Karne, tatil, falan, filan…

Karneler verildi dün, genelde devlet okullarında. Diğerleri çoktan tatilde zaten. Neyse mevzu bu değil bende, karne hiç değil, tatil biraz, karne hiç. Gün kızımın büyüme adımlarının birini daha atışını keyifle izleme günü.

Bugün bir haftadır arkadaşı ile yaptıkları plan neticesinde kızım bir arkadaşının evinde yatıya kaldı. Gideceği zamanı ayarladı. Çantasını hazırladı. Ertesi günün planını yaptı ve görüşürüz diyerek kapıyı ardından kapattı. Sırtında bir tavla ve çanta, ayağında şıpıdık terlik, yavaş ama emin adımlarla evden uzaklaşmasını izledim balkondan, gözlerim yaşararak. Bir kaç saat sonra geldi eve, “hayırdır” dedim şüpheyle; meğer ertesi günkü antreman saatini düşünerek yedek ayakkabılarını ve bisikletini almaya gelmiş. Ertesi günün planını ve sorumluluklarını biliyor olmasını gururla farketmem kibir sayılır mı acaba bu noktada?!? Bence hakkımdır. 😊😉

Haftaya takımla ilk şehir dışı maçına gidecek. Ben ya da babası olmadan yanında. Takım arkadaşları ile… Yaş 9,5! Belki başka ülkeler için geç bile, ama ülkemde, hele de bir kasabada, bence kayda değer bir olay. Kayda geçsin o halde.

Bu hafta yine ilk kez antremanlarına kendi gidiyor bisikletine atlayıp. Gelip duşunu alıyor ve antreman gün ve saatlerini takip ediyor. Günlük planlarını yapıyor. Arkadaşları ile buluşmalarını, aile planlarımıza göre organize ediyor. Nazarlardan korkarım, ama gözümün nuru bloğuma yazmasam, bir avuç da olsa siz biricik blog dostlarımla paylaşmasam olmazdı. Zaman bizi olgunlaştırırken, çocukları büyütüyor ve biz bundan keyif almaktan fazlasını, bunun farkına vararak yapıyoruz. Çünkü zaman en değerli hazine ama gelecek umudu olmadan en kolay ziyan edilen şey. Ondan dolayı sanırım çocukların büyümelerine bu denli seviniyor olmamız, değil mi?

Özel gün hediyelerini sevmeyen, özel gün kutlamalarına mesafesi epey geniş olan bir kişi olarak karne hediyesi sayılır mı bu bana acaba?

Neyse, tatil başlasın. İçimden bir ses, çok güzel olacağını söylüyor önümüzdeki günlerin zira 😉

Arakçılar

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan, Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın kısacık bir zamanda yazıp çektiği bir film Arakçılar. Deneyimli yönetmen televizyon dizileri ve filmlerle kamerasını yönelttiği, hikâyesini anlattığı benzer temayı, şiirsel bir dille ve harika kamera ve alan kullanımı ile yeniden işliyor. Aile, mutluluk, toplumsal kabuller, kadın-erkek ilişkileri, çocuk ve ebeveyn olmak gibi yaşadığımız zamanlarda sınırları ve tanımları bir kez daha değişerek yeniden şekillenen kavramlara çeviriyor kamerasını.

Filmin konusu gayet basit aslında, ufak hırsızlıklar yaparak, sigortasız, az gelir getiren ve buna rağmen zor bulunanlar işlerle geçinen bir aileyi anlatıyor. Bunu sistem eleştirisini odağa alarak yapmaması izleyiciyi daha çok düşünmeye itiyor.

Filmin odağı, ailedeki her bir bireyin kendi içindeki büyüme ve hayata tutunma çabası ve buna eşlik eden ilişkileri. Aileyi bir arada tutan, sevhi dolu olduğu kadar hayatın sertleştirdiği bir nine, yaşamın her zorluğunu olumlu hislerle kucaklayan ve bu anlamda filmin en çocuk karakteri olan baba, sevgi ekseninde özellikle çocukları ve ailenin geri kalanını sarmalayan, bunun için fedakarlık yapmaktan kaçınmayan anne, kendi kimliğini bulma yaşlarında kaybolmuş, kendi değersizliğini yenmeye çabalayan bir teyze, tüm konunun ana odağı olan çocuk saflığı ve koşulsuz aile kabulünü simgeleyen bir küçük kız ve bence ana karakter, kendi olmasına izin verilerek hasbelkader büyüyen ve gelecek kararı adına müthiş bir cesaretle hareket eden oğul.

