Elif Şafak : Havva’nın Üç Kızı

Gündemden kopayım dedikçe, gündem burnumun dibinde bitiyor. Aslında kaçmaya çalışmıyorum, ama ne yalan söyleyeyim, bu aralar pek içimden gelmiyor olan biteni takip etmek. Bakıp geçiyorum ve kendi gündemimdeki minik telaşlarla yaşayıp gidiyorum. Yine de aradan başını uzatan sürprizlerle kafamın içindeki dumanlı dağların tepesinde buluyorum kendimi bazen.

Elif Şafak’ın Havva’nın Üç Kızı romanı işte beni ucu gündeme bağlanan yollara çıkarak sürprizlerden biri oldu. Çok sevdiğim bir abim ve ablam kitabı hediye ettiler bana. Ben de bir çırpıda yuttum elbette. Elif Şafak’ın kişiliğinden bağımsız olarak tarzını seviyorum. Pek çok kitabını okudum. Çağdaş Türkiye romanları arasında beni doyuran ve düşündüren yerleri var hikayelerinin. Anlatım tarzını da gayet başarılı buluyorum doğrusu. Eğer önyargılı bir duruşunuz varsa, buna rağmen bir şans verin derim.

0000000698812-1

Gelelim romana. Günümüz Türkiye’sinde, kafası kelimenin tam anlamı ile çorba bir kadın. Yetiştiği çevre ve ailesi Türkiye mozaiği. Bir roman olmasından mütevellit, tüm renkleri bir arada bulundurabilen bir desen. Annesi tarikata, babası solun derinine dalmış. Abileri bu iki uçtan tam olarak nasibini almış. Kendisi arafta, kararsız bir noktada hayata karşı. Kendini yakın bulduğu babası sebebiyle, varoluş noktasını eğitim olarak belirlemiş. Aynen benim gibi yaşamının bir yerinde İngiltere’de bulunmuş. Tam da şimdi, Türkiye’de, 3 çocuklu, varlıklı bir anne, eş, kadın. Bir akşam davetli olduğu bir yalıda, Türkiye’nin yeni zenginleri, sözümona entellektüelleri, topluma önderlik edebilme potansiyelleri olan ama bunu her an etrafımızda gözlemleyebileceğimiz gibi kendi çıkarları için kullanmayı tercih etmiş kalburüstüleri ile bir yemekte, kocası ve kızıyla beraber. Kitap yemeğe gidişleri ile başlayıp, yemekle beraber son buluyor. Arada Oxford’daki üniversite yıllarına giden düşünceleri ile bize kendini anlatıyor Peri. Bu arada Havva’nın diğer kızları olan dini bütün bir müslüman Mona ve dine tümden küsmüş bir deli fişek Şirin ile tanışıyoruz. Bu üç kızı birbirine bağlayan ve Peri’nin arafını keskin çizgilerle belirleyen profesör Azur ile bir de.

Kitap Tanrı kavramını, günümüz Türkiye’sindeki sosyal ve ailevi olgular çerçevesinde, üstelik bir kadının bakış açısı ile yorumlaması ile oldukça ilgi çekici. Her ne kadar abartılı durumlara kaçmış olsa da, bunlar yaşadıklarımızı keskinleştirmekte epey işe yarıyor. Bence tam da şu günlerde okunması iyi gelecek, bakış açınızı netleştirmekte işe yarayacak, içinde bulunduğunuz toplumu anlamada başka bir pencere daha gösterecek bir roman. Tavsiye ederim…

Ateş Serisi

Tarihi kurgu romanları okumayı seviyorum.  Genel olarak roman okumayı seviyorum aslında. Bir kaç günde bitiveren, akıcı, kolay okunan ve yormayı bırak, bir süreliğine insanı ortaçağ Avrupa’sına, en çok da İngiltere civarına ışınlayan romanlar okumak ayrıca çok zevkli.

