Yaşamdan

Yaşamı biz zorlaştırıyoruz. Elimizdekine şükretmek, iyi tarafları görmek yerine; vahlanıp duruyoruz. İçim daralıyor bu durumdan.

Okuyup duruyorum. Ebeveyn kitapları, tarihi aşk kurguları, Whatpatt kitapları, romanlar, çocuk kitapları, gazete ekleri, internet makaleleri. Elime ne geçerse yutuyorum. Kendimi kurgu yaşamların, gerçeğin analizlerinin, gerçeğe uygulanması zor teorilerin içinde kaybetmeyi umuyorum.

Arkadaşlarla muhabbet ediyorum. İçimden gelmiyor. Ağzımdan dökülen karamsarlık ve bilgiçlik kokan felaket senoryalarından sıtkım sıyrıldı. Bildiğimi sanmamdan, kendimi en zora hazırlamaya çabalamaktan midem bulanıyor zaman zaman.

Gerçek yoklukları görünce kanım donuyor. Kucağında bebekleri, etrafında çocukları ile kaldırımdaki kadınlar, kimsesi kalmamış vahşet tanığı ifadeleri ile ekrandan bana bakan çocuklar, şu sıralar en çok da zamansız ölümü ile ardından bıraktığı eşi ve oğlu ile dostumum yokluğu. Savaş çanları ve çaresizlik.

Bir yandan içimden taşan bir umuda sarılmış durumdayım. Ruhum çocuklarımın varlığı ile parlıyor. Evliliğimdeki aşk ve huzura şükrediyorum. Ne bileyim, sonunda sanki hakkım yokmuşcasına boğazımdan geçmiyor nefesim, daralıyorum. Bunlar da geçecek. Zaman koşar adım ilerleyecek biliyorum.1 Dünyanın bir başka güneşli yerinde gülümseyen insanları hayal ediyorum. Bir minik masanın etrafında süregelen sohbete katılıyorum, içkimden bir yudum alıp, anlatılan anılara kulak kesiliyorum. Çocuklarımın ellerinden tutup yürüdüğüm bilinmeyen bir şehrin, ilk defa geçtiğim yollarında, omzumun üstünden kocama gülümsüyorum. Elimde kahvem, battaniyeme sarılmış kahvemi kitabıma dökmemeye çalışırken içim geçiyor, uykuya teslim oluyorum. Bir sahilde sıcaktan bunalıyorum, kendimi denizin donduran soğuğuna bırakıyorum. Zaman alıp gidiyor başını, yaşıyorum.

Zor olan ne? Güç hangi delikte?

Can

Ağaçlar gibiyiz biz insanlar. Minicik bir tohumdan başlıyoruz. Bize itina ile bakan birilerine ihtiyacımız var. Kimimiz de bu özenden yoksun kendiliğinden serpiliveriyor. Derken küçük bir fidana döünüşüyoruz. Genç ve canlı. Her rüzgara kapılan, eğilip bükülen, her şeye rağmen heyecanla büyüyen, gelişen.

Dallarımıza kavuşuyoruz. Güçleniyoruz. Kendimizi biliyor, sınırlarımızı tanıyoruz. Çoğalıyoruz, iyice kök salıyoruz.

Zamanı gelince, vade dolunca da kimimiz kuruyor, kimimiz kesiliyor, kimimiz de vazgeçiyor hayattan.

Ve yaşam, bir ağaç gibi. Köklü, dallarında yemyeşil yapraklarıyla, kadim bir bilgelikte. Her birimiz bir yaprak gibi tutunuyoruz farklı dallarından o ağaca. Minicik ve heyecanlı bir yaprak gibi savrula savrula büyüyoruz. Koyu bir yaşanmışlıkla sarılıyoruz o dala, hiç kopmayacakmışcasına.

Ve vadesi dolan, kuruyor, kopuyor ve toprağa kavuşuyor sonunda.

Tüm kadimliği ve kalenderliği ile toprak bambaşka köklere hayat vermek için kucaklıyor bizi.

Biz, ölümlü can’ları…

  • Tanıdığım en iyi insan, dostum Murat Yapıcı anısına (15 Şubat 2016; 9:30)

Ömür, kayıveren bir parlak yıldızdı!