Aileyi bir arada tutan bağların teker teker sorgulamasını bu karakterlerin yaşamları ekseninde yapıyor film. İlk yarıda mega yapıların arasında sıkışmış bir köhne ev içinde şakalaşan, mutlu ve sürekli yemek yiyen bir aile var. İlginç şekilde oğul ve teyze karakterlerinin sorgulama içinde olduklarını, mutsuzluklarını seziyoruz. Küçük kız iyiyi çabucak kabullenme içinde. Yetişkin anne baba ve olgun nine karakterleri ise daha net bir kabulleniş ve bunu takip eden eldeki koşullarla en mutlu olma çabasında sanki. Buradan hareketle insanın yaşam döngüsünü sorgulama imkanı veriyor film. Filmin sonundaki düğümü çözen de henüz yolun başındaki oğlun daha farklı bir hayat isteği konusundaki cesaretli kararı oluyor zaten.

Filmde eğitimin önemi babanın çocuklara neden hırsızlık öğrettiği sorusuna ‘ başka öğretecek bir şey bilmiyordum’ cevabı ile keskinleşiyor. Oysa çocuklara öğrettiği en önemli değer kendileri olabilme aşamasındaki koşulsuz kabul ve sevgi. Bunu da kardanadam yaptıkları, sahilde eğlendikleri ve göremedikleri havaî fişeklerin sesini izledikleri sahnelerle şahane şekilde anlatıyor.

Filmin yoksulluğu romantikleştirmesi riski, sonunda sistemin zaferi, küçük kızın hikayenin başladığı koşullara dönmüş olması ile bertaraf ediliyor.

İzleyicini zihninde ‘Aileyi aile yapan nedir? Sistemin öngördüğü koşullar değiştirilebilir mi? Çocuk için eğitim nasıl olmalı? Ebeveyn olmak ne gerektirir?’ gibi sorular yankılanıyor filmin sonunda.

Okulun Sonu Mu?

Geçtiğimiz hafta CnnTürk’de Gündem Özel’de eğitim ve öğretim konusu tartışıldı. Programı bulup izlemenizi öneririm. Son derece verimli bir sohbet oldu. Programda Prof. Uğur Batı önümüzdeki 10 yıl içinde okulun bile olmayabileceği gibi bir cümle kurdu ve eğitimci yazar Dr. Özgür Bolat da onayladı. Ben de aynen böyle düşünüyorum. En azından bildiğimiz anlamda okul kavramı geçerliliğini yitirecek.

Bu öngörü pek çok yetkin ağızdan da sıkça duyulmaya başladı. Yıllarını eğitimi anlamaya ve iyileştirmeye adamış İngiliz Dr. Ken Robinson’un dilimize yeni çevrilen kitabı Yaratıcı Öğrenciler de benzer düşünceleri dile getiriyor. Kitap ufuk açıcı kesinlikle. Yazarın YouTube konuşmalarını da izlemenizi öneririm.

Son derece hızlı gelişen teknoloji sayesinde bilgi kolay ulaşılır bir hâle geldi. Okullar ise her ne kadar ciddi bir bütçe ayrılmış olsa da, devletleri zorluyor. Buna insan nüfusunun artışı, iş saat ve koşullarının fazlalığı, şehirleşme, adaletsiz dağılım gibi pek çok sebep bulunabilir. Bilgiye ulaşmanın bir yolu olan okullar da bu işlevlerini layıkıyla yerine getiremez oldular. Bireyin öne çıktığı zamanlardayız. Genele ve ortalamaya hitap eden öğretim ise bunu sağlayamıyor artık. Bu durumda okul devletin ideolojisini empoze etme ve yayma işlevi dışında bir yarar getiriyor mu, sorgulamak gerek.

Okulsuzluğun ve farklı sistemlere sahip butik okulların artmasının bir sebebi de bu olsa gerek. Ancak bizimki gibi kalabalık ve ekonomik olarak pek parlak olmayan ülkelerde bu da kısa vadede bir çözüm gibi durmuyor, her ne kadar örnekleri çoğalmaya başlamış olsa da.