En son okududuklarım, bir arkadaşımın kütüphanesinde gördüğüm ve bir nefeste okuduğum Rita Hunter’ın “ateş” serisi idi. Kitapları okuduktan sonra yazarı hakkında biraz araştırınca, gencecik bir Türk yazarla karşılaştım. “Zeynep Avcı Ataş” Şaşırtıcıydı, çünkü büyük bir ustalıkla yazılmış, döneme ve ilişkilere dair son derece isabetli bilgilerin olduğu, nefis kitaplardı. Bir İngiliz yazar bekliyordum, mutlu oldum açıkçası.

Seri aynı zamanda yakın arkadaş olan 3 lordun yaşadığı aşkları anlatıyor.

Serinin ilk kitabı Isabel ve Adrian’ın hikayesini anlatan “Aşkın Ateşi”.  Kendine güvenen, oldukça öfkeli, cesur, toplumsal kuralları hiçe sayacak kadar gözükara ve ne istediğini bilen, sorumluluğunu da alabilen bir karakter olan kızıl afet Isabel ve güçlü, kendinden emin, koruyucu ve hırslı bir Adrian. Bu kitapla beraber serinin diğer iki karakteriyle de tanışıyoruz.

askin-atesi-ates-dizisi-1_avatar_orj

İkinci kitap Sophie ve Brendan’ın hikayesini okuyacağımız “Ruhun Ateşi”. Serinin en naif, en duygusal, iyilik perisi ve masum karakteri Sophie ile yine serinin iletişime en kapalı, en kendini beğenmiş ve en ciddi karakteri Brendan’ın hikayesi.

16176031-11b0-4068-a85a-426696f56636

Son kitapta İskoç güzeli Davina ve ekibin son bekarı Stephan’ın hikayesini okuyoruz. İskoç ataları gibi toprağına ve ailesine bağlı, İngilizleri pek sevmeyen, kalender, çalışkan, akıllı ve intikam söz konusu olduğunda gözü hiçbir şey görmeyen Davina ve 3 lordun içindeki en sempatik, bence en kalender, ailesini koruyan ve evliliğe, her ne kadar hiçbiri sıcak bakmasa da, en uzak olan karakter.

d15d3c84-f79e-4ce6-b4ec-616094a5e1af

Kitapları ardı ardına okuyunca bu 3 çiftin keşisen hayatlarına dahil oluyorsunuz. Her ne kadar dönem erkek egemenliği hoşuma gitmese de, işin içine aşk ve tutku girince, hayata verilen kısa molalar haline geliyor hikayeler.

Roman okumak güzeldir…

Son Ada – Zülfü Livaneli

s-79d9df4d7558b2efa80f009fad78bef637c22772

Zülfü Livaneli benim hayatıma lise yıllarımda Ahmet Kaya ve Selda Bağcan ile beraber girdi. O dönemlerde Karlı Kayın Ormanı‘ndan, Güneş Topla Benim İçin‘e, Özgürlük‘e kadar şarkıları dilimize pelesenk olmuştu. Selda Bağcan‘ın kendine özgü buğulu sesi, Ahmet Kaya‘nın adam adam tarzı ve Livaneli’nin sakin, konuşurcasına söylediği şarkıları ile ruhumuza müzik dolardı. Ve Livaneli sadece müziği ile vardı. Hala var çok şükür.

Sonra 90’ların sonları, 2000’ler geldi. Siyaset yılları. Milletvekilliği döneminde ve sonrasında kendini paralarcasına milleti uyandırmaya, uyarmaya çalışmasını minnetle takip ettim. 1994 seçimlerinde İstanbul Belediye Başkanlığı’nı alamayışı ile kahroldum. Ne kadar farklı olabilirdi herşey. Sanatla, kültürle, tarihle dolu, beyefendi bir anlayışa sahip, dünyayı görmüş, evrensel bir insanlık anlayışını Türk kültürü ile harmanlamış bir bilge adamın bu şehri yönetmesi fikri ile içim hem pır pır, hem de cız ediyor. Olmadı. O dönemlerde bir yandan karalama kampanyaları sürerken, bir yandan da milletvekilliği maaşını bağışlaması gibi farklı söylemler vardı ortalıkta. Benimse aklımda hep kendini yaşamdan sorumlu gören ve daha iyisi için çabalayan bir sanatçı kimliği ile varoldu Livaneli.

sc8374

Edebiyatı ile daha sonraları tanıştım. Kardeşimin Hikayesi, Mutluluk, Serenad okuduğum bazı kitapları. En çok Serenad‘dan etkilendim. Hala kitaptaki hikaye aklıma geldikçe kahrolurum.

