Bir “İlk-Okul” Yazısı

Kızım ilkokula başladı. Eskisi gibi heyecanla başlanılan bir olay değil bu durum. Can sıkıcı değil mi? İlk kez okula başlamanın yeri doldurulamaz hislerini hatırlamayacak ileride. Çünkü ilk kez 3 yaşında iken okula başlamıştı. Şimdi ilkokula başladığı binaya da iki yıldır devam ediyor zaten. Üstelik sınıftaki arkadaşları da aynı. Belki de tek iyi yanı burası durumun, en azından yazın özlediği arkadaşlarına kavuşmanın heyecanını yaşıyor ilk gün. Elbette 1. sınıfa başlamanın “gerçek okul”a başlamak anlamına gelmesi ve bunun ayrı bir büyümenin ispatı heyecanı olmasının da hakkını vermek gerek.

6
Okul yolundaki ilk günler. Çantada sadece su matarası ve yedek kıyafet var. Pantalon giydiği tek gün belki de.

Ancak olaya ilkokul öncesi yıllarca okula gitmek açısından bakınca ne kadar  sevimsiz değil mi? Evet sevimsiz, ancak gerçek. İçinde bulunduğumuz şehir koşulları çocukları okul konusunda erkenden sınıflara tıkmak (evet, “tıkmak” ve hatta “hapsetmek”) konusunda pek maharetli. Sistem de buna göre şekillenmiş ve pek de manidar olmuş. Yani bizim gibi X kuşağı ebeveynleri nasıl ki “okumazsan aç kalırsın, oku da kendini kurtar” mantığı ile yetişmişsek; şimdinin nesli de “okumak o kadar normal ve olması gerekendir ki, zaten olması gereken azami durum buysa, bunu da en iyi, en harika, en birinci… yapmak gerekir” şeklinde yetişiyor. Okulda disipline edilmiş hazır kıtalara müfredat denen, içeriği ve süresi tartışmalı ve üzerinde hala fikir birliğine varılamamasından olsa gerek zırt pırt değişen zırvalığı şırınga etmek öğretim değildir, olmamalı.

3
Hayalim çocukların zaman, beden ve ruh olarak alabildiğine özgürce kendilerini dünleyip anlayabilecekleri bir okul ortamı. Sadece içlerinde varolan bilgiyi ve merakı nasıl geliştirip besleyebileceklerini öğrenecekleri bir müfredat.

“Birşeyler öğrensem okulda, mesela nasıl öğreneceğimi, hoşuma giden şeyler hakkında nasıl kendimi yetiştirebileceğimi, nasıl daha zevkli ve mutlu yaşayacağımı” dediğini duyar gibiyim kızımın. Elbette bu benim iç sesim ve kızımın aslında okula gitmekten mutlu ve tatmin olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Yine de eksiklikleri hissediyor. Okula başlayalı 2 hafta oldu. Şimdiden arkadaşları ile hiç oynayamadığını, sohbet edemediğini, hala okuma-yazma yerine yıllardır yaptıkları çizgileri çizdiklerini anlatıyor. Evet okumayı ve yazmayı öğrenmeye çok hevesli. Bir an önce kardeşine kitap okuyabilmek ve günlük tutabilmek için heyecanlanıyor. Fakat öğretmenin 24 tane farklı seviyede, farklı hızda, farklı şekilde öğrenen çocuğun ihtiyaçlarını aynı anda ve aynı şekilde karşılayabilmesi de imkansız.

En sevdiği dersler santranç ve resim. Sanırım kendini en özgür hissettiği alanlar.

2
Bu 4 yaşındaki oğlumun, yazısı. Kendi oluşturdu. Uzun uzun yazıyor ve bize okuyor. Hiç okula gitmedi.

Eğitim ne yazık ki şu sıralar en çok canımı sıkan, elimin kolumun yetersiz kaldığını hissettiğim, ben sinirlendiren bir mevzu. Özel bir okul olması ve kızımın okula severek gidiyor olması teselli ediyor beni. Ancak yetersiz ve sıkıntılı kısımları da görmeden edemiyorum.

Oğlumsa hala evde, özgürce oynayarak, çizerek, resimler yaparak, yazılar yazarak çocukluğunu yaşıyor. İki çocuklu bir annenin doğal ikilemi olan “haksızlık mı yapıyorum” hissi ise içimde ara ara beni bunaltıyor.

5Bu süreci ne şekilde en az zaiyatla ve en çok deneyimle atlatmanın yolunu bulabilecek miyiz bakalım?