Gözlemlediğim kadarıyla hızlı radikal değişikliklere maruz kalan eğitim sistemimize çözüm olarak bir grup ebeveyn iyi ve ne yazık ki epey pahalı okulları, bir kısım ebeveyn okulsuzluğu veya butik eğitimi, bir diğer grup da ilave eğitim olanaklarını, -kurslar, özel dersler, yaz okulları, ders dışı faaliyetler vs- tercih ediyor. Bu bilinçli ve mecburi seçimler genel anlamda bir çözüm değil elbette. Ama zaten bu sorunun çözümü için yetki sahibi de değiliz biz ebeveynler.

Genele gidecek çözümü tam yetki verilmiş, politikadan arındırılmış, yetkin kanaat önderlerinden oluşmuş bir topluluğun ele alması bir çözüm bence. Ancak zorluğu tartışılmaz.

Gelecek yıllar kişiye özel ve teknoloji yoğun bir eğitim sistemine göz kırpıyor. Deneyime dayalı öğrenmenin önemi düşünüldüğünde eğitim kurumlarının başetmek zorunda kalacakları değişimler çok fazla olacak. Buna okul binalarından, öğretmenlerin eğitimine ve ders saatlerinden içeriğe kadar hemen herşey dahil. Meşakkatli bir yol ve zaman az ne yazık ki!

Çocukların doğuştan sahip oldukları merak ve öğrenme becerilerini okul dışında zaman ve kaynak yaratarak ortaya koymalarına olanak sağlamak gerek. Bunu da kendi adıma okulu mümkün mertebe az zaman harcayacakları bir kurum olarak sınırlandırmakta buldum. Geri kalan zamanı sosyal aktiviteler ve kitap-teknoloji karışımı bir bilgi kaynağını kullanarak ilgi alanlarına yönelik bilgiye ulaşma çabası ile tamamlamaya çalışıyoruz. Henüz ilkokul seviyesinde elimizden gelen bu. Bakalım önümüzde uzanan gençlik çağları bizi neyle sınayacak?

Çağımız hayranlık karışımı bir şaşkınlıkla yaşanıyor. Biz ebeveynler ucunda değil, çocuklarımızla beraber tam içinde olmanın yollarını bulmak zorundayız.

Kasabada Ne Yapılır ki?!

Bir süredir kasabada yaşayan bir ebeveyn olarak büyükşehir ebeveynlerine bazı gerçekleri açıklamam gerek sanırım. 😉😝

Kasabaya taşınamamanın bahanelerinden biri de çocukları büyükşehrin imkanlarından alıkoymamak olarak düşünülüyor. Zamanında biz de bunu bir eksi olarak haneye yazmıştık doğrusu. Şimdi deneyime dayalı bilgi verebilirim bu konuda artık.

İstanbul’da her haftasonu bir müze gezisi, bir atölye çalışması, çocukların devam ettiği bir spor aktivitesi gibi uğraşlarımız vardı. Bir haftasonunu da dostlarla ev buluşmalarına ayırıyorduk. Ve tahmin edeceğiniz gibi pestile dönüyorduk. Buna rağmen mutluyduk aslında, çünkü verimli geçiyordu zaman. Yine de yapmak istediğimiz pek çok şey için vakit yaratmak ciddi sıkıntıydı. Çünkü trafik denen canavar zamanımızı çalıyordu. Günde iki aktivite maksimum yapabildiğimizdi ve yetmiyordu. İmkânlar da bakmayın çok göründüğüne, epey kısıtlıydı. Parasından bahsetmek istemiyorum bile.

Kasaba hayatı ilk başta ne yapacağımızı bilemediğimiz bir şekilde boş geldi. Çünkü henüz keşfetmemiştik. Sonra okul çevresi, sosyal medya derken yavaş yavaş adapte olduk.

Bir kere küçük yerlerdeki devlet okulları epey faal. Halk Eğitim destekli kursları var. Bunlar folklör, satranç, resim gibi çok çeşitli. Öğretmenler ders sonrası etüt uygulaması ile çocuklara unutulan oyunların yanısıra mangala, dokuz taş gibi kutu oyunları ve kendi yetkinlikleri doğrultusunda eğlenceli matematik gibi ek dersler veriyorlar. Ayrıca veliler için de ders sonrası dikiş, folklör gibi atölyeler var. Ve bunların tümü ücretsiz.

