara nefis çocukluk anıları vermiş, ritüellerle tanıştırmış, içinizdeki kadîm kadın gücünün farkına varmış olacaksınız. Ne dersiniz, denemeye değer değil mi?

Güneş Batarken

Bir anda ‘hadi’ dedim çocuklara. Bulaşıkları makinanın içine yerleştiriyordum. Bıraktım öyle, kapağı açık, masa dağınık. Ayağımızda terlik yola düştük. Yaz geldiğinden sabahları güneşi selamlayamıyoruz nicedir çünkü. Özledik gelişini, gidişini.

Hızlıca inmek gerekti sahile, çünkü vakit dardı. Bekletmeye gelmez, aniden sığınırdı geceye. Neredeyse koşar adım aldık yerimizi tam karşısında denizin, güneşin, ve teknenin; tam altında iğdenin. Denizin iyot kokusuna, meltemin serinliği, ağacın iğde kokusuna, çocukların neşesi karıştı.

Biraz oyun, biraz hikâye; biraz geçmiş, biraz gelecek. Anılarına yenisini ekleyip, güneşi sarıp sarmaladık ve günü neşe içinde kapattık. 15-20 dakika çaldık hayattan, ömrümüze ekledik 😉

Yetenekli Çocuğun Dramı

Alice Miller psikoloji dünyasında çok bilinen, 80’lere kadar mesleğini fiilen yapmış, sonrasına kendini yazmaya adamış ödüllü bir psikanalist ve yazar. Şimdiye kadar Türkçe’ye çevrilen 4 kitabından ikisini, Hayat Yolları’nı ve Yetenekli Çocuğun Dramı’nı okudum. Güncellenen son kitap olarak Yetenekli Çocuğun Dramı daha fazla kendinden söz ettirse de ben Hayat Yolları’nı daha çok sevmiştim.

Alice Miller, meslek yaşamı içinde Freud ekolünün iyi bir temsilcisi ve savunucusu noktasından, tamamen çocuğa odaklı bir noktaya gelmiştir. Her iki kitabı da bu anlamda net bir duruş sergiliyor. Çocukluk, özellikle de ilk yaşlar yetişkin hayatın barındırdığı tüm duygu, davranış, iyi veya kötü çalkantıların tümünden sorumludur çıkarımına giden bir söylemi, danışanlarının hikâyeleri ve çıkarımları ile destekleyerek vurguluyor.

Beni ikna ettiği, içime dokunduğu, bir anda ciddi bir uyanış sağladığı yanları oldu kitapların. Bazı cümlelerin içinde kayboldum. Çocukluğuma ve sonra kendi çocuklarımın hayatlarına derin bir yolculuk yapmama sebep oldu. Bazı noktalar netleşti hayatımda.

Öte yandan herşeyin, ama neredeyse herşeyin, bu döneme bağlanması, dahası bu dönemde yaşananların hiçbir koşulda yardımsız ve tramva öncesi hatırlanamıyor olması beni soluksuz bırakan bir çıkarım oldu. İlk çocukluk döneminde anne ve babanın koşulsuz kabulü sebebiyle onlardan gelen tüm davranışların ve duygu aktarımlarının sorgusuz içselleştirilmesi, sorunlu duygu ve davranışın farkına varamamaya sebep olur söylemi mesela… Sadece bu nedenle kitapları okuduğum için üzüldüm desem pek yalan olmaz. Ben bu insanı umutsuz bırakan söylemleri sevmiyorum.

Kitap olarak okuması, hem içsel yolculuk kesintilerine sebep olması (ki aslında nefis bir durum bu), hem de açıklamaların bir noktada hep aynı çıkarıma hizmet etmesi sebebiyle biraz zor diyebilirim.

Kendinizle ve ailenizle ufak da olsa bir derdiniz varsa, dahası çocuk yetiştiren biri iseniz bence okuyun. Pek çok ebeveyn kitabından yeğdir.

“kişinin çocukluğunda oyuna kendini kaptırarak bir şeyi elde etme hevesi içinde ve tamamen kendisi ile baş başayken bir görevi yerine getirmek için çağrılması ve ‘doğru dürüst’ bir şeyle uğraşmaya zorlanması, dolayısıyla yaratıcı bir biçimde kurmaya çalıştığı çocukluk dünyasının başkaları tarafından bu yoldan darmadağın edilmesi yetişkinlikte hazırlanan bir ortamda ana hatları ile hep yeniden sahneye konmaktadır.” sf 69.

“Çocuklarımızın onlara acı verdiğimizi kavrayıp bunu dile getirebilmesi ve böyle yaparak bizr hatalarımızı ve ihmallerimizi görüp özür dilememiz için fırsat vermesi büyük bir şanstır. Bu özür dilenince, çocuklarımız şiddet uygulayan gücün, ayrımcılığın ve aşağılamanın kuşaktan kuşağa aktarılan zincirinden kurtulabilir. Erken yaştaki çaresizliklerini ve bunun doğurduğu öfkeyi bilinçli olarak yaşayabildikten sonra kendilerini çaresizlik anlarında güç kullanarak savunmalarına gerek kalmaz. ” sf 93.

