Noel, Fransa, Bayram

Şimdi öyle durup dururken nereden aklıma düştüyse, Noel öncesi sokakta olsam dedi içim. Işıklar, müzikler, ağaçlar olsa, bir yerinde buz pisti hatta şehrin. İnsanlar gülümsese birbirine, kayıtsızlık şartsız iyilik olsa. Friends seti gibi komik bir heyecan sarsa sokakları. Caddelerdeki evsizler bile halinden memnun olsa, o derece yani.

Ya da eski bayramlarda kasabaya gelen sirk gelse kondursa koca çadırını meydana. Bayramlık denen şey, Sümerbank basmasının en güzel kırmızısı ile evde dikilen elbise, bayram ziyareti denen şey de, el öpülünce alınan harçlık, bayramsa o harçlığı, o sirke yatırmak olsa mesela.

Dünya mesela, Fransa’da birbirine giren ortalığı, Gezi’yi de tablonun kalbine koyup, hakkıyla resmetse.

Kimbilir, aklıma düşüveren o sevgi dolu insan, iyilik dolu sokak hayali gerçeğe dönüverir mi?

Reklamlar

Haftalık

Kimi yaşadıklarını kadere bağlar, kimi astrolojiye, kimi evrene bağlar, kimi de gelişine vurur. Ben haftalara bağlayanlardanım. Bu hafta sıkıcı, bu hafta yoğun, ay çok hareketli, hastalık dolu, pek eğlenceli, su gibi… Aylara ya da yıllara bağlamaktan yeğdir gözümde, sonuçta 52 tane var bir yılda, değil mi? 😉

Peki nasıl geçiyor bu haftanın ey sevgili ahali? Neler okudunuz mesela? Ben bir Debbie Maccomber, bir de Amin Maalouf okudum, derdime şifa niyetine. İki atölye, bor dolu kurs kapısı sonra; malum çocuklu aileyiz. Üç beş kitaba damga vurdum, bir kaç da kayıt aldım atölyelere; malum gönüllüyüz kütüphanede. Sabah, öğle, akşam doyurdum ev ahalisini kocamla birlikte. Kızın pijamasını diktim, tişörte başladım; terapi niyetine. Temizlik imandandır, benimki sorumluluktan elbette 😛 Hafta dediğin ne ki; bak yarısı geçti bile…

Sizde durumlar ne?

Gün

Yalnızken olan şeyler oluyor zihnime. Kendime dönüyorum. İçim kıpır kıpır, bir rehavet öte yandan. Sabahki asabiyetim yerini huzura bırakmış. Bir yandan yemek düşünüyor, dikiş makinesine göz atıyorum. Kitaplar var bana göz kırpan. Yatakları topladım, odaları havalandırdım. Kahvemi koydum ve işte o bir kadının varolmaktan zevk aldığı ânın içinde müziğe bıraktım kendimi.

Nedir ki hayat? Bazen içindeki o yaşanmışlığın verdiği gülümseme. Kendine baktığında gördüğün tatmin. Kendini sevme halin. İşini bitirmenin verdiği huzur. Listende yazılı olanların sana katacağı güzellik.

Kalk, bir yemek koy ocağa. İçine baharatı bol keseden serp, tadı bol ve çeşnili olsun. Kokusu sararken evi, kendine sarıl kocaman. İçinden geleni eline al, başla kaldığın yerden. Kitabını bitir, dikişi tamamla.

Yemeğin altını kısmayı, kendini sevmeyi, hayatın hakkını vermeyi unutma. Bak gün kuşların tellerde insanı seyre daldığı, denizin pusa sarınmış kışı yaşadığı, doğanın kendini dinlenmeye aldığı, insanın içindeki iyi kısmın hâlâ bir çocuk kahkahasında yaşadığı yerde. Sen de katıl güne.

