Arakçılar

Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye alan, Japon yönetmen Hirokazu Kore-eda’nın kısacık bir zamanda yazıp çektiği bir film Arakçılar. Deneyimli yönetmen televizyon dizileri ve filmlerle kamerasını yönelttiği, hikâyesini anlattığı benzer temayı, şiirsel bir dille ve harika kamera ve alan kullanımı ile yeniden işliyor. Aile, mutluluk, toplumsal kabuller, kadın-erkek ilişkileri, çocuk ve ebeveyn olmak gibi yaşadığımız zamanlarda sınırları ve tanımları bir kez daha değişerek yeniden şekillenen kavramlara çeviriyor kamerasını.

Filmin konusu gayet basit aslında, ufak hırsızlıklar yaparak, sigortasız, az gelir getiren ve buna rağmen zor bulunanlar işlerle geçinen bir aileyi anlatıyor. Bunu sistem eleştirisini odağa alarak yapmaması izleyiciyi daha çok düşünmeye itiyor.

Filmin odağı, ailedeki her bir bireyin kendi içindeki büyüme ve hayata tutunma çabası ve buna eşlik eden ilişkileri. Aileyi bir arada tutan, sevhi dolu olduğu kadar hayatın sertleştirdiği bir nine, yaşamın her zorluğunu olumlu hislerle kucaklayan ve bu anlamda filmin en çocuk karakteri olan baba, sevgi ekseninde özellikle çocukları ve ailenin geri kalanını sarmalayan, bunun için fedakarlık yapmaktan kaçınmayan anne, kendi kimliğini bulma yaşlarında kaybolmuş, kendi değersizliğini yenmeye çabalayan bir teyze, tüm konunun ana odağı olan çocuk saflığı ve koşulsuz aile kabulünü simgeleyen bir küçük kız ve bence ana karakter, kendi olmasına izin verilerek hasbelkader büyüyen ve gelecek kararı adına müthiş bir cesaretle hareket eden oğul.

Aileyi bir arada tutan bağların teker teker sorgulamasını bu karakterlerin yaşamları ekseninde yapıyor film. İlk yarıda mega yapıların arasında sıkışmış bir köhne ev içinde şakalaşan, mutlu ve sürekli yemek yiyen bir aile var. İlginç şekilde oğul ve teyze karakterlerinin sorgulama içinde olduklarını, mutsuzluklarını seziyoruz. Küçük kız iyiyi çabucak kabullenme içinde. Yetişkin anne baba ve olgun nine karakterleri ise daha net bir kabulleniş ve bunu takip eden eldeki koşullarla en mutlu olma çabasında sanki. Buradan hareketle insanın yaşam döngüsünü sorgulama imkanı veriyor film. Filmin sonundaki düğümü çözen de henüz yolun başındaki oğlun daha farklı bir hayat isteği konusundaki cesaretli kararı oluyor zaten.

Filmde eğitimin önemi babanın çocuklara neden hırsızlık öğrettiği sorusuna ‘ başka öğretecek bir şey bilmiyordum’ cevabı ile keskinleşiyor. Oysa çocuklara öğrettiği en önemli değer kendileri olabilme aşamasındaki koşulsuz kabul ve sevgi. Bunu da kardanadam yaptıkları, sahilde eğlendikleri ve göremedikleri havaî fişeklerin sesini izledikleri sahnelerle şahane şekilde anlatıyor.

Filmin yoksulluğu romantikleştirmesi riski, sonunda sistemin zaferi, küçük kızın hikayenin başladığı koşullara dönmüş olması ile bertaraf ediliyor.

İzleyicini zihninde ‘Aileyi aile yapan nedir? Sistemin öngördüğü koşullar değiştirilebilir mi? Çocuk için eğitim nasıl olmalı? Ebeveyn olmak ne gerektirir?’ gibi sorular yankılanıyor filmin sonunda.

