Bir insanın büyümesi…

Eğer çocuklarınız varsa, atacağınız her adımın içine onları da dahil etmek zorundasınız. En azından büyüyüp, kendilerini kurtarana kadar. Dünyada, özellikle de bizimki gibi sorunlu coğrafyalarda çocukları etkileyen dış etkenler oldukça sevimsiz. Buna, yeşil alan yokluğundan, zaman problemine, eğitimin yetersiz hatta sorunlu olmasından, günlük hayattaki kültürsüzlüğün etkilerine kadar pek çok şey dahil. Güzel olan şeyler genelde yakın aile ve çevre içinde yaşananlar ile ebeveynlerin çocuklarına sağlayabildikleri genel yaşam koşullarından kaynaklanıyor. Bunun tüm ülkelerde böyle olmadığı aşikar. Çocuk ve genç dostu ülkelerde ailedeki bu alan, sosyal kurumlar ve devlet tarafından da paylaşılıyor. Buna hayıflanmakla beraber, bu konuda yeterli sorumluluk almadığımdan dolayı sesimi çıkarmaya da hak göremiyorum. Henüz!

Çağımız modern düyasında kadınların çalışması gayet olumlu ve gerekli. Öte yandan çocukları ile olan ilişkilerinde bunun açtığı yara derin. Aslında aynı durum anne kadar, baba için de geçerli. Ancak kültürümüzün anaerkil yapısı, çocuğu kadının sorumluluğuna verdiğinden, bu konu tartışmaya henüz epey uzak. Kabul edelim, henüz İsviçre olmaya yolumuz var bu anlamda. Bakıcının, kreşin ve televizyonun karşısına kilitlediğimiz çocuklarımızın, geçirdiğimiz birkaç saatlik kaliteli zaman ve sağladığımız maddi olanaklar ile şahane idare edecekleri varsayımına teslim olmuş durumdayız. Oysa bunun etkileri çocukların büyüyüp, kendilerinde gördükleri açmazları deşmeye başladıklarında yüzümüze vuracakları acı bir gerçek olarak ortada öylece duruyor. Çocuk doğurma kararını verirken, ilk 7 yıl için gerekli ayarlamaları iyi planlamak gerekiyor. Ama hepimizin bildiği gibi bu günümüz piyasa koşullarında pek olanaklı değil. Elden geldiği kadar diyelim…

Bazen gün içinde yaptığım basit bir hareketin, haftalar sonra çocukların bir oyununda veya bir olay karşındaki tepkilerinde yüzüme vurulması beni kendime getiriyor. Bana basit ve doğal gelen bir şey, çocukta temel düşünce sistemine oturacak bir elementi oluşturabiliyor. Böyle söyleyince aslında üzerinde gezdiğimiz ince ipten dolayı huzursuz oluyor insan. Fakat biz sandığımızdan daha güçlü ve düşünceliyiz aslında. Gücümüzü sevgimizden, içimizdeki kadim histen ve okumaktan, araştırmaktan alıyoruz. Bunu yadsımadan, üzerinde akrobasi yaptığımız ipin inceliğine bakarsak biraz daha içimiz rahatlar diye düşünüyorum.

Çocuğun fiziksel ihtiyaçlarının karşılanmasının en önemli olduğu bebeklik çağından sonra başlıyor asıl muhabbet sanki. Öncesini halledebilecek donanımdayız çok şükür. Evler ısınıyor, marketler emrimize amade, bilgi dört bir yandan yağıyor ve her ay çocuk doktorda zaten! Sonrasındaysa esas mevzu başlıyor. Oyuncaklar, kitaplar, arkadaşlar, etkinlikler ve elbette okul… acaba? Her aile hem kendi koşullarına, hem de çocuğuna uygun olanına göre bir harita belirleyip, onu takip ediyor. Bu noktada ailenin koşullarında veya çocuğun kendinde duruma uyumsuzluk varsa dert. Yoksa, su akıp yolunu buluyor aslında…

Oysa benim derdim iyi matematik, güzel Türkçe, nefis kimya, harika fizik değil. Arkadaşları arasında sevilen, oyunlarda lider, sorularda cin gibi, ağaç tepelerinde esnek bir çocuk da değil. Sadece mutlu bir çocuk da değil derdim aslına bakarsanız. Derdim, çocuk bile değil ya….