İnsan 20’lü yaşlarda ömrü sonsuzluk kadar uzun zannediyor. 30’lara kadar da bunu bir daha düşünmek için vakti olmuyor. Zaman bol ya nasılsa!

Bir kadın olarak genel anlamda süreç sonrasında şöyle: 30’lu yaşlarda bir nebze farkına varıyor olayın ve ufak bir panik hissediyor. 30-35 arasında bu panik bekarsa evlenmeye, evliyse doğurmaya, bunlarda pek şans yoksa kariyer parlatmaya hırsla evriliyor. Gençlik ateşinin her daim yanmayacağı, zayıfça beliren kırışıklıklar, bir türlü verilemeyen kilolar ve akşamın 10’unda beliren yorgunlukla anlaşılıyor. Hayret ve sonrasında gelen kabulleniş ise 35’ten sonra.

Thingking of You by Pino Daeni

Kırışıklıkların şöyle bir uğramadığı ve yatıya geldiği anlaşılıyor. Kremlerden umulan medet, bir süre sonra yerini doğallık kisvesine (veya uyanışı diyelim) bırakıyor. Kilolara uygun kamuflaj bir giyim tarzı benimseniyor. Makyaj ve bir nebze frapanlık günlük hayatın baskın bir parçasına dönüşüyor. Yorgun olma hissi “uykusuzum, muayyen günümdeyim, başım ağrıyor, lodostur o lodos” gibi ota b.oka bağlanmakla beraber, yaşın getirdiği yeni fiziksel kondisyona alışılmaya başlanıyor. Çocuklu kesim nispeten doğuma ve kucağındaki bebeye sığınıyor ama onun handikapları da diğerlerinden az değil.

Sonra yavaş yavaş duruluyor insan. O zamana kadar inşa ettiği hayatının farkına varıyor. Didinip yaptığına alıcı gözle bakmaya başlıyor. Elden gelenin en iyisini mi yaptığını sorguluyor. Bu sorgudan alnının akıyla ve hakkıyla çıkanlar, yüzlerindeki kırışıklıkların arasına yerleşen gülümseme ile mutlu mesut devam ediyorlar. Diğerlerinin iç hesaplaşmasına Allah yardım etsin. Bir kadının en zorlu ve en anlamlı savaşı bana kalırsa. O hesabı dürebilenlere yepyeni bir kapı açılıyor. Kendiyle helalleşemeyenlerse, aptal “menapozlu teyze” kavramının hakkını veriyor hayatı kendiyle beraber etrafıdakilere de zıkkım ederek.

Bu anlamda 40’lar barışma, kendine gelme, yeniden düzenleme, sahiplenme, kabullenme dönemi bence. Sonrasını henüz bilememekle beraber, tahminim gittikçe güzelleşen, insanın içindeki gücün farkına vardığı, kendiyle barıştığı ve huzura yaklaştığı bir dönem olsa gerek. Çok mu iyimserim göreceğiz…

Bunlar işin güzellikleri. 40’ların başındayken güm diye kafama vuran bir diğer gerçek ise ölüm. Ailemin benden büyük 2. kuşağının yavaş yavaş hatıralar ormanına dahil olduğu dönem. Çocukluğumuzun masum görüntülerinin kahramanlarının, çocuklarımıza anlatacağımız hikayelerde kaldığı dönemlerin başları. Bize masal anlatan, masal gibi bir çocukluk yaşatanların, yavaş yavaş masal kahramanı olduğu zamanlar. İçinde acı, matem, hüzün, özlem, minnet, sevgi barındıran yıllar.

the-happy-family-1
The Happy Family by Ferdinand Gearg Wladmuller

Çocukluğumun büyülü bir dünya olmasını sağlayan o muhterem insanlara sevgi ve saygı hissediyorum. Şükrediyorum buna sahip ve şahit olduğum için. O hisleri çocuklarıma taşımak için uğraşacağım. Onlar benim kısa ömrümün kadim zamanları, o mukaddes, güngörmüş insanlar benim kahramanlarımdı.