İlmek

Kadınların erkeklerden daha erken çöktüğü ve dahası erkeklerin daha çabuk pes edip kadınları geç yaşlarında yalnız bıraktıkları bir kasaba hayatında yaşıyorum. Bariz olan bu gerçekliği zaman zaman sorguluyorum. Ülke, coğrafya ve yaşadığımız çağ kadına ve erkeğe farklı mı davranıyor. Toplumun gerçeklerinden koparak, çağdaş yaşam içindeki kesiminden bahsedeceğim biraz müsadenizle. Zira benim kasabam epey Atatürk yolunda ilerleyen bir kesimi ihtiva ediyor çok şükür.

Derdimiz ne? Zorluklar hepimize başka mı? Hayat gailesi dediğimiz şey sana, bana, ona başka evet; fakat gerçeklik duygudan bağımsız değil mi özünde? Bak evinde günü geçiren ile dışarıdan akşam eve gelen başka mı algılıyor ailenin iç dinamiklerini? İş hissedilende mi, yoksa akşam yemeğinde sofraya konulanda mı? Delirmiş bir idealist hayalde yaşanılan mı, pazar alışverişinde mi? Dağa gidende mi kurtuluş, kazanı kaynatanda mı? Che Guevara olmak mı, çocuklarını tek başına kendine yeterli hâle getirene kadar besleyip yetiştiren olmak mı kahramanlık? Kafam net de, kelimeler kifayetsiz zaman zaman.

O kadar da fakir edebiyatına, kahramanlık öykülerine gerek yoktur belki. Basit bir matematikte kilitlenir kimi zaman yaşamanın formülü. Kaç liran var cebinde? Kaç boğaz var doyurulacak? Ne yapabilirsin?

Peki mideyi hallettik. Okul? Eğitim? İş?

Okula inanmayan bir noktada salınıyorum. İki arada, bir derede seyrediyor zihnim. Bir koldan çocuklara katkı sağlamaya yetiyor gücüm. Haftada 3-4 atölye şimdilik, tamamı gönülden, gönüllülük ile. Ama peki ne geçiyor eline çocuğun? Kimbilir belki birinin ruhuna, ötekinin yüreğine bir damla. Gerisi ailede.

Aile…

Bak dostum, sen de biliyorsun bu ülkede, bu coğrafyada acı, günün tadını ve kokusunu oluşturan bir baharat. Tad niyetine herkesin damağına girer. İçimize çekeriz biz acıyı, güçlendirir diye. Ruhumuza katarız, aşımıza ekleriz şifa niyetine. Biz acıyı bal eyleriz, coşku niyetine. Nefesimiz acı kokar, gücümüz acıdır, istikbal acıdan sonra gelir, acıyı bal eğleriz biz iki yudum rakıda. Acıdır mayamız, kahkaha cümbüştür halimiz. Eh hakkını verene dek üzerine destan yazılası hikâyeler içerir bizim coğrafyada acı. Sende nedir payı düşündün mü acının?

Öte yandan içimize gömer acıyı, günü kurtarırız. Kadındır genelde elini bu taşın altına atan. Öyle ya, kaynıyorsa kazan, içini çekmek kolaydır hislice karnın tokken. Peki kaynatmak o kazanı? Hakkını yemek istemem elbette kadını ile elele olanın, birlikte sırtlayanın yükünü hayatın, onlar işte aşık olduğumuz delikanlı adamlar, yanımızda, yüreğimizde eşlik edenler hayat yolunda.

Biz KADINLAR hayatı bir kurt sürüsü içinde kucaklayan, ruhu dizgin tanımayanlar hatun kişiler, yanımızdaki ADAMLARLA beraber bu hayatı yük gibi değil, şenlik niyetine yaşarız. Çocuklarımız, doğurduklarımız ve yüreğimize doğanlar, hep beraber günü geleceğe taşımak, hayali gerçeğe kavuşturmak, yeri gelir günü doğurmak ve geceyi dolunaya eriştirmek için, sanata, felsefeye, bilime ve en çok doğaya hakettiği değeri vermek için, kendimizi vurur çabaya, şaraba, dosta ve muhabbete yaşar dururuz her bir demini yaşam denen tatlı zalimin.

Siz peki, sayın insanoğlu, neresinden tutuyorsunuz yaşam ilmeğini?