Tüm çabam, tüm uğraşım giderek zorlaşan dünyanın içinde kendi ile uyumlu, kendinin farkında, gücünü sevgisinden alan, huzuru içinde bulan, doğaya uyumlu, heyecanını koruyabilmiş bir insanın büyümesine eşlik edebilmek... Böyle büyümesine. Eğip bükmeden, çekip ittirmeden, ekleyip çıkarmadan, zorlayıp bezdirmeden, sindirip bastırmadan… Olduğu gibi… Severek, eşlik ederek, yanında bulunarak, elini tutup gülümseyerek…

Reklamlar

İki Park, Bir Kaç Karar

Hafta sonu Maçka Parkı’na ve Belgrad Ormanı’na gittik. Konuyla ilgili bir kaç kelamım var doktor…

Maçka Parkı‘nda Starbucks veya termos kahvesi, hadi bilemedin bira veya şarap eşliğinde, şirin bir piknik örtüsü üstüne yayılmış, tatlı tatlı sohbet eden çiftler, etrafında şirin şirin çocuklar oynayan anne ve babalar, köpeklerinin peşinde koşturan veya kitap okuyan gençler gördüm. Etraftaki yeşilin yapılandırılmış olmasından mıdır bilemem ama, insanlar hala insanlıklarını koruyorlardı. Hatta inanmazsınız pek de eğlenir görünüyorlardı. Hedef göstermek gibi olmasın ama, havuzun üst tarafları hakkındadır yorumum!

Nişantaşı-Maçka-Parkı

Belgrad Ormanı ise, orman olmasından mütevellit olsa gerek, insanlığın içindeki yaratığı da pikniğe davet etmiş bir havadaydı. Hava derken, mangal dumanından arta kalanı demek istiyorum elbette. Türk-Suriyeli karışımı binlercesine, et kokusu, masa kapma telaşı, genizden gelen yüksek sesli bir müzik ve çılgın bir gürültü eşlik etmekteydi. Arabalardan ormandaki patikada bile yürümek zordu. Oysa ki kafayı yukarı kaldırınca asırlık uzun ağaçların arasından süzülen o güneş ışınları nasıl da masumane ve cezbediciydi.

a377b62dc6aa34d8567ee2e23299f908

Uzunca bir süre Belgrad Ormanı’na uğramayacağımızın, Maçka Parkı’nda da her ne kadar çocuklarla olsak da, çocuk parklarının çevresinde olmayacağımızın garantisi gibi bir kaç karar ve nefse şifa bir kaç öğreti ile tamamladık hafta sonunu.

Diğer bir kaç öğretiyi de paylaşmak isterim:

Dediğim gibi, Suriyeli bombardımanı çoktu Belgrad Ormanı’nda. Yakınlarımızdaki bir grup genç göçmen dikkatimizi çekti. Yaklaşık 14-17 yaşlarındaydılar. Hiç yetişkin görmedim yanlarında. Kızlı-erkekli 20 kadar genç vardı. Kızların çoğunun başında türban vardı. Konuşmalarını duymasak, nereli olduklarını anlamayabilirdik, dikkatimizi de çekmezlerdi muhtemelen. Müthiş eğlendiler. Yüksek sesli müzik dinlemeleri dışında her bir hareketleri beni mest etti diyebilirim.

Doğal bir iş bölümü ile bazıları mangalın başına, bazıları salatanın başına geçti. Gayet başarılı bir sofra kuruldu.

İki tanesi gitar çalıyordu. Metallica’dan, Arapça ağıt benzeri şarkılara geniş bir repartuvar.

Hep birlikte yakantop’tan, istopa oyunlar oynadılar. O kalabalık grubun nasıl eğlendiğini tahmin edersiniz sanırım.

Mangal yapanlar bir yandan da nargile tüttürüyorlardı. Keyif erbabı gençler 😉

İçki yoktu.

Bir ara mini hoparlörlere telefonu bağlayıp, müzik dinlediler.

Ve ben bir yandan onları hayranlıkla seyrederken; bir yandan da çevremdeki arkadaşlarımın bu yaşlardaki çocukları ile kıyas yaparken buldum kendimi. Açıkçası bu kadar kalabalık bir grup olarak, uzaktaki bir mekana kendi başlarına gelip, mangaldan salataya kendileri hazırlayıp, bu kadar organize ve doğal eğlenebileceklerine pek ihtimal vermedim.

Biz modern şehirli aileler çocukların başında ebeveyn olarak hep nöbetteyiz. Kendi işlerini görmelerine pek fırsat tanımıyoruz. Biz ya da birileri onlara hizmet halindeyiz sürekli. Mangal yakmaktansa, mangal yapılan bir yeri tercih ederiz çoğunlukla. Haliyle onlardan bu performansı göstermelerini beklemek zor.

Yargılamak değil, bir gözlem olarak bunu yazıyorum. Ve aslında bu durumu İstanbul’da, özel sektör çalışanı ebeveynler için kendi adıma anlaşılır da buluyorum.

Ama bu, durumun yanlış olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bi durup düşünmeli ve çocuklarımıza kazandırdığımız yaşamsal gereklilik becerilerinin neler olduğunu sorgulamalıyız. Bence epey ciddi bir mevzu bu.