Ailemizden kayan bir büyük yıldız, hâlâ hayatta olmasına her gün şükrettiğim ananemin küçük kardeşi, annemin dayısı, elinden yediğim tek ve haklı tokadın hayatımda önemli bir yer tuttuğu, çocukluğumun en bilgili ve saygın kahramanlarından büyük dayım, çocuklarımın yeterince iyi tanıma fırsatı bulamadıkları ama hatıramdaki halini çok iyi bilecekleri büyük büyük dayımın anısına…

6-A-Happy-Family-country-Eugenio-Zampighi
A Happy Family Country by Eugenio Zampigni

2016 Dünyası

En çok hislerden dolayı yorgunum. Yoğun günlük tempom değil beni yoran veya uykusuzluk ya da iş stresi. Hayır, beklemek, umut etmek, zamanın içinde kaybolmak etkili. Bunlar bir parçası yorgunluğumun. Esas dünyanın yükünü omuzlarımda hissetmek ve çaresizlik hissi beni boğan. Ve elimden gelen sadece aileme ve günün getireceklerine sarılmak. Bu his benim gibi herşeyi kontrol altında tutup, düzene sokma sevdalısı bir bünyede ne yapar tahmin edin; bezginlik ve hırçınlık.

Oysa günün tadını çıkarmak istiyorum. Ağız dolusu kahkahalar atmak. Nefis sofralarda, harika dostlar ağırlamak. Çocuklarımla her günü bayram coşkusunda yaşamak. Sadece güzel şeyleri görmek, duymak, bilmek, planlamak.

Gökyüzü

Yurdun bir yanı yangın yerine dönmüşken, üç maymunu oynayan çoğunluk derin bir yarın endişesi ile çaresizliğe boğulmuşken, dünyanın dengesi yine savaş çığlıklarına evrilirken, doğanın anası ağlar, çocuklar eğitimin demir pençesinde kıvranırken nasıl olacak bu?

avcilar-tarafindan-vurulmayi-goze-alip-seks-yapiyorlar-43900

2016’dan beklentim radikal. İçimdeki değişimin yaşama geçmesini diliyorum. Beklentim ruhumdaki kara deliklerin yerine, masmavi bir gök huzurunun dolması. Yarının getireceklerine dair endişelerimin, huzuru barındıran bir orman serinliğine dönüşmesi. Kahkahalarımın kendiliğinden havaya karışması. Coşkunun telaşesi ve dinginliğin hakim olması yaşamıma. Çok mu? Kısacık ömrümüz için az bile!

Evet bu yepyeni yıldan, bunları diliyorum. Evren, duy sesimi…

“Ödev’e” bakış

Çocuklar okula başlar başlamaz ödev denen gereksizlik de başlıyor. Üstüne proje denen bir meret var ki, hani ödevi tercih edecek insan, o cinsten.

Ben bu konuda oldukça katıyım. Ödevin günümüz okul düzeninde gerekliliğine inanmıyorum. Çocuklar kreşten başlayarak, yani genelde 3 yaş itibariyle, okula tam gün başlıyorlar. İlk 3 yıl, ilkokul öncesi eğitimde oyun zamanının en önemli payı alması gerektiğine inanıyorum. Ama gerek büyük şehirlerdeki alan yetersizliği, gerek çalışan ebeveyn koşulları, gerekse arkadaş sıkıntısı bunu okul dışında mümkün kılmıyor. İlkokul öncesi eğitimlerin artık gerekli hale gelmesindeki en önemli etken bu kanımca. Oysa mahallede arkadaşlarıyla oynayabilen, ağaç, börtü, böcek, çalı çırpı ile haşır neşir olabilen, evde anne ve babası, hatta anane, dede, hala, dayı, teyze ile vakit geçirebilen, günlük hayatın içine bu şekilde doğal olarak adapte olan çocuk okula gerek duymaz. Bilinçli ebevenyler bu konuda zaten çocuğa gerekli ek meziyetleri de sağlayacaklardır. Mesela makas kullanmak, boyama yapmak gibi. Olay bunların olanaksızlığı ise, mevcut koşullara bakmak gerek.

Yani kreş ve anaokulu evet gerekli bu bağlamda. Ancak bu açığı kapatmak üzere kurgulandıklarında gerekli işlevlerine erişebilirler. Bütün gün bir oda içinde, 20 çocukla beraber, sınırlandırılmış bir durumda, planlı aktivite adı altında sürekli boyama yaptırılarak olmaz bütün bunlar. Özellikle de 3 yıl boyunca.