350703

Sonra bir kardeşim Son Ada’yı verdi bir gün elime. Oku mutlaka dedi. Soluksuz okudum. 2008’de yayınlanan bir kitapla, bugünü, Gezi’yi ve ne yazık ki belki de yarınımızı anlatmış. Sanatın hayatın aynası, bir provası, belki de öngörüsü olduğunu kanıtlayan bir kitap olmuş Son Ada. Yaşar Kemal kitap hakkında şöyle söylemiş:

Edebiyatta görkemli bir söz vardır, Büyük kapıdan girmek. Bu, büyük bir eserin yazarı demek. Zülfü büyük kapıdan bu romanıyla girmiştir’

Zülfü_Livaneli-Son_Ada

Kitap varlıklı birinin aldığı, doğanın lütfu bir adada yaşayan 40 haneyi anlatır. Ada’nın doğal güzellikleri, Livaneli’nin sakin ve yalın kelimeleri ile zihinde canlanır. Hemen şimdi o evlerden birinin bahçesinde, yasemin kokuları içinde şarabınızı yudumlamak istersiniz. Her birini yaralayan kaosla örülü şehir yaşamından kaçıp gelmiştir bu insanlar. Bu yüzden de adanın kadim sahibi martılara ve diğer yaşayan varlıklara -insanlar da dahil- saygıda kusur etmezler. O saygıdır ki, insanı da, martıyı da, ağacı da özgürleştiren, aynı zamanda birbiriyle uyum halinde yaşamalarını sağlayan.

Sonra adaya biri gelir. Ve demokrasinin kötü ellerde olunca “cahil, ilgisiz, bananeci, korkak” çocğunluğun eliyle nasıl bir canavara dönüştüğünü okuruz. Aklımıza Gezi gelir. O gelir, bu gelir… Yüzümüz düşer. Bir umut daha sıkı sarılırız romanın sayfalarına. Daha çok anlamaya çalışırız Livaneli’nin ustalıkla kurguladığı alegoriyi.

Okuyun.008c3094-72d7-4235-a1ff-75ebdc386cd0

Garson ve Mutlu – Fulsen Türker

20151004_100010En iyi okullarda okuyorsunuz. Çalışıyorsunuz deliler gibi. Ödevler, projeler, sınavlar… Sonrası güzel olacak. Çocukluk ve gençlik bunun için ödenmesi gerekli minik bir bedel sonuçta. Üniversite esnasında kendi paranızı garsonlukla da olsa bir şekilde kazanmaya bile başlamışsınız. Okullar, okumalar bitiyor ve başarılı geçen öğrenciliğinizin karşılığını alıyorsunuz sonuçta; kurumsal bir şirkette, sabah girişi belli, çıkışı muallak bir mesai ile, gündemin dışına düşmemek için gittiğiniz restoranlarla ve aldığınız etek-ceket takımlarla yaşamaya başlıyorsunuz. Yırttınız artık, geçmişler ola, hayatı yaşamaya başlayabilirsiniz.

Ama o da ne, kurumsal işiniz iliğinizi kemiğinizi sömürürcesine hem fiziksel hem de ruhsal olarak sizi istiyor. Kendinizi ona adamadığınız sürece de, o heyecanı ve motivasyonu kaybettiğiniz ithamları ile başbaşa kalıyorsunuz. Evet tebrikler, kovuldunuz.

Sistemin dışına çıkınca, tekrar dönmek zordur. Hem iş de işte aranır sonuçta, değil mi?

Adamımız Fulsen, herşeyi olması gerektiği gibi yapmış olmasına rağmen sistem dışında, üstelik de meteliğe kurşun atarken bulmuştur kendisini. Karnını doyuran eski dostu garsonluğa göz kırpar biraz da mecburiyetten. Ceketi ile beraber müdavimi olduğu cafede, bu kez garson önlüğü ile boy gösterir. Fena da değildir hani buradan manzara.