Halkın Eğitim ise oldukça faal. Genelde aklımıza sadece dikiş ve nakış gelse de, Yunanca’dan aşçılığa, tiyatrodan sabun yapımına, tarımdan bilgisayara, seramikten resme kadar çok geniş bir yelpazede başarılı ve verimli çalışmaları var. Biz de eşimle bunlardan yararlanıyoruz elbette. Ama bununla sınırlı değil, çocuklar için drama, enstrüman, tiyatro gibi kurslar da var ve oldukça faaller. Mesela geçen yıl, tiyatro yapan çocuklar civardaki köy okullarında oyunlarını sergilemişler. 😊 Üstelik bunların da tümü ücretsiz.

Bir de spor var elbette. Gençlik ve Spor Müdürlüğüne bağlı kapalı spor salonunda voleybol, basketbol, jimnastik, pilates, yoga, modern dans, tekvando gibi pek çok çalışma var. Oldukça makul ücretlerle, epey başarılı sonuçlar alan takımlar oluşturmuş kurslar bunlar. Haftasonları maçlar da süper eğlenceli bu arada.

Ege’de yaşamanın bir diğer güzel tarafı da etrafta antik kalıntıların çok bol olması. Haftasonları birkaç saat araba yolculuğu ile tarihe yolculuk yapmak olası. Müzekart pek çoğunda geçerli elbette. Bahar aylarını değerlendirmenin güzel bir yolu. Elbette civardaki kamp alanlarını söylemiyorum bile. Bizim için bulunmaz nimet.

Bir de sergiler var. Benim en sevdiklerimden. Resim, fotoğraf, seramik…

Ve konserler elbette. Çeşitli grupların, mesela öğretmenlerin oluşturduğu korolar, Sabahattin Ali’nin sevgili kızı Filiz Ali’nin emeği ile kurulan AIMA ve Zeytin Çekirdekleri zaman zaman konserlerle bizi ihya ediyorlar. Çoğu ücretsiz elbette.

Bir de kütüphanemiz var 😊📚👍 Bizim için ayrıca özel. Çünkü orada kitap kulübü toplantılarımızı yapıyoruz. Giderek daha da güzel, daha da verimli ve daha da eğlenceli hâle geliyor. Kasabamızda kapsamlı bir kitapçı olmasa da, son derece zengin bir kütüphanemiz olması çok güzel.

Ormanın içinde veya deniz kenarında yapılan bir yürüyüşü, minicik kendine has bir kafede, mesela Şeytanın Kahvesi’nde içilen bir kahveyi veya bisikletle uzun uzun dolaşmayı anlatmaya gerek yok sanırım.

Biliyor musunuz, bunları hiç yorulmadan, genelde koşturmaya gerek kalmadan ve büyük bir zevkle yapabiliyoruz.

En önemlisi de bir şey yapmak istediğimizde buna imkân ve zaman bulabiliyoruz. Bu bazen okulun duvarlarını rengarenk boyamak, bazen kitap kulübü oluşturmak, bazen kadınlarla toplanıp sinema geceleri düzenlemek olabiliyor.

Göç zor karar. Pek çok etmene bağlı. Ama en azından ‘kasabada ne yapacağız ki’ sorusuna bir cevap olur sanırım bu yazdığım deneyimler.

O noktadaki herkese bol şans 😉

Kitap Kulübü Kurma Hikayemiz

Ayvalık’a yerleşince farkettik ki burada bir kitapçı yok. Evet yok! Bir tane var sayılır ama tam değil 😵 Sahaf var, fakat yetersiz elbette. Gerçi kitap alışverişini genelde internet üzerinden yapıyoruz. Öte yandan kitapçı gezmenin keyfi de bir başka. Tam ‘al sana kasaba hayatı’ nidaları ile kendimizi ‘biz size demiştik, yapamazsınız, özlersiniz büyükşehri’ söylemlerine kaptıracaktık ki; mis gibi, şahane, nefis kütüphaneyi keşfettik. 😜😉

Ayvalık’ın kütüphanesi tepenin üstünde koca bir bina. Oldukça geniş. Kışlar sıcak ve kuru, yazlar serin ve ferah şekilde bir iklime ev sahipliği yapıyor. 😄 Manzara desen, malum leb-î derya deniz. Çocuklar için satranç tahtaları, yer minderleri ve çeşitli oturma alanları ile geniş bir salon ve ayrıca daha küçükler için minik bir sahnesi, minderleri, kukla tiyatrosu düzeneği, oyuncakları ile bir başka salon daha!😉👍 Yetişkinler bölümü kitap dolu. Kıvrıl deri koltuğun birine, saatlerce oku. Ayrıca gençler rahat ders çalışabilsin diye ayrı bir salon, engelliler için başka bir salon, mini toplantılar için farklı bir tane daha, kocaman bir konferans salonu, sergi salonu, ebrû atölyesi… Bak yazarken yoruldum, o derece.