Eve gelince bizimkilere çamaşır katlatıp, ütü yaptırdım bunun üzerine 🙂

Diğer konu da şu; farkettim ki çocuklar kendi başlarına oyun kurma veya vakit geçirme konusunda yetersizler. Sürekli onları oyalamamızı, onlarla oynamamızı veya yönlendirmemizi bekliyorlar. Küçük yaşlardan itibaren okul / bakıcı / kısıtlı ebeveyn zamanı, çocukların yapılandırılmış zaman geçirme kavramını epey içselleştitmelerine sebep olmuş. Sıkılamıyorlar. Sıkıldıklarını düşündükleri zamanlar, “ben ne yapayım şimdi?” ile doğrudan ebeveyne yöneliyorlar. Durmayı anlamlandıramıyorlar. Hep birilerinin söylediği veya kurguladığı bir şeyi yapma beklentisindeler.

Zamanla -evet gerçekten bol bol zamanla- bunu aşmayı, çocukların doğal olarak içlerinde bulunan sıkılma ve durabilme, merak edip buna zaman ayırabilme yetisini geliştirebilmelerine yardım etmek istiyorum. 

Bu gerçekten zor bir konu. Önce bir anne olarak benim yavaşlamam, durmam, beklemem ve belki de ciddi ciddi sıkılabilmem gerekli. Ama üzerinde çalışmaya kesinlikle değer.

Güzel bir hafta sonu idi 🙂

Kökler ve Dallar

Bebek ana rahmine düştüğü anda bir ruh üfleniyor içine. O ruh, yüzyıllardan bu yana anne ve babanın atalarının, insanlığın yaşadıkları ile yoğruluyor. Doğduğunda, bebeğin ruhunda işte bu ışık parlıyor. O yüzden o mis kokuları, o yüzden o aşk; o yüzden çirkin ve buruşuk bedenlerini, cırtlak seslerini bağrımıza basıp sütümüzle, benliğimizle besleme isteğimiz.

İnsanın doğası değiştirilemiyor. Kimi huy diyor, kimi fıtrat, kimi benlik. O minik insan içine doğduğu koşullar ve ona yaşamının ilk evrelerinde eşlik edenlerce yoğruluyor. Yaşamı öğreniyor, duyguları, davranışları. Ne kadar düşmüşse şansına, o kadar! Ama neyle yoğrulursa yoğrulsun, özü hep olduğu gibi kalıyor.

baby_tree_by_orchidowl-d50x69r

İnsan ya kök olarak doğuyor, ya da dal. Kökü sağlam olanlar derinlere ulaşıyor, dalları güçlü olanlar yükseklere. Ne bir kök dala, ne de bir dal köke dönüşemiyor. Huy değişmiyor, fıtrat aynı kalıyor. Aksi ise ruhuna sığamayan, aldığı nefesin yetmediği, mutsuz bir insan…

Çocuk yetiştirirken de, hayatına yön verirken de insan kendini bilmeli. Kök mü, dal mı? Belki de bu yüzden insan, bir çocuğu yetiştirken öğreniyor en çok kendini. Bebek daha emerken onun fıtratını anlamaya başlıyor. Aceleci mi, hırslı mı, sakin ve metanetli mi, alabildiğine mi, kalender mi? Nasıl öğreniyor, ne kadar füturlu, cevval cabbar mı, temkinli ve derinlemesine mi, sakince alıyor mu hayatı, zevkle dalıyor mu içine bilinmezlerin?

Bir kökse eğer, zeminini tanıyor. Onu mutlu eden sağlamlıkta ve verimde bir yer arıyor. Onu bulduğunda kök salıyor, sımsıkı tutunuyor. Bazen bir insan, bazen bir meslek, bazen bir yer, bazen de bir hayal.

551167_les_derevya_korni_ozero_priroda_3648x2736_(www.GetBg.net)

Eğer bir dalsa, olabildiğince çoğalıyor. Gücünün yettiği her yere ulaşmaya çalışıyor. Sonsuzluk kadar çok olan seçeneklerinin içinde onu en çok yeşertecek olan dallarını büyütüyor. O dallar bazen bir insan, bazen bir meslek, bazen bir yer, bazen de bir hayal.

Gumbo_Limbo_Tree_DeSoto_National_Monument

İnsan kendini bildiğince yönünü de, yöntemini de ince bir keskinlikle tayin edebiliyor. Ama bunun farkına varması için, kaygan zeminlere tutmayan kökler salmanın, fazla sıcak veya soğuk iklimlere dallarını yeşertmenin yaşanmışlığı gerekiyor. Elde kalan bir minik dal parçası yetiyor sonrasında köklenip, yeşermeye.

treeoflife2

En güzeli de bir kökün dallarına, dalların ise köküne ulaşmış olması. Eş seçimi önemli. Sonrasında yeşeren meyvelerin tadına doyum olmaz 🙂

Anne gözüyle, yavrularımın bana ifade ettikleri bunlar işte. Bana öğrettikleri. Kendimi tanımamda, evliliğimde, anne olmamda, hayatımı anlamlandırmamda böyle dile geliyorlar. Onlar bizim sevgi ve hayranlıkla eşlik ettiğimiz meyvelerimiz. Onlara köklerimiz ve dallarımızla bağlıyız. Gücümüz, her birimizin içinde taşıdığı ışığın parlaklığı gibi, duru ve kadim…

FruitTrees-SS-Post

 

Okula ve Şehre Dair Düşünceler

Okul, çalışmak için ön koşul ve gereklilik değildir. Daha iyi bir insan olmak, merak ettiklerini öğrenmek için okursun.
Diplomanın işe yaraması gerekli bir meslek sahibi değilsen, mesela doktorluk, mimarlık gibi, diploma da iş için bir ön koşul değildir.
Bir işi yapmayı seviyorsan, o senin işin olabilir. Olmalıdır da aslına bakarsan.