Üstelik insan bir kere niyetine girsin, fırsatlar da önüne serilir. Mesela cafenin müdavimlerinden birinin bir yayınevinin editörü olması gibi.

Sistemin dışına çıkınca, içeride dönem dolapların insanın ruhunu ne hale soktuğunu daha net görüyor insan. Artık Datça’da yaşayan ve sistemden sıyrılışı bu denli güzel, net, esprili, akıcı ve özellikle Şişli-Nişantaşı-Kurtuluş üçgenindeki coğrafyadan bildiren Fulsen Türker’in ilk kitabını, özellikle kurumsal beyaz yaka çalışanlarına öneririm. Bi bakın bakalım, göze alınamayacak kadar zor mu “gerçekten yaşamak” 🙂

Bu da blogu: tık

20151004_100037

Benden Önceki Kadın – Dorothy Koomson

Benden Önceki KadınDoroth Koomson yeni keşfettiğim ve sevdiğim bir yazar. Uzun romanları seviyorum. Kitaplarında detaylı düşünce balonlarının olması, karakterleri daha net anlamamızı sağlıyor.

Benden Önceki Kadın, bir kadının aşık olup kendi güvenli ilişki kozasından çıkış sancılarını anlatıyor. Rakip olarak ölmüş bir eski eş, ilişkisini kendi içinde yaşamasına sebep oluyor. Öte yandan okuyucu bir günlük sayesinde diğer kadının ruhuna da nüfus edebiliyor. İki farklı perspektif ve iki ilişki ilginç bir hikaye oluşturmuş.

Ek olarak, Dorothy Koomson’un okuduğum iki romanındaki akıllıca yer bulan “siyah kadın/beyaz erkek” vurgusu, oldukça güzel, düşündürücü ve farklı.

Kitapta Libby’nin ilişkilere olan mesafeli duruşunu bozan bir erkek var, Jack. İlişkideki kendine güvensizlik ve içinde bulunduğu anı yaşayamama hissi hem Libby’nin düşünceleri, hem de Jack’in bakış açısı ile yansıtılıyor. Buradan sağlıklı ilişkiler için düşüncelerimizi açık yüreklilikle paylaşmanın ne denli önemli olduğunu da anlamış oluyoruz.

Jack’in ilk eşi Eve ile yaşadığı ilişki de bize günlükler yoluyla anlatılıyor. İki kadın arasındaki bariz özgürlük ve özgüven farkları, öte yandan çekilen acılar ve yaşanan yoğun aşkın benzerliği ince ince işlenmiş. Her ne kadar mümkün olmadığını baştan bu yana biliyorsak da, kitabı okurken bu iki kadının arkadaş olmasını, birbirine el uzatmasını, beraber iyileşmelerini arzuluyoruz.

Hayatın aşk, seçimler ve tesadüflerle nasıl şekillendiğini, akıcı bir dille anlatmış Dorothy Koomson, tavsiye ederim.

Tanıtım yazısı:

Aşkla ölüm arasında tutku vardır

Libbynin muhteşem bir evi, ona deli gibi âşık bir kocası vardır. Mükemmel bir evliliği olduğunu düşünen Libby, zamanla kocası Jackin sevgisinden kuşkulanmaya başlar. Jack, ilk eşi Evein ölümünü bir türlü atlatamamıştır ve aslında hâlâ ona âşıktır.

İlişkileri kaderin bir cilvesiyle sarsıldığında Libby, alelacele evlendiği adam ile kusursuz bir eş gibi görünen Eve hakkında bulabileceği her şeyi öğrenmeye karar verir. Fakat bunu yaparken geçmişin korkunç sırlarıyla da yüzleşir. Öğrendiklerinden ve bunların verebileceği zarardan korkmaya başlayan Libby, kendi sonunun da Jackin sevdiği ilk kadın gibi olmasından endişe eder. Ama artık geri dönüş yoktur…

“Kocanızın kalbinin hâlâ sizden önceki kadına ait olduğunu öğrenseydiniz ne hissederdiniz?” sorusunu okuruna gerilimli bir kurguyla sunan Dorothy Koomson, sosyal çatışma, aldatılma ve evliliğin doğası üzerine gizemli ve dokunaklı bir öykü anlatıyor…