Film: Captain Fantastic

2016 yazında, dünyanın kanlı coğrafyalarında savaş hüküm sürerken, GDO’nun bunca yaygınlaşması pahasına bile kara kıtada açlığa çözüm bulunamamışken, tuzu kuru toplumlarda çocukları teknoloji büyütürken bir film yapılmış. Her ne kadar tüm bu dünya kaosunun tepesindeki ideolojinin bakış açısıyla çekilmiş olsa da, ucundan kıyısından insanı düşünmeye iten bir yanı olan bir film bu: Captan Fantastik.

kaptan2

Boy boy 6 çocuğu olan bir çift hayal edin. Dünyanın çivisinin çıktığına ve insanın doğaya dönmesi gerektiğine karar kılmışlar. Fikri bir ütopyalar dünyasını gerçeğe çevirmeye uğraşıyorlar. Bunu da becermişler doğrusu. Kendilerine yetebilen bir minik aile klanı oluşturmuşlar. Ormanın içinde, medeniyetten uzak bir arazileri, birbirleri ile uyumlu mutlu bir aileleri var. Günlerini fiziksel olarak güçlenmeye çabalayarak, kendi yiyeceklerini üreterek, hatta zaman zaman avlayarak, oyunlar oynayarak, müzik yaparak ve bol bol okuyarak geçiriyorlar. Okul denen tek dişi kalmış canavara teslim değiller. Bilinçli bir şekilde ve birlikte okuyorlar. Okuduklarını yorumluyorlar. Kendi dışlarında olan bitenin farkındalar ve doğruyu bulma adına geliştiriyorlar kendilerini. Her ne kadar bir aşamada çocuklara fiziksel olarak çok yüklenildiğini düşünsem de, aslında doğada kendine yetebildiğin kadar güçlüsün değil mi? Modern hayatın bizi fiziksel olarak bu denli yetersiz ve güçsüz hissettirmesi sonucu, filmi izlerken çocukların fiziksel koşullarının zor olduğunu düşünmem de normal ama doğru değil belli ki! Velhasıl, hayran kaldığım bir ütopik dünya…

Derken anne ölüyor. Anneye dilediği gibi bir veda edebilmek için modern dünyaya dönmek zorunda kalıyor ailemiz. Film de bu geçişin gözlendiği bir yol hikayesine evriliyor. Babanın çocuklarla kurduğu ilişkinin güzelliğine ve netliğine şahit oluyoruz yol boyunca. Çocukların ne denli harika yetiştiklerine, içinde yaşadığımız dünyanın, biraz karikatürize edilmiş olsa da, ne denli saçma olduğuna hükmediyoruz onları izlerken. Beslenme, aşk, cinsellik, ölüm, insan hakları, sosyal kurallar, şiddet gibi kocaman mevzulara dalıyoruz. Filmi izlerken eğip büküyorum ve modern sosyal hayat ile kendimizi ne kadar saçma bir cendereye mahkum ettiğimizi bir kez daha sorguluyorum.

Filmin sonunu söylemek isterim aslında ama seyredeceklere haksızlık olur 🙂 Bunun yerine filmden çıkardığım sonucu yazmak istiyorum; eğer sonunda yaşanacak hayat işte bu elimizdeki ise bile, çocukluğumuzun içinde barındırdığı kadim doğa bilgisini, insanoğlunun varoluşunun getirdiği doğru ve hak/hukuku erken yaşlarda yoketmemeyi başarabilirsek; elimizdeki “bu” hayatı bile anlamlı kılma şansımız var demektir. Bunu çocuklarımıza borçluyuz.

kaptan-aile

kaptan-son

Not: Filmi ‘okulsuzluk’ perspektifinden okursak çok açık nokta bulmak mümkün. Ben insanın koşullarının sınırlarını zorlamak pahasına inandığı gibi yaşamasının mutluluğu ve yaşam amacını gerçekleştirmenin tatminini vereceği ana fikri ile okumayı tercih ettim.

Seyredin derim. Üstelik harika Viggo Mortersen başrolde 🙂

kaptan

Barfi! Aşk Neydi Sahi?

Bollywood, Aamir Khan’dan önce benim için garip bir dil, çılgın danslar, renkli kıyafetler ve Yeşilçam konularını aratmayan hikayeler demekti. Sonra bu kalabalık ve farklı kültürün içindeki cevheri keşfetmeye başladım yavaş yavaş. Pılıyı pırtıyı satıp Hindistan’da bir yoga topluluğuna katılacak kadar olmasa da, epey cazip geldi. Fırsatınız olursa Aamir Khan filmlerinden, özellikle 3 İdiots, PK (PeeKay), Yerdeki Yıldızlar (taarezameenpar) ve Talaash (The Answer Lies Within) izlenmesi gerekli filmler kategorisinde. Her biri ciddi bir tabuyu masaya yatırıp, otopsi yapmadan bırakmayan cinsten.