Sonra ilkokula başlayan çocuktan beklenti, oyun zamanını doldurduğu ve yoğun rekabet sebebiyle, pompalanan bilgiyi taze dimağına deyim yerindeyse enjekte etmesi. Hadi buraya kadar elden gelen birşey yok, okula denen mefhum varsa ve mecburi ise, dahasına da imkan elvermiyorsa eyvallah, gidilsin.

Fakat bari evde rahat bırakın çocukları kardeşim. Sabahtan akşam okulda olan çocuğa bir de ev ödevi vermek ne demek? Bitmedi, proje ödevi nedir? Hele hikaye kitabı okutup, bunun ana fikrini ve özetini çıkartmak hangi akla hizmettir? Bu çocuk ilgisi olan alanı nasıl keşfedecek? Kitap okumayı nasıl sevecek? Nasıl sosyalleşecek? Nasıl dinlenecek? Birey olmayı, kendi içselliğini nasıl farkedecek?

Amaç çocuğun bütün zamanını doldurup, birey değil cemaat yetiştirmekse, bu düzen son derece marifetli!

Hele de ailelerin çocuk üzerinden kendi egolarını ve ebeveyliklerini yarıştırmaları yok mu! Zavallı bir durum.

Keşke biraz rahat bırakıp, biraz dinlesek, biraz bizi yönlendirmelerine izin versek çocuklarımızın. Eminim dünya daha güzel bir yer olurdu.

Bu yazıyı bana yazdıran kızımın şu andaki okulu ve öğretmeni değil. Şu ana kadar gayet güzel bir şekilde gidiyor okul maceramız. Bunu daha ziyade çevremde gördüğüm birkaç net örneğe dayanarak yazdım ki, genelleme yapılamayacak kadar az örnekler olması umudumdur. Sadece olaya bakış açımı paylaşmak istedim.

Yabancı annelerin instragram fotoğraflarındaki doğa…

10949039_527347717431141_582731372_n
heidi steffen @kinderfarmhomeschool

Amerika’dan, Avrupa ülkelerinden, Avustralya’dan bazı kişilerin, özellikle annelerin instagram hesaplarını takip ediyorum. İçim açılıyor. Yeşillikler içinde evler, kırlarda koşturan çocuklar, düzenli ve geniş yollar, kocaman, sadece döşenmiş evler ve beyaz. Evet beyaz renk hakim genel olarak fotoğraflara. Neredeyse hep gülen yüzler. Huzurlu bir sıcaklık yayılıyor fotoğraflardan. Çocuklar genelde oynarken veya koşarken görünüyorlar. Kocaman sofralar, ellerinde bira veya şarap kadehleri ile eğlenen yetişkinler.

10986345_968667106538690_1685387486_n
saskia __ a lovely journey @alovelyjourney

Elbette pek çok da Türk anne takip ediyorum. Gördüğüm fotoğraflardan bana ulaşan hisler daha karmaşık. Biraz daha zorlama bir huzur var sanki. Yapılandırılmış. Özellikle gündem ağırsa, ki ülkede bunun olmadığı gün neredeyse yok gibi, insanlar güzel şeyler paylaşmaya korkuyorlar. Tamam korkmak biraz ağır bir kelime olabilir, endişeleniyorlar diyelim. Sosyal medyanın yargılamasından muhtemelen. Fotoğraflarda poz veren, ülkenin genel ruh halini yansıtan ortamlarda çocuklar var. Evet çocukluğun kendine has dünyasında korunaklılar. Ama eminim o gündemin ve yaşam koşullarının zorluğunun altındaki anne-babaların ruhları yansıyor bir şekilde onların ruhuna da. Masumlar ama bir şeylerin tam olmadığının da farkındalar sanki. Ve bunların arasında Suruç, Cizre, mülteci, siyaset, meclis vs vs… gibi ağır gündemimizin koyu karanlık fotoğrafları.