Okul kavramı bu şekliyle uzun bir tarihe sahip değil. Günümüz şehir insanlarının çalışma temposunda çocuk yetiştirmek epey zor. Çocukları küçük yaşlardan itibaren bırakıp işte olmak zorunda ebeveynler. Bu sebeple de çeşitli kurumlar var. Kreşler, anaokulları ve OKULLAR. Bu şekilde doğal bir büyüme sürecini yaşamak yerine, “yetiştirilmiş” oluyor çocuklar. Sistemin içinde iyi birer tüketici ve çarkın dişlilerinden biri haline geliyor. Biz anne ve babalar da “en iyisi” olmaları için elimizden geleni yapıyor ve ömrümüzün bir bölümünü buna adayacak şekilde “en iyi” kurumlara çalışıyoruz. Çocuklarımızla ilişkimizi bile bu kurumlar belirliyor. Ve elbette kurumun kültürü, eve ne kadar çok taşınırsa, diğer bir deyişle ne denli çok ödev ve aktivite olursa, o kadar başarıyla yapıyoruz bunu.

2010-2011 yılındaki kayıtlı 39.437 öğrenci ile dünyanın en kalabalık okulu olarak Guiness rekorlar kitabına giren Hindistan’daki City Montessori Okulu. Günümüzde 45.000’nin üstünde öğrencisi var.

Oysa uyanmak gerek. Sistemin içinde kalmak, çıkmaktan daha zor. Daha yorucu. Gönlümüzden geçen ve bizi sürekli dürten o iç sesimiz bize doğru yolu gösteriyor. Ertelenen hayaller, mutsuzluğun karamsarlığı ile örülü hayatlar ve kaçış planlarının her ortamda dile geliverişi de bu yüzden değil mi? Biraz düşününce ve olasılığına paye verince, korkulanın kalmak olduğu da aşikar.

Demem o ki, çocukların geleceği için çabalarken, gerçekten doğru olduğuna inandığımızı mı, bize öğretilen ve genel geçer diye kodlananı mı alıyoruz veri olarak, düşünmek gerek. Her anlamda ve her alanda.

Çocuk Yetiştirmeye Dair Düşünceler – 1

Dün aldığım bir eğitimde kişiliğimizin %80’inin 3 yaşta, %10’unun 7 yaşta ve tamamımın 25 yaşta tamamlandığını öğrendim. Üstelik doğum öncesi ve bebeklik döneminde öğrendiklerimiz bilinçaltında depolanıp, yetişkin hayatımızı büyük oranda yönlendiriyormuş. Bu bilgiler her ne kadar parça parça zihnimde bulunsa da, bir uzmandan net bir şekilde duymak yine de beni etkiledi doğrusu.

Bu durumda 4 ve 6 yaşındaki çocuklarım için yapabileceklerim kısıtlı görünüyor değil mi? Kendi adıma keşke’lerim, iyi ki’lerimden daha az. Bu nedenle mutluyum. Diğer yandan koyvermeyi de öğrendiğim bir yaşam dilimindeyim. Biraz da budur sebebi olumlu hislerimin.

20150825_182333

Bebeklik ve ilk çocukluk döneminde bilgiyi kesin doğru olarak kabul ediyor beyin. Yani anne-baba-bakan kişi ne derse, o doğrudur. Kodlamayı bu şekilde yapan insan yavrusu, yetişkinliğinde bunu yaşamımın kaidelerine ve sosyal ilişkilerine uyguluyor. Mesela; kaydırağa tersten çıkmaya çalışan bir çocuğa, “düşersin, öyle çıkılmaz, herkesin yaptığı gibi merdiveni kullanmalısın” demek; çocuğun ileride iş yaşamında farklı bir yöntem denemeye cesaret etmesini, herkesin yaptığından farklı bir yolda yürümesini engelleyebilir. Bilinen geleneksel yöntemler dışındaki bir yolda başarısız olacağı veya yanlış yapacağı kodlaması ile ilk aşamada cesaret gösteremeyebilir. Bu biraz ağır ve uç bir örnek oldu farkındayım. Fakat aslında minik girdilerin, nasıl bir çıktıya yol açabileceğini nereden bilebiliriz?