Yol açılınca devamı da geldi, Hint filmlerine müdavim olduk. Geçen gün Anurag Basu‘nun yönettiği bir Hint filmi olan Barfi!’yi izledik. Aamir Khan filmlerindeki tadı, olay örgüsünü, komedi unsurlarını ve mesajın insanın içine işleyen bir ustalıkla verilmesini bu filmde de görebiliyorsunuz.

Biz bir Hint filmi olması dışında hiç bir şey bilmeden başladık filmi izlemeye. İlk sahnelerde Charlie Chaplin tarzı bir oyunculuk ve klasik bir aşk hikayesi var. Derken nasıl olduğunu anlamadan film bir anda sizi içine alıyor. Aşk, fedakarlık, saflık, bencillik, dünyanın dengesi ve adaletsizlik gibi ağır kavramları sorgulamaya başlıyorsunuz. Uzun süren ve sonunda yatırdığı ters köşede kıvranan izleyicisini kendi haline bırakan bir nefis film. Epey de komik üstelik. Denk gelirseniz kaçırmayın derim.

Barfi

Konusuna gelince; iyi gelirli bir ailenin, eğitimli kızı Shruti . Rahat bir yaşamı, aşka tercih etmiş annesi. Zengin kocası.

www_ingi_in_Ileana_24

Babası zengin, kendisi parayı kazanmadan çarçur eden ve sürekli ihtiyaç duyan bir oğul/baba. Kendini alkole vermiş karısı. O dönemde hasta olarak kabul edilen ve kendisinden utanılan otizmli kızları Jhilmil.

2015

Fakir ama mutlu bir karı-koca. Mutlu ve sağır/dilsiz oğulları Barfi!

360_ranbir-kapoor_bolly

Kesişen yollar. Yapılan fedakarlıklar. Verilen sözler. Kandırmacalar. Yollar. Kaçmalar, kovalamacalar. Aşk. İletişim. Emek. Gerçekten güzel film…

Filmde bazı bam telleri vardı ki bahsetmeden geçmek olmaz:

Doğuştan sağır olan Barfi’nin adı, babasının ona dinlemesi için daha annesinin karnında aldığı Murphy markalı radyodan gelir. O radyo ki, daha Barfi minicikken, annesinin  ölmesine de sebep olur.

Barfi insanlara güvenip güvenemeyeceğinin kararını, yıkılmak üzere olan bir direğin, biraz uzağında dikilip bekleyerek veriyor. Yanındaki insan direk düşerken kaçarsa notunu alıyor.

barfi-2

Barfi ile Jhilmil bir arabanın kasasında giderlerken, karşılarındaki adamın kızın bacaklarına göz dikmesi üzerine, Barfi’nin kendi bacaklarını gösterme sahnesi.

Barfi!- Starring-Hot-Ranbir-Kapoor-Priyanka-Chopra-HD-Wallpaper-06

İletişimin aslında pek çok yolu var. Ama bilinen  şekline öylesine körlemesine koşullanmışız ki, iletişimi farklı yöntemlerle derinleştirmek aklımıza bile gelmiyor. Bunu sağır/dilsiz Barfi ile otizmli Jhilmil arasındaki iletişimde net ve nefis bir şekilde görüyoruz.

Film imdb’de 8.2 puana sahip. Barfi rolündeki Ranbir Kapoor ve Jhilmil rolündeki Priyanka Chopra alkışlanacak bir oyunculuk sergiliyorlar. 

Barfi! (2012) - Blu-Ray - x264 - 720p - mHD - [DDR].mkv_008725082

Brooklyn

Bu aralar okumak gelmiyor içimden. Yakın gözlüğü almam gerek. Okurken harflerin bulanıklaşması, gözümün sulanması kitap okumaktan soğuttu beni. O yüzden biz de film izliyoruz bol bol. Bilerek izlediklerimiz yanında, hiç araştırmadan gözümüze çarpan şunun gibi nefis filmler de çıkıyor arada.

Geçen gün hakkında hiçbir şey bilmeden Brooklyn filmini seyrettik. Film, 2015 Sundance Fim Festivali’nde ilk gösterimi yapılan İrlanda-Kanada ortak yapımı ve bu senenin Oscar adaylarından. 1950’lerde İrlanda’dan Amerika’ya göç eden bir kızın hikayesini anlatıyor.