İki Kardeşe Eşit Eğitim Olanağı

İnsan hayal kurunca mutlu hissediyor. Hayalleri gerçekleşince de tatmin olmuş ve huzurlu. Gerçi bitmez hayaller, biri bitince yenisi başlar dimağda 🙂

Sözkonusu çocuklar olunca genelde şöyle okusunlar, böyle adamlar/kadınlar olsunlar, işleri şu olsun, şöyle bir evlilikleri olsun gibi hayaller, belki de planlar, olurmuş bir kuşak öncesinde. Bizim kuşağın nispeten bilinçli ebeveyleri, çocukların kendi doğasına uygun yetişkinler olabilmesi hayali ile büyütüyor onları. Geleceğe dair çocuklar üzerinden yapılan planlarda mutlu ve kendine yeten, özgüvenli bireyler olmaları ana fikri oluşturuyor. Zaten artık para klasik meslekler yerine, sürekliliği değil, sürdürülebilirliği olan işlerden kazanılıyor. Bu noktada doktor, avukat veya marangoz ya da berber değilseniz mesleğin de bir önemi kalmıyor.

Benim de çocuklarımla ilgili düşüncelerim de bu noktadan uzak değil.

Öte yandan okul her ne kadar önemini korusa da, özellikle 2015 Türkiye’sinde geldiğimiz noktada eğitim sisteminin hiçbir türünden fazla bir şey ummamayı öğrendik. Çabamız çocukları sistemden mümkün olduğunca az zararla çıkarabilmek üzerine kurulu. Bu bağlamda gerçek manadaki vakıf okulları, daha küçük ve velilerin etkisini daha fazla hissettirebileceği okullar ve kendi özerkliğini nispeten kanıtlamış pahalı ve köklü eğitim kurumları sınırlı seçenekler.

Bizim çocuklarımız için İstanbul gibi bir metropoldeki seçeneğimiz, olanaklarımız ölçüsünde vakıf okulu oldu. Şimdilik bu yolda ilerliyoruz. Sonrası için planlar daha küçük bir yerleşim biriminde, küçük bir okulda devam etmeleri şeklinde. Bu arada bizim daha fazla vaktimiz olması ve daha fazla işin içinde olabilmek gibi de bir umudumuz var.

İki kardeşe eşit bir başlangıç yaptıramamış olacağız gibi görünüyor. Oğlum kreşe gitmeden anaokuluna başlayacak, kızımsa 1 yıl kreş ve 2 yıl anaokulu okumuş oldu ilkokul öncesi.

Beni bu bağlamda rahatlatan düşünce iki kardeş, iki farklı yaşam, iki farklı karakter ve iki farklı ihtiyaçlar olması. Aynı insanlar olmadıkları gibi, aynı şeylere de ihtiyaç duymuyorlar. Oğlum daha fazla yalnızlık, kendi kendinelik istiyor mesela. Kızım ise mümkün olduğunca kalabalıklarda olmak. Bu anlamda okula duyulan ihtiyaç da farklı.

Çocukların okulla ilişkilerini belirlerken, kafamızdaki okul kriterlerini, olması gereken diye düşündüklerimizi bir yana koymalıyız. Eldeki olanakları ve eğitim sisteminin genel çizgileri ile içinde bulunduğu durumu bilerek hareket etmek ilk aşamada önemli. Ancak esas önemli olan çocuğun birey olarak nasıl bir ihtiyacı olduğu. Nasıl öğrendiği. Merakı. İlgi alanları. Her çocuğun ihtiyacına yönelik olarak eğitim verebilme olanaklarını farklılaştırabilirsek, çocukları aynı kalıpla yetiştirmek ve dahası olmadığında kaygı duymak hatasını da bertaraf etmiş oluruz.

Çocuk yetiştirmek bu ülkede giderek şartların daha zor olduğu, olanakların ise aynı oradan kısıtlandığı bir çabaya dönüşüyor. İşimiz zor. Bize düşen bu zor görevi layıkıyla başarmak ve bu arada eğlenmeyi, keyfini çıkarmayı hiç unutmamak…

Okul Seçiminde Kriterler -2

Her ailenin okulla olan ilişkisi ve hayatın gereklilikleri farklı. Bu nedenle bu işin doğrusu, olması gerekeni yok. Koşullar ve beklentiler çerçevesinde en uygunu var. Ve her bir çocuk için de bu ayrı ayrı geçerli.

Ela 22 aylıkken kardeşi doğdu. Sosyal ortamlarda olmayı seven, yalnız oynamayı tercih etmeyen bir çocuk Ela. 6 aylıktan 3 yaşına kadar hemen her gün 2 saat kadar mahalle parkında arkadaşları ile oynadı. Evde de dedesi ile oynadı mütemadiyen. Ege’nin doğumu evdeki hareketi artırırken, Ela’ya ayrılan zamanın ister istemez kısıtlanmasına sebep oldu. Ayrıca Ela 3 yaşına geldiğinde, parkta her gün beraber oynadığı arkadaşları da kreşe başlamıştı.