Honey & Hedge @ourdearlife
Honey & Hedge @ourdearlife

Fiziksel koşullar bile bizim bembeyaz bir huzurla yoğrulmuş, yemyeşil fotoğraflarla boyamamıza engel timeline’larımızı. Çocukların oynayabilecekleri, evlerine yakın yerlerdeki parklar içler acısı hallerde. Genelde de yok zaten mahalle aralarında park. Plastik iki salıncakla, bir kaydırağa park denmiyor benim lugatimde kusura bakmayın. Daha geniş, yeşil alana sahip ve anlamlı oyuncakların olduğu parklar için ebeveynlerin en az birinin çalışmaması, diğerinin ya arabasının olması ya da toplu taşıma ile keyifsiz bir yolculuğu göze alması gerekli. Yoksa haftaiçi anlamlı park ziyaretlerini unutun. Haftasonu da kalabalıktan dolayı uzun keyifli park saatlerini unutun. Eh evlerin bahçesiz olduğu, sokakların ve sitelerin de araba parkı olarak kullanıldığı gerçeğinden yola çıkarak, fazla seçenek yok değil mi?

Özellikle İstanbul’da çalışan kesimin akşam ancak çocukların uyku saatinde evde olabilmeleri de tuz biber. Ha hali kaldıysa eğer oyuna elbette evinde.

Bütün bu geleceğin belirsiz olması, eğitim ve sağlık alanındaki sinir bozan durum da, biraz okumuş araştırmış anne ve babaları huzursuz bir iç sıkıntısına sokuyor ister istemez. Umut var ama içimizdeki o kara delik de var. “Herşeye rağmen” diyebilmek o kadar da kolay değil.

Ayrıca çocukların içgüdüleri ile bazen bizim hislerimizi bizden bile iyi tahlil edebildiklerini de hesaba katarsak, işimiz daha da zor. Ve bu hislerin onlara geçmemesi için rol yapmak zorunda olmanın verdiği kötü tad da cabası.

Evet yalan yok, imreniyorum fotoğraflarını gördüğüm, hikayelerini okuduğum o yabancı annelere.

Claire Bidwell Smith @clairebidwell
Claire Bidwell Smith @clairebidwell

Ben de çocuklarımın ve bizim daha iyi koşullarda yaşaması gerektiğini biliyorum. Ama bu sadece ailenin yaşam koşullarına bağlı değil. İyi yaşam koşullarından uğruna yaşadığımız güzel kültürün nefis insanları yani hepimiz de nasiplenmeliyiz. Apayrı bir güzelliğe sahip bu coğrafyanın, bu ülkenin tadını çıkarmamıza uygun koşullara sahip olmalıyız hepimiz. Nasıl bakarsan öyle olur değil; acıtan gerçeklerin gülümseten gerçeklere dönüşmesi ile olur bu. Ve kişisel çaba, etraftaki yoğun gaz bulutu içinde parlasa da, bu bir gaz bulutunun içinde olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor maalesef.

Ah ne yapmalı da, hayatımızı daha beyaz, daha yeşil, daha renkli hale getirmeli.

Öze Doğru Bir Yolculuk

İnsan, hayatın ne kadar kısa olduğunu belli bir süre sonra farkediyor. Oysa bu kadar net bilinen “her canlının bir gün öleceği” gerçeği kabak gibi ortada. Yine de belli ki hayattan keyif alabilmek için 10 yaşında birine 20’li yaşların, 20’lerindeki birine 35 sonrasının, 35’lerde ise 60’lı yaşların sonsuzluk kadar uzak gelmesi gerekli. Bu sayede elimizi ağırdan mı alıyoruz acaba?

Ben anne olduktan sonra insanın istediği hayatı yaşayabilmesinin önemini daha net kavradım. Öncesinde ertelemek, ilerideki bir zamanı hedeflemek olağan geliyordu. Oysa varoluştan getirdiğimiz, yaşamın ilk 7 yılında oluşturduğumuz benliğimiz, beslenmeyi, pamuklara sarılmayı, sevilmeyi ve gelişmeyi hakediyor. İçimizden geldiği gibi yaşamak, herşeye boşvermek demek değil. Hala kazanılması gereken paralar, yapılması gereken işler, toplumun uyulması gereken kurallar silsilesi orada. Tüm bunların hayatında ne kadar yer kaplayacağı ve önem sırası ise insanın elinde. İşte çocuklardan sonra yapmaya çalıştığım tam da bu.