IMG-20150722-WA0005

Bu anlamda çocuğun içsel benliğine verilen özgürlükler, kendi farkındalığını oluşturmuş bireyler yetiştirebilmemize olanak sağlıyor. Bunlar özbakım becerilerini erken kazanmalarına teşvik ve ortam hazırlamakla başlayıp, bedensel sınırlarını cesurca keşfetmelerine olanak sağlamakla devam ediyor. Çocuğu, güvenliğini tehlikeye atmayacak şekilde rahat bırakmak gerek. Güvenlik meselesini de göreceliğe mahkum bırakmayacak şekilde değerlendirmeli. Yani çocuk hızlı koşarsa düşebilir elbette, ama kendi hızını başka türlü deneyimleyemez. Ayrıca toprak veya çim bir zeminde düşerse de canı birazcık yanabilir. Emin olun özgürce koşmanın heyecanı ile farkına bile varmaz. Koltuğun tepesinden atladığında bileğini incitebilir. Bu noktada ebeveynden merak duygusunu zedeleyici bir bildirim almadığında, ikinci denemede bileğini incitmeyecek şekilde atlamasını öğrenir. Aksi durumda ikinci denemeye cesaret bile edemez.

20150731_102824

Olayın bir de duygusal tarafı var. Bence can alıcı kısım burda. Çocuğu duygusal olarak beslemek “aslan oğlum, akıllı kızım” gaz vermelerinden ibaret değil elbette. Bu noktada çocuğun kimliğine dair taleplerimizi ona yüklemek yerine, sadece yanında olduğumuzu ve onu olduğu gibi kabullendiğimizi hissettirebilmek önemli. Kaliteli zaman geçirme mevzusunun da bu noktada fazla abartılmış olduğunu söylemeden edemeyeceğim. Çocuk yanınızda kendince oyun oynarken, örgünüzü örüp, bir yandan da ordan burdan muhabbet etmek, yapılandırılmış bir aktiviteden daha etkilidir. Oyununa onun yönlendirdiği şekilde katılmak, bir oyun kurup, onu dahil etmekten daha iyidir. İddialı söylüyorum bunu evet, çünkü buna inanıyorum, bu şekilde düşünüyorum. Fakat bu Montessori gibi, Pikler gibi farklı yöntemlerin çocuklarıma uygun olduğunu düşündüğüm görüşlerini uygulamadığım anlamına gelmesin. Yani saldım çayıra derken, çayırı iyi tanımak gerek 🙂

20150719_112357

Bugün de bunlar dolandı işte kafamda. İnsan yavrusu yetiştirmek demek, insanın kendisini büyütmesi de demek. Ve ben buna her geçen gün daha da hayran oluyor, bayılıyorum.

Çocuk ve Sanat

20150905_155508

Çocukların sanatla haşır neşir olmalarını çok önemsiyorum. Okuldan beklentim düşük açıkçası. Her ne kadar okul seçimimizde okulun sanatla ilişkisi etkili olduysa da, 3. yılımızda bu beklentimin okul adına ne yazık ki karşılanmadığını görüyorum. Belki de benim beklentim yüksekti.

Bu durumda ebeveyn olarak biz elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. İstanbul, “yiğidi öldür, hakkını yeme” misali, bu konuda olanakları çok bir şehir. Özellikle müzelerin atölyeleri ve sergi/fuar gibi olanaklar güzel.

20150905_155359

En son Art International’da Ülker’İn sponsorluğunda düzenlenen sanat atölyesine katıldı çocuklar. Ege de 4 yaşını doldurması ile birlikte daha çok olanağa sahip artık. 4 yaş altındaki çocuklar için bu tarz atölye olanakları yok denecek kadar az maalesef. Bu atölyelerde ne kadar çok sanat eserine maruz kalırlar, ne kadar çok orada, onlarla etkileşim halinde vakit geçirirlerse o kadar iyi. Onları sıkmayacak, ilgilerini çekecek ve eğlenmelerini sağlayacak şekildeki etkinlikler, hem sanata hem de bu tarz organizasyonlara bakış açılarını oluşturacak diye düşünüyorum.

20150905_152636

Borusan Contemporary, İstanbul Modern, İş Sanat, Ak Sanat, Yapı Kredi Kültür gibi pek çok pek çok kurum haftasonları çocuklar için etkinlikler düzenliyor. Mekanlarındaki sergileri gezmek de ayrıca bir bonus oluyor. Bu arada biz ebeveynler de gözlerimizi ve ruhumuzu beslemiş oluyoruz elbette.

20150905_155754

Sonbahar ülkeme karmaşa ile geldi. Ama hala mutlu çocuklar yetiştirmek, daha iyi bir yaşam için çalışmak zorundayız. Ben çocuklarımın karnını olduğu kadar, ruhunu da doyurmayı seçtim. Onları her anlamda beslemek, bu koşullarda yapabileceğim en verimli şey.