Kadere İnat

Çılgın bir yağmurun etkisi altında kasaba. Kovalarca boşaltıyor şifasını gök. Doğanın şarkısı salınıyor evrende. Kuşların ve dalların dansını görüyor musunuz? Güzelliğine taç kondurmuş minik bir kız, henüz coşmamış kara kışın beyazında, öylece hazırlanıyor.

İçimiz dışımız dünya derdi doldu. Öyle ya bize de bu coğrafya, bu yüzyıl düştü. Kadere inat nasıl da güzellikleri var oysa çağımızın. Bilgi elimizin altında, binsen bir kuşun kanadında dünya yanıbaşında. Bir yandan yokluklar çağı ve en acısı var olanın yanında yaşanması. Kadere inat, gülümsemek ve bir sihirli değnek gerek. Hoş, bu devrin sihirli değneği, ucundan ateş fışkıran silahlar, en uzak menzile doğrulmuş füzeler. Hani uzayı keşfedecekti insanoğlu? Bunun yerine diktiği çıkasıca göz, kendi türünün kanı oldu.

Kasabanın olanca hiddetiyle yağan yağmuru dindirir mi akan kanı, ne dersiniz?

Yolculuk

Şimdi kendimi yaza ışınlasam. Çocuklarla doluşmuşuz arabaya; bir şarkılar, bir kıkırdamalar, sıcak ve günışığının içimize vuran ışıltısı. Yol temiz, kıvrımlı, manzarası şahane, gidilecek yer bahane. Atıştırmalıklar elden ele, anılar hayaller dilden dile. Huzur, içine coşkuyu almış akıyor gönülden kahkahaya, yol uzuyor.

Bir ağaç görsek mesela; yüzyılı devirmiş olsun, iğneleri yemyeşil, fıstıkları ganî, boyu arşa, kabukları toprağa değen, ulu bir çınar. Yanında bir çeşme olsa mesela; bir öğretmen yaptırmış olsa zamanında, şırıl şırıl deresi, incecik kurnası, kurda kuşa sebil hatılları ve soğuk, serin suyu ile. İnsek arabadan kapılarını kapamadan. Islansak, terimize inat; kıkırdasak, dinginliğe nispet; içimize çeksek havayı, ruhumuza şifa… Öylece dursak zamanın içinde bir nefis yerde, çoluk çocuk.

Gidilecek yer bahane hep, gidilen yoldur esas macera. Ömür gibi; sonu belli, yolu meşakkatli, yaşanası her bir saniyesi…

Planlar, Gerçekler, -meli, -malı Şeylerle, Boşveriverilenler

Yok öyle sıradan yaşamak, kolayına kaçmak, vazgeçmek, yılmak, durmak, bırakmak, görmezden gelmek… Yok arkadaş!

Rahatsızsan, için elvermiyorsa, sıkıntıya düşmüşsen, huzursuzsan koyvermeyeksin, el vereceksin. O taşın ağırlığına bakmadan, sonunu düşünmeden elini altına koyacaksın. Toplumu değilse de, aileni, yakın çevreni dönüştüreceksin. Başka çaresine bakmayacak, emeğini ortaya süreceksin.

Evet tam da bu, fakat gel gör ki; 10 gündür göğüs kaslarımdaki ağrı ve halsizliğim beni benden alıyor. Elim kolum kalkmıyor, yüzüm gülmüyor. Yaşayacak kadar işi, doyacak kadar yemeği ancak yapıyorum. Ha, bir yandan böyle de yaşanıyor, onu da net gördüm. Fakat duramam ki ben, durunca dürter ki beni içimdeki heves. Sağlığın kıymetini bilmek gerek arkadaş, yoksa gerisi laf-ı güzaf…

Bir yandan da kış sezonu cümbür cemaat buyurdu kasabaya. Etkinlikler, atölyeler, konserler, sergiler, kurslar, şunlar ve de bunlar… Hava da nasıl inadına nefis, gün güneşli, insanlar neşeli 😜

Oluyor bakalım bir şekil, olacak da… Ama biraz dinlenmek için bünyem bas bas bağırıyor. Evde öyle dursam ya bir süre kıpırtısız. Okusam, izlesem, yazsam…

İlmek İlmek Örmek

Çok acayip değil mi mutsuzluğumuz? Bir elimiz yağda, diğeri balda iken huzursuzluğumuz? Savaşında ortasında hayata tutunma çabasında insanlar varken, şımarıkça wifi yoksunluğuna tutunmamız? Olabilir; her insan kendi acıları ve sevinçleri ile sınanıyor hayatta. Başkası ile ne acıyı, ne de mutluluğu yarıştırmak yakışık almaz elbet.