Yazının bundan sonraki bölümünün ciddi spoiler içerdiği konusunda uyarmalıyım.

brooklyn

İrlanda’daki baskıcı toplumsal ortam ve işsizlik yaşamı zorlaştırmaktadır. Amerika’daki İrlanda topluluğu kendi içinde güçlü bağlara sahip olduğundan, bu kıskaçtan bazı gençleri kurtarabilmektedir. Bunu organize edenlerden biri olan Peder Flood sayesinde genç bir kız olan karakterimiz Eilis Lacey, Amerika’ya doğru yola koyulur. Bu zamana kadar Eilis’in (Eliş okunur) ablası ve annesi ile olan ilişkisini,  ablasının kendini feda edercesine onun göçüne ön ayak olmasını, zorlayıcı çalışma koşullarını, umutsuz kısır gençlik eğlencelerini görürüz.

MTM0MTYyMzA4OTYzMjc2MDUw

Gemide Eilis’e yardım eden genç kadın, renkli, özgür, kendine güvenli ve ne yaptığını bilen bir profille sanki Amerika’nın simgesidir. Eilis’e yardım eder ve öğütler verir.

Eilis, diğer İrlanda’lı kızlarla ev tipi bir pansiyona yerleşir ve Peder sayesinde büyük bir mağazada işe başlar. Fakat memleket hasreti bir yandan, uyum sağlama çabası diğer yandan bocalamaktadır. Ablasına yazdığı mektuplarda dönmeyi ne kadar istediğini hissederken, bir yandan da buradaki yaşama dahil olmaya başladığını görürüz. Başladığı akşam okulu, pansiyondaki diğer kızlarla her akşam beraber yedikleri yemek esnasındaki sohbetleri ve çalıştığı iş yerinde keskin sınırlarla kuralları hatırlatırken farkında olmadan yol yordam gösteren yöneticisi ile Eilis kendi yaşamını kurmaya doğru yol alır.

brooklyn-image03

Kırılma noktası bir Noel gecesi yaşanır. Kilisede verilen yemeğe yardım eder Eilis. Bu kişiler İrlanda’dan artık geri dönemeyecek kadar uzun zaman önce gelmelerine rağmen, Amerika’da yaşamazcasına memleket hasretini bitirememiş kişilerdir. O gece Iarla Ó Lionáird tarafından söylenen şarkı filme de damgasını vurmuş.

Eilis’in bir dansta tanıştığı İtalyan bir genç ise hayata uyum sağlama çabasının karşılığı gibidir. Eilis, her ne kadar aşık olmasa da, kendisini mutlu eden ve bambaşka bir hayatı tanıştıran Tony’e elini uzatır. İtalyan bir ailenin şamatacı, eğlenceli, tutkulu, hayal dolu ve güçlü özelliklerini bünyesinde barındırır Tony. Her ne kadar Eilis’ten daha az eğitimli olsa da, seven, koruyan ve Eilis’e sağlam bir gelecek vaad eden biridir.

019

Filmin ikinci bölümünde Eilis’in ablası Rose aniden ölür. Annesi yalnız başına kalmıştır. Eilis İrlanda’ya gitmeye karar verir. Tony ise “home is home” (ev, evdir) sözcükleri ile geri gelmeyeceğinden korktuğunu söyler Eilis’e ve evlenme teklif eder. Bu evlilik gerçekleşir. Bu noktada Eilis’in İrlanda’da gitmeyi istediğine, ancak orada kalmayı artık düşünmediğine ikna oluruz.

İrlanda’ya, evine ulaştığında ise Tony’nin öngördüğü şekilde yuvasına ulaştığını anlar. Herşey tanıdıktır, üstelik onun kalması için de iş birliği içindedir. Yarı zamanlı bir iş bulur. Ona güzel bir yaşam vaadedebilecek Jim ile tanışır. Çocukluk arkadaşı ile güzel zaman geçirir ve annesi de çok mutludur. Artık gitmesi için bir sebep kalmamış gibidir. Bocalamasını Tony’nin mektuplarını artık açmamasından anlarız.