Diliyorum ki, sonbahar aynen sanat ve kültür sezonu gibi barış dolu, verimli ve keyifli günler getirsin ülkeme ve dünyaya.


20150905_160642

Kamp Hayatı için Yardımcı Fikirler

1

Çocuklarla kamp yapmak güzeldir. Hem de çok güzel. Üstelik kolay ve keyiflidir de. Nasıl mı?

Öncelikle kamp yapmayı içinize sindirmeniz gerekli. Doğadaki konforu içselleştirmeniz, etrafta bina olmayışının keyfine varmanız, bakır bir cezveye konfor addedebilmeniz lazım. İstek ve az beklenti şart yani. Bunlar tamam mı? Sırada ihtiyaç listesi var:

Küçükken haftalarca süren çadır maceralarımız olurdu. Annemin meşhur bir listesi vardı. Yılların deneyimi ve bir başak burcunun özeni ile hazırlanmış, oldukça işe yarar bir liste idi. Kamp öncesi annem listeyi çıkarır, eşyaları kontrol ederdi. Bu sayede kamp bizim için gayet rahat geçerdi.

Öncelikle çadır. Decathlon, aynen spora bakışa olduğu gibi, açıkhava tatil anlayışına da genel bir kolaylık getirdi. Pek çok kamp malzemesi gibi çadırın da en kullanışlısını bulabilirsiniz orada. Biz 2 çocuk, 2 yetişkin için 3 kişilik, kolay katlanan bir çadır kullanıyoruz. 4 tarafının da hava alabilir olması sayesinde çadırın bunaltıcı etkisini yaşamıyoruz. Tüm pencereler tül olduğu için sinek ve böcek girmesini engelliyor. Ayrıca 3 köşesindeki lambalar sayesinde gece bile içinde hareket etmek, kitap okumak mümkün.

Su geçirmez özelliği olduğunu da geçen seferki kampımızda tüm gece bardaktan boşalırcasına yağan yağmur altında test ettik, onayladık. Yağmurlu bir kamptan çıkarımım şudur: kampta yağmurdan korkmayın, mutlaka bir kez deneyin, keyfini çıkarın. Özellikle çocuklar çok sevecekler.

çadır

Yatak olarak ben çocuklarla beraber bir şişme yatak, eşim ise tek aşağıdaki resimdeki gibi bir kamp yatağı kullanıyor.Her ikisi de rahat. Kilo farklılıkları sebebiyle, çocukların baba ile aynı şişme yatakta olmalarındansa, bu şekilde yatakları ayırmak daha pratik. Aksi durumda gecenin bir körü ev ahalisi babanın üstüne çullanmış olabilir 🙂
Katlanabilir kamp sandalyeleri pek çok işe yarıyor. Mutlaka bulundurun. Genelde kamplarda masa oluyor ama kamp ateşinin etrafında muhabbet için bu sandalyeler şart.

sandalye

Tabak çanak için mümkünse pratik kamp malzemeleri alın diyeceğim. Ancak kamptaki konfor size keyif veriyorsa, iki fincan, ince belli çay bardağı gibi eşyaları ekleyin malzemelere. Bunlar kampa keyif katıyorlar kesinlikle.

Zamanında Debenhams’dan aldığımız kamp çantası bizim için çok kullanışlı oldu. Sayesinde günübirlik pikniklerde de gerekli malzemeleri bir çırpıda hazırlamış oluyorum. Çantada 4 kişilik tabak, çatal-bıçak ve plastik kadeh bulunuyor. (İngiltere meşeili olması sebebiyle piknikte çay değil, şarap içilir fikrinden sanırım) Ayrıca içi straforlu olduğu için ısıyı koruyor. Böyle bir çanta çok işinize yarar. Ama bir piknik sepeti alıp, evdeki eşyalardan kendiniz de toparlayabilirsiniz. Her seferinde hazırlamak istemezseniz, bir tane hazır bulundurmanız işinizi kolaylaştırır. Bir de termos olduğu zaman tamamdır. Biz genelde kamplarda kettle taşıyoruz. Elektrik problemi olmayan kamplarda sıcak su sağlamak için büyük kolaylık. İçinde yumurta haşlamışlığımız da vardır.

Geceleri soğuk olabilmesi ihtimaline karşın battaniye, rahat bir uyku için kendi yastıklarınız, mutlaka renkli bir masa örtüsü, sineklere karşı büyük bir yatak cibinliği, mangal keyfi için maşa, mayo ve havluları kurutmak için çamaşır ipi ve mandal, bir küçük tepsi (içinde karpuz kesip, yeşillik yıkayabilmek için çelik fırın tepsisi), fener, çakmak gibi eşyalar hayat kurtarır.

Ayrıca makarna, kızartma, menemen gibi basit yemekler için derin bir tencere yeterli olacaktır. Bir de tavaya ihtiyaç yok.

Eğer arı ve sinek problemi varsa gittiğiniz yerde cevzede kuru kuru Türk kahvesi yakarak kurtulabilirsiniz. İçine birkaç damla lavanta kokusu da eklerseniz fena olmaz.