Kitaplar desen binlerce. Yenisi, eskisi, günceli, edebîsi, dergisi, antikası… Sürekli yenileniyor üstelik.

Ee, böyle şahane bir ortamın, emeklisi bol, yapacak işi az nüfusu yoğun bir kasabada dolup taşması beklenir değil mi? İşte o öyle olmuyormuş. Okumayan yurdum insanı burada da okumuyor. Okuyan epey ciddi bir kesim de, kütüphane alışkanlığını kaybetmiş veya kazanamamış. Bu nedenle ihtiyacı olmasına rağmen kütüphaneye uğramıyor. Biz bir kaç ay sonra baktık ki olmuyor, fazla sessizlik bize göre değil; çocuklarla bu işe bir el atmaya karar verdik. İşte kendimizi kütüphane gönüllüsü ilan etmemiz bu şekilde oldu.

Sonra kütüphane müdüremizle konuştuk. “Seviniriz, ne yapmak isterseniz destek veririz” dedi. Halkın verimli ve yoğun instagram kullanımına güvenerek @ayvalik_kutuphanesi hesabını bu şekilde açtım. Paylaşımlar yavaş ve emin şekilde çoğaldı.

Derken bizim gibi İstanbul yeni göçmeni, dinamik ve gayretli bir Ayvalık annesi ile yolumuz sosyal medyada kesişti. Bir kaç yazışma, olumsuz yorumlara rağmen, bizi kitap kulübü kurmak için galeyana getirmeye yetti. Kitap kulübü fikri yıllardır aklımdaydı ama ortamını henüz bulamamıştım. İşte zamanı ve yeri gelmişti.

‘Başlayalım, kervan yolsa düzülsün’ dedik. Dört bir koldan duyurulara başladık. Sosyal medya hesapları, okullar, kafeler, karşılaştığımız insanlar… Dilimizde bir kulüp lafı, konuştuk bol bol.

Önce Ayvalık Anneleri Kitap Kulübü buluşması ayarladık. Heyecanla beklerken, ‘belki de kimse gelmez ve biz ikimiz başlarız’ diye konuşuyorduk bir yandan da. O gün hangi kitabı seçeceğimize karar verirken 6 kişiydik. 📚👏🎉🎆 Bir ay sonra ilk buluşmada birbirini henüz tanımış 4 kadın, Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı üzerinden hayatı, kadını, evliliği, hayalleri, göçü ve Ayvalık’ı konuşuyorduk. Yaşadığım mutluluk ve tatmini anlatacak kelimelerim yetersiz.👍

Çocuklar için her haftasonu anne-çocuk kitap kulübü yapmaya karar verdik. Şu ana kadar 5 kez buluştuk. Her defasında birileri geldi. Bazen oyun oynadık, bazen kitaplar okuduk, çoğu zaman sohbet ettik. Benimkiler çok sahiplendi. Hatta kızım bir afiş tasarladı ve sınıfında sunum yaptı. Okulun çeşitli yerlerine astık. Hayata geçirmek için heyecanlandığımız yepyeni fikirlerimiz ve projelerimiz var.

Katılımın çok olmasını önemsemiyoruz. Sürekli olması daha önemli. Bu sayede bir farkındalık yaratmayı umuyoruz. Amacımız kütüphanelerin birer yaşam alanı olduğunu anlatabilmek, yararlanan kişi sayısını artırabilmek. Ayrıca elbette kütüphane deneyimlerimizden kendi adımıza aldığımız zevki ve faydayı artırmak.

Bu tarz bir oluşum için istek, emek ve inat gerekli diye düşünüyorum. Sonrası bol duyuru ve sabır işi.

Biz elimizi taşın altına koyduk anlayacağınız. Feyz alan olursa mutluluğumuz daha da çok artar. 😉📚💞

Not: Bu yazıyı özellikle isteyen tatlı kadına da ayrıca selam olsun. 😄💜