Telgraftan Tablete

Bugün kitap kargomdan pek çok güzel kitap çıktı.

Elime ilk ulaşan kitap Evrim Kuran’ın kuşaklar teorisini anlattığı Telgraftan Tablete kitabı oldu. Yıllar önce Evrim Kuran’ı bir seminerde dinleme fırsatı bulmuş ve anlattıklarından çok etkilenmiştim. Hatta o zaman bunun hakkında şurada okuyabileceğiniz bir yazı da yazmıştım. Kitabı da konuşması gibi akıcı ve nokta atışı isabetlerle dolu. Bu sebeple sanırım bir çırpıda okudum.

Kitap daha önceden okuduklarıma pek yeni bilgi eklemedi aslında. Çünkü bu konu benim için epey ilginç olduğundan yabancı kaynaklarda da epey okumuştum. Fakat yazarın kendi aile hikâyeleri ve kullandığı nefis dil kitabı son derece cazip kılmış. Her bir kuşağın kendi ailesindeki izdüşümü bireyini anlatan yazar, kuşakların yaşadıkları zaman diliminde Türkiye koşullarına bakmayı da ihmal etmemiş. Bu noktada epey bol olan toplumsal olayları da gayet yerinde analiz etmiş. Görmek isteyip de rastlayamadığım tek olay ‘gezi’ oldu. Y kuşağı bölümünde neden yer vermediğini merak ettim aslında. Onun bakış açısı ile okumak isterdim.

Özellikle henüz derin bir analiz için yeterli veri oluşmayan Z kuşağı yani çocuklarımız hakkında, geleceğe dair umut vaadeden, dahası coğrafyayı keskince eleştiren bölüm benim favorim oldu.

Kurumsal hayat eksenindeki bölümleri çalıştığım zamanlardaki ortamımı düşünerek okudum. Son derece iyi tespitler ve çözüm önerileri var. Özellikle insan kaynakları ve yönetici seviyelerinde okunması epey faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Çocuklarımın öğretmenleri BB kuşağından. Öğretmen olan ve çocuklarımızı yetiştirirken her daim yanımızda olan annem ve babam da öyle. Sık sık biraraya gelmeye ve çocuklarla vakit geçirmesine özen gösterdiğimiz ananem ise sessiz kuşaktan. Biz eşimle tam anlamıyla X kuşağıyız. Etrafımızda hatırı sayılır Y kuşağı arkadaşımız var. Çocukların ikisi de Z. Anlayacağınız birlikte yaşamak adına çok fazla ‘bağlama’ ihtiyaç duyuyoruz. Kitap bu anlamda nefis öneriler barındırıyor.

Birkaç güzel alıntı yapmak isterim.

“Ait olduğunuz nesil, size şekil veren neslin bir benzeri değildir; size şekil veren nesle şekil veren neslin bir benzeridir.” sf.26

“Galatı meşhur, lügati fasihten evladır…” sf.71

Nefis laf, yeni öğrendim.👍

“Oysa ironi ne ince bir sanattı; okur olmadan yazar olanların mezbahalarında murdar oldu.” sf.90

  • ” Akıllı telefonlar olmadan önce ne yaptığınızı hatırlayın; çocuklarınızla oyun oynayın.
  • Akşam yemeği sohbetlerini ihmal etmeyin. Yemek masasından telefonları kaldırın; yemek esnasında televizyonu kapatın.
  • Çocuklarınıza günlük ev işleri sorumlulukları verin: Masa kurmak, yatak toplamak, bulaşık yıkamak gibi. Sorumluluk öz değeri artırır.
  • Abur cuburu azaltın; meyveyi sebzeyi artırın.
  • Kendi kendilerine oyun kurmalarına, kendi başlarına ( dijital olmayan) oyunlar oynamalarına izin verin.” sf.148

Eline, diline, emeğine sağlık. Hararetle tavsiye 📚💖👍

Sorgulama

Hayattaki en zor şeylerden biri insanın kendini sorgulaması. Doğruyu bilebilir, bilmiyorsa öğrenebilir, içselleştirip uygulayabilir. Ama sonucu koşullar belirler. Her zaman ideal koşulların olmadığı gerçeğine istinaden sonuç, doğrunun getireceğinden bağımsız gerçekleşir.

Sorgulama bu noktada insanı hizaya sokar. Bildiği doğrunun yanlış sonucu öfkeyi, isyanı, çaresizliği hissettirir. Güçsüz ve güvensiz insan, önce kendini sorgular. Bildiği doğruyu! Ve bam! Çelişki yer, bitirir ruhu veya yüreği.

İş hayatı, okul hayatı, evlilik, çocuklarla ilişki, sosyal hayat… Bunların şu an yaşadığınız gerçekliği işte bu doğru bildiklerinizi uygularken önümüzdeki ideal olmayan koşulların yarattığı sonuçlardır. İyi veya kötü olmalarından bağımsız, neyse o!