El havlusu, sabun, bulaşık deterjanı ve süngeri gibi temizlik malzemelerini de unutmayın.

Artık genel anlamda kamp için hazırsınız. Az eşya, az iş demek kampta. Bu sebeple çok kullanımlı eşyalar tercihiniz olsun. Ve unutmayın, kampçılar birbirine yardım etmeyi severler. Yol yordam sormaya, ihtiyacınız olan birşey istemeye çekinmeyin. Kimbilir bir kamp ateşinin etrafında tüm gece sürecek güzel bir muhabbeti başlatmış da olabilirsiniz bu sayede.

Çocukları hem bu hazırlığa, hem de kampın kurulmasına katmak, onların da birer kampçı olmalarını sağlıyor. İçselleştirdikleri bu yolculuk, kamptan daha fazla keyif almalarını sağlıyor. Bu şekilde etrafı kendilerine rahatlık sağlayacak şekilde belirleyip, tanıyorlar. En sevdikleri şeylerden biri de çadırı kurmak ve içinde oynamak.

Kamp hayatı, insanın doğadaki yeterliliklerinin farkına varmasına, içsel yolculuğuna, ailenin dinginlik içinde uzun vakitler geçirebilmesine, çocukların sonsuzluk ve özgürlük duygularının gelişmesine yardımcı oluyor. O zincir bir kez kırıldı mı, size de keyfini çıkarmak kalıyor.

20150618_160404

2

20150621_140515

Evlilik ve çocuklar…

modern-romantic-miniatures-original-paintings-aceo-bright-colors-paintings-artbyluizavizoli-1404519544_b
Kaynak : Luiza Vizoli – http://www.artbyluizavizoli.com

Evlilik garip bir sosyal olgu. Aile denen kavramın başlangıç noktası. Kültürün ve sosyal hayatın devamlılığı için dinlerin de devletlerin de elbirliği ile onayladığı minik birim.

İnsan açısından düşünürsek evlilik, hayatın en önemli kararlarından biri. Kişinin yaşamının nasıl yönleneceğine dair verilen tek atımlık, hayati karar. Çünkü insan değişir. Gelişir ya da geriler. Sonuçta farklılaşır. Evliliğin uzun sürmesinde de bu yolun ne kadarını birbirini anlayarak, anlayış göstererek, beraber yürüdükleri önemli bu iki insanın. Yolların çakışması değil, kendi yollarından ayrılan iki kişinin kavşaktan sonraki yolu nasıl yürüdükleri önemli. Cıvıl cıvıl, huzurlu, neşeli, doyurucu mu? Yoksa…

romance-donna-tuten
Romance by Donna Tuten

Mutluluk o tatminde gizli. Ve o tatmin çocuklara yansıyan ışıltı. Ne kadar parlak, güçlü, sakin, kendinden eminse; çocuklar da o kadar güzel büyüyor. Toplumun sağlıklı devamı da işte o umutta saklı.

Ben şanslılardanım çok şükür. Bambaşka yollardan geldik biz eşimle. Ardımızdaki ve içimizdeki çocukluk birbirine beş benzemez anılarla dolu. Birbirimize rast geldiğimiz o kavşakta, iki gencecik insan olarak, birbirimizi zıtlıklarla tamamladık. Bir bütün olarak yola çıkmadık belki ama beraber yol aldığımız zaman zarfında biz olmayı başardık. Bizim ailemiz, bizim geleceğimiz, bizim kaygılarımız ve bizim mutluluğumuz. O iki gencin anısına saygı duyarak ve anlayarak büyüdük. Farklılaştık ama hep “biz”i büyüttük, geliştirdik “ben”liğimizi koruyarak.

sweet-couple-love-illustrations-art-puuung-4__700
Kaynak : http://www.grafolio.com

Şimdi amacımız çocuklarımızı yetiştirirken, her anlamda güzel hayatlar yaşayabilmeleri için onlara yol göstermek. Doğallıklarına, birey olma haklarına, isteklerine, içgüdülerine saygı duyarak, onların da tüm bunların farkına varmalarını sağlamak. Kendilerini tanımaları ve buna güvenerek kararlar almalarını sağlamak. Nasıl mutlu olacaklarını keşfetmelerine yardım etmek.

Bunu onları özgür bırakarak, tanımaya çalışarak, iki insan arasındaki sevgiyi göstererek, sınırlarını onları zedelemeyecek şekilde çizerek ve çok severek yapmaya çalışıyoruz. En çok da mutlu olarak yapıyoruz. Ebeveynlerinden mutluluğu öğrenen çocuğun, mutlu olmak için daha çok şansı olacağına inanıyorum.