KREŞ

Evde sıkılma ve dolayısıyla kardeşine sardırma emareleri gösteren Ela’yı önce yarım gün, sonra tam gün kreşe başlattık. Mahalle arkadaşları ile gitti geldi kreşe 7-8 ay. Ciddi ciddi gitmek istemediği olmadı hiç. Kreşte bizi pek memnun etmeyen şeyler olsa da, Ela gayet memnundu. Hatta bir sonraki yıl ziyarete bile gitmek istedi kreşini.

Kreşten memnun olduklarımız:

Ela’nın arkadaşları ile mutlu olması.

Severek ve hevesle gitmesi.

Bizi memnun etmeyenler;

Kreş yöneticisinin laf kalabalığı ile sorularımıza net cevaplar vermemesi.

Çok küçük ve kalabalık sınıflar olması.

Tüm yıl bizi bahçenin dibindeki inşaat dolayısıyla oyalayarak, çocukları bahçeye çıkarmamaları.

Bir dolu kırtasiye parası almalarına karşın, bütün yıl kırık pastel dışında malzeme kullandırmamaları.

Yiyeceklerin sağlıklı olduklarından ciddi şüphe duymamız.

Ela uyumak istememesine rağmen, diğerleri ile beraber yatmak zorunda kalması ve 2 saati tavana bakarak geçirmesi.

Çok fazla tv izlenmesi.

Peki niye almadınız kreşten derseniz, valla ben de şaşırıyorum bu duruma. Nutkumuz tutuldu herhalde. Ayrıca hepimiz ben, kocam, annem ve babam yorgunduk sanırım. Ela da mutluydu üstelik. Normali bu diye düşündük. Güzel taraflarını gördü gözümüz. Zaiyatsız atlattık velhasıl.

ANAOKULU


Sonraki yıl hiç düşünmeden anaokulu arayışına başladık. Eve yakın, fiyatı makul, eğitim anlayışı bizimkine yakın, bahçesi geniş bir anaokuluna başladı Ela. Üstelik İtalyan öğretmenlerden haftada 16 saat dil eğitimi alacaktı. Canımız arkadaşlarımız Pamiy ve Poyyas’la başladılar anasınıfına.

Çok tatlı bir öğretmenimiz vardı. Hala görüştüğümüz, anasınıfı öğretmeni olmak için doğmuş, sevgi dolu, oyuncu bir öğretmen.

Sınıftaki arkadaşlarını çok sevdi Ela. Biz de aileleri sevdik. Bizim dünya görüşümüze yakın insanlar. Ailece görüştüğümüz, birbirimizin evine gidip geldiğimiz, hatta beraber tatil yaptığımız arkadaşlarımız oldu bu sayede.

Resim öğretmenlerini başarılı buluyorum. Ela 2 yılda resimle kendini ifade etme konusunda epey gelişim gösterdi.

İkinci sene de aynı okulda, farklı bir öğretmenle devam ediyor. Şu anki görüşlerimiz:

Bu seneki öğretmeni disiplin konusunda iyi, sevecenlik konusunda yetersiz. Bence bu yaştaki çocuklar için sevgi ve anlayış, eğitim ve disiplinden daha önemli. Onlara sadece sosyal bir ortam ve zaman vermek yeterli diye düşünüyorum. Disipline olmalarına gerek yok bu yaşta. Zaten sosyal ortam içinde kabul edilebilir davranış kalıplarını kendileri içgüdüsel olarak keşfediyorlar.

Santranç öğrenmeye başladılar. Oyunla öğreniyorlar ve santranç öğretmenleri hep hikaye anlatıyor. Bu sebeple Ela santrancı çok seviyor. Evde babası ile en fazla oynadıkları oyun denebilir. Ege’ye de yavaş yavaş öğretmeye başladı.

Hala aynı sınıf arkadaşları ile okuyor. Bu da sosyal becerileri açısından güzel. Çünkü farklı bir ortamı çözmeye çalışmaktansa, kendini daha rahat hissettiği bir ortam olduğu için güvenli hissediyor. Mesela oynamak istemiyorsa, bir köşede kendi kendine resim yapıyor ve bundan dolayı mutlu.

Burada anlatmam gereken bir şey var. Ela’nın bu durumundan ben rahatsız oldum. Öğretmenine oyuna dahil etmesi konusunda baskı yaptım. Öğretmeni de Ela’yı bu konuda yönlendirdi. Bu olayın bana dönüşü, Ela’nın “ne güzel resim yapabiliyordum, şimdi oynamak zorundayım” demesi oldu. Bu da bana çocuklarıma müdahele edeceğim sınırları öncesinde düşünüp tartmam konusunda çok iyi bir ders oldu doğrusu.