30-brooklyn-review.w750.h560.2x
Eilis’i Amerika’da Tony ile ve İrlanda’da Jim ile sahile gittiğinde aynı kıyafetledir.  Amerika’da sahil ne kadar kalabalık, renkli ve gürültülü ise, İrlanda’da o kadar sessiz ve sakindir. Eğlence ile huzur karşı karşıya gelmiş gibi.

Eilis, kardeşleri ile beraber inşa edecekleri evin arazisini göstererek gelecek planları yapan, az okumuş ama yol yordam bilen, neşeli, Eilis’in hiç bilmediği bir dünyaya ait İtalyan Tony (Amerika) ile aynı kültürü paylaşan, kocaman bir evi, iyi bir işi olan, hayatı garantide, başka ülkeleri gezmeyi hayal etse de umudu pek olmayan, ciddi Jim (İrlanda) arasında kalır.

Derken birbirinin hayatına fütursuzca burun sokan toplumun gerçeklerine çarpar. Bu noktada Amerika’nın özgür ve bireysel toplum önergesi çekiciliği ile parlamış olur. Göçedenlerin kendi kültürlerini ne denli sahiplendikleri ve yaşattıkları gözönüne alınırsa bence bu pek doğru bir önerme değil diğer yandan.

Ani bir kararla, Tony’e, kendi kurduğu yaşamına, umuda koşar. Gemide ilk defa Amerika’ya giden bir kıza öğütler vermekten geri durmaz.

brooklyn-movie-review-2015

İzlemenizi öneririm. Göçü, yuva ve memleket hasretini, uyum sağlamanın çelişkilerini, bocalamalarını ve karakterin geçiş evrelerini iyi oyunculuklarla, doyurucu bir sinema dili ile izleme şansınız var. Üstelik nefis İrlanda aksanı ile…

Tüm gündemden uzakta, bir film tadında : Dirty Grandpa

Boşverivermek… Hayat bazen de bu değil mi? Hele de insanı uyuşturan bir deli gündemde kavruluyorsa ülke! Savaş, din, yoksulluk, cahillik… Hayır yazmayacağım bile. Elimden gelen bir şey var mı? Belki evet, yapabildiğimce. Başka? Yok! O zaman beynimi erimekten kurtarmam gerek. Yaşamam gerek. Hayattan hala zevk alabilmem gerek. Sağlam durmam ve sonu hep aynı olan bu ömrün hakkını vermem gerek. Sınırlı, küçük dünyalarımızda yapabildiğimiz tek şey, o minik dalgayı oluşturabilmek. Sonrası, bırakmak kendini dalgalara.

Dün akşam tam da bunu yaptık. Kahkahalara karışmış iki saate savurduk öfkemizi, çaresizliğimizi. Hafiflemiş ve gülümserken terk ettik sinema salonunu.

İzlediğimiz film Dirty Grandpa (Çılgın İhtiyar) idi. Başrollerde Robert de Niro ve Zac Efron var. Konusu bildik, işleniş şekli tahmin edilebilir bir vasat film aslında. Fakat oyunculuklar da, diyaloglar da nefis.

Konusu; eşini yeni kaybetmiş bir büyükbabanın, istemediği bir hayat içinde sıkışmış torununu kendine getirme çabası olarak özetlenebilir.

Babasının yönlendirmesi ile avukat olan ve şirket ortağının kızı ile evlilik arefesinde olan torun Zac Efron, babanesinin cenaze töreni sonrası dedesi ile beraber 2 günlük bir yolculuğa çıkmak zorunda kalır. Yolun sonunda herkes kendini bulmuş, hatlar oturmuş, istikamet belirlenmiş ve rahat bir nefes alınmıştır. Bu arada seyirci de gülmekten helak olmuştur tabii.

28-dirty-grandpa.w1200.h630

Epey edepsiz bir dili var. Bu edepsizlik, yaşını başını almış bir dedeyi canlandıran Robert de Niro’ya çok yakışıyor.

robert-de-niro-dirty-grandpa

Şu adamın kırışıklık dolu yüzündeki nefis ifadeye bakar mısınız? Botoks mevzusunu bir daha düşünse iyi olur, özellikle oyuncu camiası.

Zac Efron da muhallebi çocuğu görünümümün altında iyi niyetli serseri bir ruh taşıyan torun rolünün hakkını veriyor.

download

Bir diğer dikkate değer oyuncu da R. de Niro’nun peşinde olduğu kolejli kız rolünde Aubrey Plaza idi. 