Saka-Gizem

Bir hayalimiz var. Ve bir çok hayalimiz. Birer birer gerçekleştiriyoruz. Ve sonra yenilerini buluyoruz kendimize. İşler bizim planladığımız gibi gitmezse, biz de uyum sağlıyor ve gelişip farklılaşıyoruz. Bu arada hayatı yaşamayı ve mutlu olmayı hiç ihmal etmiyoruz. Ve sevmeyi elbette…. Sevgi kurtaracak hayatı, evet…

Doğan Cüceloğlu

Bu aralar şirketime karşı hislerim pek olumlu değilse de; son dönemde oldukça iyi konuşmacılar getirmesinin ve başarılı eğitimler yaptığının hakkını vermem gerek. Bir süre önce Doğan Cüceloğlu hoca bizimleydi.

Kendisini okulda ilk İnsan İnsana kitabını okuduğum günlerden bu yana takip etmeye çalışır ve çok taktir ederim. Sevdiğim ve keşke memleketim insanının daha can kulağıyla dinlese ve dediklerini uygulasa dediğim biri. Başarılı, çalışkan ve paylaşımcı bir psikoloji profesörü.

Yine şahaneydi. Daha önce sadece televizyon programlarında dinleme şansı bulduğuma hayıflandım. Canlı canlı daha etkili kesinlikle. Aklıma yazdığım bazı şeyleri paylaşmak istiyorum.

– Çocuklarımızı “küçük insanlar” olarak görelim. Onların da bir aklı, beyni, duygu ve düşünceleri olduğunu hiç unutmayalım. Onlara aktarmak istediklerimizi dikte ederek değil, anlatarak, anlamalarını ve ikna olmalarını sağlayarak öğretelim.

Mesela diş fırçalamasını öğretmek için;
– Bir bisküviyi ikiye bölelim. Bir parçasını çocuğumuz, diğerini biz yiyelim. Ağzımızın içindeki parçaları görüp, onların tüm gece ıslak ağzımın içinde çürüyebileceklerini anlatalım ayna karşısında. Bunun olmaması için diş fırçalamak gerektiğini anlatalım. Ve dahası diş fırçalayıp gösterelim temiz dişleri. En önemlisi de her gece bunu beraber tekrarlayalım. Sadece çocuğumuzun değil, torunumuzun da diş sağlığını garantilemiş oluruz.
Bu bildiğimiz bir yöntem, en azından araştıran, okuyan ebeveynlerin. Fakat hoca bunu öyle bir uslüpla anlatıyor ki; insanın kafasına bu iletişim ekseni yerleşiyor.

– İletişimde temel unsur ZEMİN. Zeminin ne olduğuna göre algımız değişiyor. Algıladığımız şekilde davranıyoruz. Davranışlarımız da bir sonuca götürüyor bizi. Her türlü ileitşimde, ama öncelikle çocuklarla iletişimde doğrudan davranışa yönlenmek hatalı. Davranışı oluşturabilmek veya değiştirebilmek için, öncelikle zemini oluşturmak ve değiştirmek gerekli.

Aynı resme bakıp bir vazo ve birbirine bakan iki insan görmek gibi.

Anlaşabilmek, birbirini anlayıp, karşıdakine meramını anlatabilmek için, öncelikle aynı şeyi görmek gerekmez mi? Eğer karı-koca bu resme bakıp şu şekilde davransa; -Ne görüyorsun? -Vazo? -Vazo mu? Ben iki insan görüyorum! -Hadi ya! Bir daha bakayım. -Dur ben de bir daha bakayım… Karşılıklı bakış açılarını genişletmiş ve ilişkiyi zenginleştirmiş olur. Kendi gördüğünde ısrar ve inat durumu ise iletişimi çıkmaza sürükler.

– Çocukların bir dünyaları olduğunu unutmamak ve bu dünyayı anlamaya çalışmak önemli. Eğer bir şeye heyecanlanıyor ve bu heyecanı paylaşmak istiyorsa; bu heyecana katılmak, onun dünyasını anlamak gerekli.

İlk defa yürüyen bir çocuk, dünyada ilk yürüyen insanın kendisi olduğunu düşünür ve heyecanı bunu yansıtır. Ana-baba bu durumu onun öz benliğine saygı duyup, anlayarak, onun dünyasına katılarak yaşamalıdır.

– Sözel iletişim, iletişimin ancak %40’ını oluşturabilir. Mimik, davranış, tonlama gibi.

– İnsanlar birbiriyle konuşmasa bile bir iletişimde bulunurlar. Bunu da hiç gözardı etmemek gerek.

– Ne zaman “herif-karı” kültüründen, “insan kadın-insan erkek” kültürüne geçeriz. O zaman uygarlaşmaya başlarız.

Hoca iyiydi, çok iyi. Ne denli aktardım bilemiyorum, ama özellikle çocuk yetiştirme hususunda hocadan feyz alınacak çok şey var. 74 yaşın olgunluğu, 51 yılın deneyimi, iki kültürü özümseme ve aldığı eğitimle Doğan Cüceloğlu eli öpülesi, saygı duyulası bir bilim adamı.