Maternal Instinct by Pino Daeni

Ruhumun derinlerinde kalmış o çocuğun benliğini yeniden keşfetmeye çalışıyorum. Ben kimdim? Ne yaparsam mutlu olurdum? Sevinçlerim neydi? Üzüntümün kaynağı nerede idi? Beni sıkıştıran zincirler var mıydı? Nasıl bir yoldu yüremeyi seçtiğim? Alternatiflerim neydi? Beni nereye götürsünler isterdim? Çocukken ne hayal ederdim? Unuttuklarımı hatırlamaya başladım. Kendimi yeniden tanımaya başladım. Çocuklarımın hayatı tanıdıkları bu ilk çağlarında, ben de 40’larını süren bu kadının içindeki çocuğun gözünden bakmaya başladım hayata ve yeniden tanımladım kendimi. Fırtınamı yarattım ve kurtulacağımı bilerek mücadeleye başladım.

Thomas Moran – Sunset Painting

Bu bir süreç. Ha deyince olmuyor. Farkına varmakla başlıyor herşey. Kıvırmadan gerçekleri kabul etmek gerekiyor. Bu süreçte hırpalanıyor insan. İçi acıyor bazen giden zamana, bazen de sevinçle farkına varıyor aslında ne de iyi olduklarını zamanın getirdiklerinin. İlk zamanların heyecanı, tezcanlılığı, ürkekliği geçiyor bir süre sonra. Yavaş yavaş demleniyor insan. Aynen çocukların yürümeyi, konuşmayı, bisiklet sürmeyi, bir ipten boncuk geçirmeyi öğrenmeleri gibi. Derin bir merak, ürkeklik, korku belki, hırs ve keşfettikçe artan bir keyifle hayatını yeniden tanımlıyor. Birbirine dolanmış bir ipi çözerken hani her bir düğümde biraz daha rahatlatan, hızlandıran, sevindiren bir his vardır ya, işte ona benziyor biraz.

İnsan zamanla süreçten keyif almayı, giderek daha da doymayı, tatmin olmayı öğreniyor. Özünü tanıyıp, yaralarını sardıkça, sistemi sorgulayıp, dışına çıktıkça daha da mutlu oluyor. Bitmesini istemediği o nefis kitabın sayfalarını çevirir gibi daha yavaş, daha sakin, daha keyifle yaşıyor. Sonunu hem merakla bekliyor, hem de bitmesin diye yavaştan alıyor.

Ben çocuklarımla birlikte özgürleştim. Çıktığım bu yolculuk, şimdiye kadarkilerin içinde beni en mutlu eden, en gerçek yolculuğum. Keyifle ve özgürce…

Yaşadığımız Yalan ve Biz

Dünyadaki varlığımız, tam da şu zaman dilimindeki yaşamımız, biz, ben… Geçmiş, yaşayan ve yokolan tüm toplumlar. Gücü kadim olanlar, yenilmezler, yıkılmazlar… Bittiler… Kendilerini yokettiler… Kendi dönemlerinde doğa ve yerküre ile ilişkileri oranında verdikleri zarar ve kattıkları ile artık yoklar. Onlar gitti, izleri hala yaşıyor…

Biz de zamanın bu diliminin tanıklarıyız. Katkılarımız varlığımızla sınırlı değil. Etkimiz bizden sonra da yaşayacak olan yerküre ile ilişkimizde şekilleniyor. Sistem adı altında düzenli yokediş sürdürülebilir değil. Doğal olanın yerine konulan yapay yiyecek, su, enerji ve para bizi yaşatacak belki ama aynı zamanda da bitirecek. Açlık ve susuzluk hiçbir dönemde olmadığı kadar sorun dünyada. Aynı oranda da tüketim fazlası arızası var. Zarar veriyor, yokediyor, yerine yenisini imal ediyor, bunu paylaşmıyor ve yeniden üretemiyoruz. Sürdürülebilir olanı bozuyoruz. Döngünün dengesi bozuluyor. Etkimiz tüm yıkıcılığı ile bizden sonra yaşamaya devam ediyor.

Bir silkinsek, kendimize gelsek…

Bunun vurucu bir görsel anlatım için Spencer Cathcart’ın hazırladığı bu belgeyi izlemenizi öneririm.