“Koomsonın romanları çikolata gibi bağımlılık yapıyor.”
Sunday Express

“Bu roman sizi içine çekecek ve son sayfasına dek bırakmayacak.”
She

“Faturaları unutun, sevgilinizle buluşmayı unutun, baştan sona sürükleyici muhteşem yazılmış bu gerilimi yalayıp yutmak dışında her şeyi unutun… ”
Daily Record

Ölüm İlanı Yazarı – Ann Hood

Okurken sık sık Sarah Jio tarzını yakaladığım bir kitap. İki farklı dönem, iki farklı kadın üzerinden anlatılan bir hikayesi var.

Aile kavramını, kadının özgürleşmesi, kendini tanımlaması, zamanın ve mekanın koşulları içinde gerçekleştirmesi üzerine bir kurgu. Günlük hayatın içine serpiştirilmiş düşüncelerle geleceği tanımlama çabası.

Yazar, farklı dönemlerde yaşamış, benzer karakterdeki iki kadının yaşamını benzersiz bir şekilde birleştiriyor. Zaman, mekan ve koşulların özgür ve vahşi (cesur) kadını nasıl etkilediğini, 60’ların Amerika’sında olağan bir aile hikayesi ile anlatıyor. Yazım dili oldukça rahat, akıcı. Hikaye ilginç olmakla beraber, daha ayrıntılı olarak karakter anlatımına ihtiyaç var. Karakteri anlayabilmek için çocukluğu ve çocuğu ile ilişkisi daha incelikli işlenebilirdi diye düşünüyorum. Belki de @annegozuyle baktığım içindir, kimbilir 🙂

Okumak keyifliydi. Okurken güzel zaman geçirdim. Ama tam anlamıyla beni alıp sürükledi diyemem roman için.

Ölüm İlanı Yazarı

Tanıtım bülteni:

Ölüm İlanı Yazarı, farklı kuşaktan iki kadının, beklenmedik bir şekilde kesişen yazgılarını anlatıyor. Örnek eş rolünden, benimsemeye zorlandığı ev kadınlığının yavan dünyasından bunalan Claire, zamanla evlilik dışı bir ilişkiye sürüklenir. Gelgelelim hamile kalması ve gerçeklerin ortaya çıkmasıyla çöküntünün eşiğine gelen Claire, sevdiği adam ile kocası arasında, hayati bir seçim yapmaya zorlanacaktır.

O tarihten yaklaşık yarım asır önce, kadınların özgürleşmeye başladığı, kendi hayatlarında söz sahibi olmak için mücadele verdiği bir dönemde uçarı, hayat dolu, kabına sığmayan Vivien, âşık olduğu adamı talihsiz bir kaza sonucu kaybeder. Derin bir kederle sarsılan Vivien, ölenlerin yakınları için gazetelere şiirsel ilanlar yazmayı iş edinerek teselli bulmaya çalışır.

Toplumun dayattığı kalıplara sığmakta zorlanan, isteseler de sıradanlığı seçemeyen Claire ve Vivien; biri genç bir anne, diğeriyse yaşı ilerlemiş ve çok şey yaşamış bir kadın olarak karşılaşacak ve özellikle Claire’in hayatı, geri dönülmezcesine değişecektir.

Evlilik kurumu, aile bağları, kayıplar, doğumlar ve önü alınamayan tutkular… Ölüm İlanı Yazarı, tarihin farklı dönemlerinde yaşamış iki kadının aşklarını, acılarını ve karşılaştıkları zorlukları incelikle işleyen, “bir hayatı hayat yapan” meseleler üzerine, sarsıcı ve alabildiğine sürükleyici bir roman.

Bir Kadın Nasıl Büyür – Stephanie Evanovich

Bir Kadın Nasıl BüyürKolayca okunan bir kadın kitabı daha. Yaz aylarının sıcağına neşe katacak romanlardan.