Yapabileceğiniz tek şey, yaşayanların hikayelerine ve bildiklerine sığınmak. Okumak, sanatı içselleştirmek, gerçek sohbetler ve geziler yapmak. Bu arada ağız dolusu kahkahayı ve gönül dolusu sevdayı salıverin gitsin. Hayat bu be!

Harem Geceleri*

“Yazar Fatma Mernissi, Paris müzelerinde, Henri Matisse tarafından yapılmış Türk odalıkların tablolarını gördü.

Onlar harem kadınlarıydı: cinsel zevk verici, duygusuz, itaatkâr.

Fatma tabloların tarihlerine baktı, karşılaştırdı, kanıtladı: Matisse’in onları böyle resmettiği dönemde, yani yirmili ve otuzlu yıllarda, Türk kadınları vatandaşlık haklarına sahiptiler. Üniversiteye ve parlamentoya giriyor, boşanabiliyor ve peçeyi söküp atıyorlardı.

Kadınlar hapishanesi olan harem Türkiye’de yasaklanmıştı, ama Avrupalının hayal gücünde varlığını sürdürüyordu. Gündüzleri tek eşli, rüyalarındaysa çokeşli olan erdemli beyefendilerin, aptal ve dilsiz dişilerin zindancı erkeğe zevk vermekten çok mutlu oldukları bu egzotik cennete serbest giriş kartları vardı. Herhangi bir sıradan bürokrat, gözlerini kapar kapamaz, göbek dansı yaparken sahibi ve efendisiyle bir gece geçirebilmek için ona yalvaran bir sürü çıplak kadının okşadığı kudretli bir halifeye dönüşüyordu.

Fatma bir haremde doğmuş ve orada büyümüştü.”

*Kaynak: Eduardo Galeano, Kadınlar, Sel Yayıncılık, sf. 190

Bu muhteşem kitap kadınların gücü ve erkeğin bu güçten korkusunun sebep olduklarını görmek için olunmalı. Kitapta Türkiye’den tek örnek bu, ama etrafa bakmak görmeye yeter nicelerini…

Hareket

İnsanoğlu ne garip! Yanyana gelmeyen hiçbir harf, anlatılmayan hiçbir duygu, dile gelmeyen hiçbir düşünce, anlatılmayan hiçbir olay olmamasına rağmen yazıyor. Benim gibi okumayı hayatının nefes alma noktasına koymuş insanlar da okumaya doyamıyor. Usanmadan anlatılmaya çalışılan şey değil, anlaşılma çabası önemli olan. Okuyucunun önemi de anlaşılma çabasına verdiği karşılıkta yatıyor. Okuyalım ve okuduğumuz gibi yazalım o zaman. İnsan olmanın doğası çünkü anlaşılma çabası.

Bazen sıkılmak, sıkışmaktan kaynaklanıyor. Sıkıntının dağılması için gerekli hareket, o sıkışmışlık halinin içinde kendine alan bulamıyor. Ülkenin şu anki durumunun bana yaşattığı duygu tam da bu. Kendime yaratmaya çalıştığım dar alanda kısa paslaşmalar kalenin gittikçe uzaklaşması yüzünden gole dönüşemiyor. Tamamlanmamışlık hissi, yetersizlik hissiyle kolkola ruhumu isyana sürüklüyor. Oysa sessiz çığlıklar kaldı ötekileştirilenlerin elinde. Döngünün kısırlaşması bundandır zannımca.

Peki ne olacak? Umudu bir başka bahara, bir sonraki nesle, çiçeğe böceğe, sanal aleme, kitapların dünyasına, kırılgan fanuslara, eşe dosta, adaklara, oylara… Nereye bağlayacağız? Zaman böylesi zalimce akıp giderken bu günlerin telafisi olmadığının bilinci, bir gün öleceğimizi bilmek kadar gerçek. Yine de yokmuş gibi kahkaha atabilen insandır gücü içinde barındıran.

Clarissa P. Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında “bizi bekleyen en önemli iş, çevremizde ve içimizde neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamayı öğrenmektir. Yapmamız gereken, ikisinin de zamanlamasını kavramak; ölmesi gerekenlere ölmeleri için, yaşaması gerekenlere yaşamaları için izin vermektir” der.

İçinde bulunduğumuz durumdan ruhsal olarak kurtulabilmenin en akılcı yolu bu görünüyor. Bazen gitmesi gerekene izin vermek ve gelmesi gerekeni koşulsuzca kucaklamak. Hareket o noktada yeniden başlar. Bu şansı kendimize borçluyuz.

Alıntı: Clarissa P. Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, sf. 47. Ayrıntı Yayınları

Gezi 5 Yaşında

Dün akşamdan bu yana izleyip, hatırlayıp, düşünüp duruyorum. Bu ülkede Gezi’yi İstanbul’un ta orta yerinde, yanıbaşımda, sokağımda, parkımda yaşamanın onuru var içimde.

Unutulmayan, umut yeşerten yerimizi kayıplarla burkan, ağlatırken mânidar bir tebessüme garkeden, gururun yanında bir bilenmişlik veren bizim GEZİ’miz…

Yıldönümü kutlu olsun.