Öte yandan her şeyin bir zıddı, her değerin de bir ölçütü olması gerek yasaya göre. Öyle ya, yoksa nasıl bileceğiz yaşadığımız duygunun yoğunluk derecesini? Çocukken yaşadığımız o en güvenli ana-baba kucağı hissi, sevgilimizin kollarındaki dünyaya meydan okuma cesaretinin büyüklüğünü göstermez mi mesela? Veya dişinin ağrısı kafatasını zonklatan insan, bir sonraki karın ağrısına “bu da ne ki” diye değer biçmez mi?

Bu durumda tarihin acılarını güne bakarak okumak, günü de tarihten ders alarak yaşamak gerek. Madem onca dönemin en parlak zamanı bu içinde bulunduğumuz yüzyıl, o halde yaşadığımız ânı kendi geçmişimizdeki duygulara derece biçip hakkıyla yaşamak gerek.

İnsanın kaybettiği en önemli hazine zaman. Zamanın değerini oluşturan da yaşadıkça birikip, tortusu bizi biz yapan duygular. Madem öyle, koyvermeden ilmek ilmek örmek gerek her bir ânı…

Hazine

Anne tarafında çocuklarımı düşünerek 5 kuşak geriye, baba tarafında 4 kuşak geriye dair bilgim var. Anılar, anlatılanlar… Böylesi bir hazine muhteşem değil mi?

İnsan ömrü, zaman gibi çok kısıtlı. Öte yandan sonsuz. Nasıl mı? Mesela Aristo yok, binlerce yıl önce yaşamış; ama fikirleri de adı gibi canlı hâlâ. Charlie Chaplin gibi, ya da Kraliçe 2. Elizabeth veya Fatih Sultan Mehmet ya da büyük büyük nineniz. Yoklar , toprağa karışıp gitti bedenleri. Oysa yaptıkları, fikirleri, hayatları, varoluşları capcanlı birilerinde. Tanımadığınız atalarınızın da içinizdeki katkıları var bir şekilde.

Bu nedenledir ki kendimizi fazla önemsemek ve günlük hayatın getirilerine kafayı gereğinden çok yormak anlamsız. Bunun farkına vardığınızda olan şu; hayatın her hücresine, insana, doğaya, olaya tepkiniz çok anlamlı ve düşünülerek verilmiş oluyor. Daha cüretkâr, daha temkinli, daha gönlü açık, daha bağışlayıcı, daha detaycı, daha boşvermiş, daha bağışlayıcı, daha düşünceli, bir o kadar eğlenceli oluyorsunuz.

Birinin hayatındaki dokunuşunuz, onun sizin varoluşunuza katkısı nispetinde değerlenmiyor gözünüzde. Bu da tepkilerinizdeki samimiyeti artırıyor. Daha rahat iltifat ve itiraf yapabilir duruma geliyorsunuz. Bu bence bizim toplumda son derece büyük bir olay.

Size gerçek anlamda iltifat eden birine ne zaman içtenlikle teşekkür ettiniz? Birine gerçek anlamda bir duygu yoğunluğu itirafınız ne zamandı? Gerekli mi, tartışılır; önemli mi, kesinlikle! 👍

Bazen bi durup bakmalı, nereye dostum böyle? Alabiliyor musun, verdiğince? Verebiliyor musun, gönlün genişliğinde?

Bizi kurtaracak şeyi görebiliyor musunuz?