Kitapta kocasını kaybedince kendini yemeye vermiş 32 yaşındaki Holly’nin, tesadüflerin karşısına çıkardığı spor hocası Bruce ile aşkını okuyoruz. Bu aşk filizlenirken, Holly kilo vermeyi de aklına koymuştur. Başı, sonu belli olan romantik hikayelerden. Okurken sıkılmıyor, çabucak bitiriveriyorsunuz.

Bruce’un kilo verme konusunda yol gösterici, hatta zaman zaman epey didaktik çıkarımları yol gösterici olabilir. Aşağıda bir minik alıntı yaptım buna bir örnek olarak.

20150625_232553

Öte yandan Holly’nin evliliğindeki sırların aralanması, çocukluğunda yaşadıklarının ortaya serilmesi insanı düşüncelere itiyor. Anne ve baba tavrının, bir insanın tüm hayatı boyunca alacağı kararlar üzerinde ne denli etkili olabilidğin görüyoruz. Bir evliliğin “birliktelik” olabilmesi, ev arkadaşlığından öte bir noktaya taşınabilmesi için kadın ve erkeğin dürüstlüğünün ne denli önemli olduğunu düşünüyoruz.

Ne yazık ki kitaptaki genel hikaye çerçevesi, bazı konulardaki bu derin anlatım ve çözümlemeden nasibini alamıyor ve kitap sıradan bir yaz kitabı olarak kalıyor.

Özellikle fiziksel görünümün aşktaki öneminin fazlaca rahatsız edici ve basit kaçtığını düşünüyorum.

İyi okumalar…

Arka kapak yazısı:

Holly 32 yasinda dul kalmayi beklemiyordu. Bu kadar sismanlamayi da! Kocasi Bruce’a kanser teshisi kondugunda asiri yemeye baslamisti, onun ölümünden sonra da her zaman güvenebilecegi tek sey, yemek oldu. Ama artik fazla kilolari basina bela… Çünkü uçakta yanina bir “Adonis” düstü. Profesyonel sporcularin kisisel koçu Logan Montgomery. Logan basta Holly’den pek hoslanmasa da, özel durumunu anladi ve onu zayiflatmayi önerdi. Holly de bu küçük mucizeye tutundu.

Iste hikâye de böyle basladi…

Logan’i bile sasirtan bir fiziksel degisim geçirdi Holly: Artik o zayif bir kadin. Ikilinin asil yogun ve terli çalismalari da artik spor salonlarinda degil yatak odalarinda…

Logan’in kafasinda da yabancisi oldugu bir soru: Dis görünüs her sey midir?

Ya sonra? Sonrasi da sayfalar arasinda…

İçimizdeki Güç

Gündemi belirleyen nedir? Düşünceler, aile, çevre, koşullar, günlük yaşam, kitaplar, televizyon, ülke, dünya… ve daha nicesi. Peki bu kadar çok seçenek varken neden olumsuzluklar gündemimizi bu kadar meşgul edip, diğer tüm alanlara yayılıyor düye düşünüyorum bir süredir.

2 yıl önce Gezi olayları süresince, cumhurbaşkanılığı seçim dönemi boyunca, çocuklarla, kadınlarla ve Suriye’deki savaşla ve ülkedeki Suriyeli’lerle ilgili haberler yoğunlaştığında ben de dağılıyordum. Çünkü içim dağlanıyordu. Çocuklarıma, kocama, hatta günlük konuşmalarıma sirayet eden bir karamsarlık, umutsuzluk, en çok da öfke ile doluyordum. Ve mutsuz oluyordum. Mutlu olacak birşey göremiyor, elimden birşey gelmemesine sinirleniyor, gelecekle ilgili huzursuz hissediyordum. Bu bir süre devam etti böyle.

Sonra bunu yapmamaya karar verdim. İyilikle kötülük yanyana. Ödül ile ceza kolkola. Hayat böyle birşey. Neyi seçeceğin sana kalmış. Elbette savaştan, şiddetten, açlıktan bahsetmiyorum. Hayat Güzeldir filminde bir Nazi kampında bile mutluluğun ve oyunun bulunabileceğini anlatır Roberto Beningni. Karnımız tok, sırtımız pek, yavrularımız sağlıklı iken nedir bize batan peki, değil mi?