Beden eğitimi ve modern dans/bale yetersiz. Ela’nın fiziksel zekasının fazla olması sebebiyle daha fazla harekete ihtiyacı var. Okul bunu karşılayamıyor. Biz de haftasonları yüzme ve parklar, haftaiçi evde muhtelif atlama ve triatlon aktiviteleri ile bu açığı kapatmaya çabalıyoruz.

Bu 3 yılın sonunda;

Okulun ilkokul öncesinde çocuklar için ailenin sosyal ortam yaratma becerisi paralelinde gereksiz olduğu sonucuna vardım.

Çocuğu o kadar saat minik bir sınıfta tutulmasının haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Evde yeterli malzemeyi ortaya koyduğumuz taktirde, çocuğun özgürce bu malzemeyi kullanabildiğini gördüm. Eğitimli bir öğretmenin yönlendirmesine gerek yok.

Kurallar silsilesi, aile ve arkadaş ortamında kendiliğinden geliyor. Sınıfta anlatılmasına gerek yok.

Okul biçim veriyor. Çocuklarınsa özgürce gelişmeye ihtiyaçları var.

Ela seneye 1. sınıf olacak. Bu okula devam edecek. Onu mümkün olduğunca ödev ve proje sürecinden uzak tutmak ve okumayı kendisi için sevmesini saplamak dışında bir amacım yok.

Ege’yi bu sene de okula vermiyoruz. Ege daha kendi kendine vakit geçirmeyi seven bir çocuk. Evde babası ile gayet mutlu. Önümüzdeki kış tiyatro, atölye, sergi gibi olanakları artıracağız.

Okul meselesi bizim ailede böyle şimdilik.

Seneye Allah Kerim…

Okul Seçiminde Kriterler -1

Okul seçimi özellikle büyükşehir annelerinin gündemi bu sıralar. Sırf seçeneğim azalsın diye küçük bir yerde yaşayasım bile var bu nedenle. Özel okul düşünen veliler için kayıt zamanları. Şimdiye kadar okullar gezilmiş, araştırmalar yapılmış ve kararlar verilmiş olmalı.

Biz okul konusunda sistemdeki sürekli değişikliklere paralel olarak fikri sabit olmayan bir aileyiz. Öte yandan okuldaki eğitimle ilgili beklentilerimiz hiç değişmedi, oldukça net düşüncelere sahibiz.

Okul hayatı;

Çocuklarımızın içlerindeki doğal merak duygusuna zarar vermemeli.

Neşelerini söndürmemeli.

Yormamalı. Özellikle ödev ve projeler konusuna yaklaşımımız mümkün olduğunca az ve yorucu olmamaları yönünde. Hatta hiç olmasalar ne güzel olur.

Güzel arkadaşlıklar kurabilmeliler. Mümkünse aile olarak okul dışında da görüşebileceğimiz bir ortam nefis olur.

Hareketleri kısıtlanmamalı. Bu en zor beklentilerden biri okullardaki fiziksel koşullar sebebiyle.

Kitap okuma konusunda motive edilmeliler. Kitap okumak özellikle benim takıntılı olduğum konulardan. Kitabı sadece ders aracı olarak gören, roman denen mefhuma uzak bir eğitim sisteminin çok zarar verici olduğunu düşünüyorum.

Teknolojik gereçlerle, mesela televizyon ve I-Pad mümkünse hiç veya sınırlı muhattap olmalılar.

Yeni şeylerle tanışmalılar. Arkadaşlarından, öğretmenlerinden, okulun olanaklarından bu anlamda yararlanabilmeliler. Mesela 23 Nisan gösterisi olarak çayda çıra oynasınlar ki folklor ve türkülere aşina olsunlar. Bir piyes sahneye koysunlar ki tiyatroyla ve sinema ile içinde bulunarak haşır neşir olsunlar. Santrançla tanışsınlar ki matematiğin zevkli ksıımlarını da görebilsinler. Ciddi bir sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirsinler ki dünyada yalnız olmadığımızı anlasınlar. Veya okulu boyasınlar ki çalışmanın ve öğrenmenin sadece masa başında oturmakla olmadığını görsünler.

Öğretmenleri çocukları sevmeli ve merhametli olmalı. Onların her koşulda çocuk olduklarını hatırlayarak davranmalı.

En önemlisi, çocuklarımızın doğal olarak içlerinde olan yönelimlere, iyiliğe, heyecana ve meraka zarar vermemeli.

Okul mevzusunu ne kadar az ziyanla atlatırsak o kadar güzel olacak yani. Bir anne ve babanın bu şekilde çocuğunu okuldan korumaya çabalaması ne kadar trajik değil mi?

Ne yazık ki Türkiye’de geldiğimiz nokta tam da budur. Bizimkilerin durumu da yarına artık 🙂