Yapay Zeka ve İnsan

İnsanlık evrimleşirken kendine artık faydası olmayan veya zararlı gördüğü uzuvlarını da kaybetmiş. Daha az kılımız, daha ince parmaklarımız, daha dik vücudumuz var. Aynı şekilde aklımız da bu duruma uyum sağlamış. Artık fiziksel tehlikeden ziyade sosyal ilişkilerden bize yansıyabilecek tehlikelere de aynı duyarlılığı göstermek zorundayız. Peki, grnelde hastalık olarak adlandırılan, bence mental farklılıklar olarak söylrmleştirmemiz gereken durumları nereye koyacağız?

Dün akşam ilginç bir söyleşi seyrettim. Prof. Sinan Canan, yapay zekadaki gelişmelerin insana daha farklı yaşam alanları getireceği öngörüsünde bahsederken, bambaşka çıkış yollarına yönelmemiz gerektiğini vurguladı. (Medyaglobal kanalındaki bu söyleşiyi bulup seyretmenizi öneririm.) Bu durumda insanın yaşam ve varoluş amacını yeniden sorgulaması kaçınılmaz. Günümüz 9-6 mesaisi içinde yaşayan, fiziksel koşulları için borç ödeme durumunu yaşam amacı hâline getirmiş insanın, makineleşmiş bir dünyada işsiz kaldığını düşünün. Ne yapacağız tüm gün? Bizden öncekiler ne yaptılarsa onu elbette. Binlerce tarım işçisi makinelerinin tarımda kullanılması sayesinde, farklı bitki yetiştirme yöntemleri geliştirebilme şansı buldu. Fabrika işçilerinden mekanik icatlar çıktı. Yeni meslekler ve uğraşlar belirdi. Pek çoğu bizi ileriye taşıyan buluşlar ve uğraşlar oldu. Bu değişime ayak uyduramayıp direnenler ise epey zorluk çekti.

Bu noktaya gelindiğinde makinelerinin yapamadığı şeylere yönelmek gerekecek. Sanat ve kültür önemini bir kez daha ispatlayacak bana kalırsa. Beynin henüz keşfedilemeyen çok büyük bir bölümü olan bilinçaltı, bize bu konuda yepyeni bir çağ açma şansı verecek. Henüz büyük bir bilinmez olduğundan, yapay zekaya kopyalanaz oluşu bizim kurtuluşumuz olacak.

Şimdi gelelim farklı düşünen beyinlere. Pek çok sanatçının ve bilim adamının şizofren, bipolar, otistik gibi isimlerle adlandırılan, dünyayı farklı okuma yetenekleri olduğunu biliyoruz. İnsanlık için bir fırsat olan bu özellikler, yaşayan bireyler için epey zorluk ve acı barındırıyor elbette. Bakış açımızı değiştirip, onları farklı hâlleri ile kabul ettiğimiz noktada hepimiz için daha anlamlı ve güzel bir dünya olacağına inanıyorum.

Gelecek hızla şekilleniyor önümüzde. Yapay zeka inanılmaz bir hızla yaşamımıza talip oldu. Geriye dönüş olması ancak dünyanın fiziksel yokoluşa uğraması ile mümkün. Yeni gelen çağı yakalamak ve içinde insan olarak varolmak için, şimdiden kendimize sormamız gereken soru, ‘neden varız?’ olmalı. Bu soruya cevap bulduğumuzda daha mutlu ve verimli olmanın yolunu da kendi adımıza keşfedeceğimize inanıyorum. Dahası, çocukları artık köhnemiş ve işe yaramaz hâle gelmiş eğitim sarmalından en azından zihinsel olarak çıkarmanın zamanı geldi. Bizim tahayyül sınırlarımızı zorlayan geleceğe hazırlamalıyız onları. Elden geldiğince, gücümüz elverdiğince kendimizi sürekli geliştirme yolları bulmamız gerek. Biz çocukların önünü kapatmaz ve alan tanırsak sorun yok. Çünkü onlar zaten bunun için ve bunun içine doğdular.

Ne dersiniz? Siz de benim gibi iyimser ve umut dolu musunuz? Yoksa bir distopya beklentisi içinde mi yaşıyorsunuz?