Ben de ruhumdaki siyahtan arınmayı seçiyorum. Kötü olan her ne varsa bize verilen birer hediye, bizim daha güzeline varma için sınavımız diye umuyorum, buna inanmak istiyorum. Elimizden gelen birşey varsa bunu bulmak ve hayata geçirmek de ödevimiz.

Çocuklarımızı “insan” yetiştirip, dünyanın ve yaşamın bir “nimet” olduğunu bilecek şekilde eğitmek bizim elimizde.

Hayatımızı öfke ile, sinir ile hezeyanlara boğmamayı seçme gücümüz var.

Kendimizi tanımak, büyütmek, anlamak, hayata katmak içimizde. Onu bulmak da zor olsa da eğlenceli ve huzur dolu bir yol.

Bana bu yolculukta eşlik eden başucu kitaplarım aşağıdakiler. Zamanı anlamlandırmak, tarih bilincinin aslında “insan” düşünüldüğünde ne kadar da gerekli olduğunun farkına varmak için. İnsanı anlamak, kadını tanımak için. Çocuğumuzla büyümek, kendimizi büyütmek için. Dönüp dönüp yeniden okunası… Yazanların eline sağlık. Her biri birer hazine.

kurtlarla-kosan-kadinlar-clarissa-p-estes
Kitap hakkında Sevil Sarp’ın Uzunçorap’ta yazdığı nefis tanıtım/analiz yazısı için resme tıklayınız

Yoldan Gönüllü Çıktım – Beliz Kudat

Guatemala, bizim bildiğimiz adıyla Maya ülkesi, yüzyıllarca süren İspanyol sömürgeciliği, ancak 1996’da sona eren, 40 yıl süren iç savaş, uyuşturucu baronları, her anlamda yoğun ABD sömürgeciliği sayesinde eğitimsiz ve fakir kalmış bir ülke. Yetersiz beslenme ve doğum sırasında ölümlerde dünyada 3. sırada. Pek çok Afrika ülkesine göre bile oldukça kötü durumda.

Beliz Kudat eski bir beyaz yakalı, gazeteci. Şimdilerde gezgin, gönüllü.

İşten bunaldığı, kendini sorguladığı bir dönemde bu ikilinin yolları keşisiyor. Beliz kendini Guatemala’da bir yetimhanede gönüllü olarak buluyor.

İşte aşağıdaki kitap, o dönemde bloğunda anlattığı bu serüveni karar alma sürecinden başlayıp, Orta Amerika gezilerine uzanarak anlatıyor. İlk bölümde yolculuğunun nedenlerini, nasıllarını anlatıyor. İkinci bölüm ise yetimhane sonrası yolculukları ve bu serüven sırasında akrşılaştığı insanları anlattığı bölüm.

Kitap akıcı, rahat okunan bir dille neredeyse tüm beyaz yakalıların imrendiği bir hayat dilimini sunuyor. Bu anlamda oldukça keyifli.

Beliz daha sonra Afrika’nın en küçük ülkesi Gambiya’da başka bir projede gönüllü olarak çalışıyor. Şimdilerde ilk kitabının imza günlerine katılıyor ve Gambiya’yı anlattığı ikinci kitabı üzerinde çalışıyor bildiğim kadarıyla.

Okunmaya değer bir kitap…

4 Sarışın… Candace Bushnell / Artemis Yayınları

4 SarışınSex and the City seyretmeyi seviyorsanız,
Çalışmaktansa köşe dönmeyi amaç haline getirmiş şehirli kadın hezeyanları ilginizi çekiyorsa,
Plaza kadınını bile masum gösteren bir parti dünyasını okumak keyif veriyorsa,
Kafanız kitap bile kaldırmıyor ve öylesine okumak ve dinlenmek istiyorsanız,
Kolay okunan, eğlenceli bri kitap okuyasınız varsa;

okuyun… Dün akşam bitirdim, pek eğlendim.
Sex and the City’nin yazarı Candace Bushnell’in, Artemis yayınevinden çıkan, akılda benzer tat bırakan bir kitabı…
4 Sarışın…