77164

Ekip sağlam, diyaloglar muhteşem, gülmek garanti.

Çocukları bırakacak bir destek kuvvet varsa, sinema salonunu; yoksa çocuklar uyuduktan sonra bira eşliğinde kendi salonunuzu kahkahadan inletin derim.

Çok Pişmiş “Burnt”

Çok PişmişBurnt” filmini seyrettim dün akşam. Klasik bir Hollywood Bradley Cooper filmi diye başlayan filmin sonunda ummadığım düşüncelere sevk oldum.

burnt-poster

Film 19 yaşında Fransa’ya gelip, usta bir aşçının yanında çalışmaya başlayan, son derece yetenekli bir şefin hikayesi. Bu şansı uyuşturucu ile batıran ve kendine verdiği 1.000.000 midye ayıklama cezasından sonra yeniden sahalara dönen şefimizin mücadelesini izliyoruz. Bradley Cooper karakteri öyle güzel canlandırmış ki, onunla beraber hem büyüme sancılarını, hem de yemeğin hazırlanma telaşını yaşıyorsunuz. Harika tabaklar da seyirlik bir tat veriyor.

01-bradley-cooper-burnt-kitchen-in-movie

Sonra adamın içine düştüğü durumu, çabasını, çocukluğunu, cesaretini, sorgulamalarını düşündüm. Bizi, hem kendimi, hem de toplumumuzu uyarladım bu duruma. Aklımda evirip çevirdiklerim şunlar oldu:

Toplum olarak nasıl da başkasını suçlamaya, başımıza gelen herşeyin sorumlusu olarak diğerlerini görmeye meyilliyiz. Ya çocukluğumuz pek fenadır, ya ailemiz bize iyi bir eğitim veya sermaye vermemiştir, ya öğretmen bize takmıştır, ya müdür egomanyaktır, ya eşimiz anlayışsızdır ya da çocuklarımız çok zordur. Bize bizden başka dost yoktur, zira tüm diğer dünya ülkeleri bizim kötülüğümüz için sıraya girmiştir. Aman da ne zordur şu hayatımız, ne kadar da şanssız insanlarızdır. Oysa aslında hep iyilik ister, deli gibi çabalarız. Yalan. Koca bir yalan.

İnsan istemeye görsün, gücünün farkına ancak o zaman varıyor. Dayatılan, öğretilen, kabul gören yaşamdan bir kafasını kaldırsa, kendiyle karşılaşıyor. Kabullenmek zorunda değiliz genel geçerleri. Bir tek hayatımız var. Onu da dilediğimiz gibi yaşamak en doğal insanlık hakkımız. Ama bunu bize başkalarının sağlamasını beklemek, tek kelime ile bencilce bir salaklık. Kendin farkına varacaksın dostum, çabalayacaksın, göze alacaksın, bedelini ödeyeceksin. Sonra da iç huzurunla, başarınla mutlu olacaksın. Hakettiğine inandığı, uğruna çaba göstermeyi göze aldığı hayatı yaşıyor insan.

Burada en büyük yanılgı, genel geçerin insanı mutlu ve tatmin edeceği bana kalırsa. İyi bir okuldan mezun olur, ruh bedenden ayrılırcasına çalışır, müdürü ve sistemi memnun edersen; o evde oturur, iyi paralar kazanır, çocuklarını en şahane okullarda okutur, 5 yıldızlılarda tatil yapar, o ayakkabıya da sahip olursun. Aman ne büyük mutluluk. Bu mudur senin yaşam hedefin. Seni, yastığa başını koyduğunda huzura garkedecek yaşam böyle günlerden mi oluşuyor? Eğer öyleyse, doğru yoldasın kardeşim, aynen devam.

ozdeyis_net_resimli_ozlu_sozler_e-motivasyon_net_yol_acmak_sozleri

Fakat değilse, suçu başka yerde aramayı bırak. Mağdurun gücüne sığınma artık. Kendine gel. İpleri sahiplen. Yaşayacaklarını göze al. Dik dur. Vazgeçme. Emin ol. Kendine güven. Sonunda elde edeceğin o huzuru, gururu, tatmini, mutluluğu düşün ve harekete geç.

Ha dersen ki ben yapamam. O zaman elindekiyle mutlu ol güzel kardeşim. Bırak sızlanmayı, kurban rolüne sıkışıp kalmayı. Bi gül be artık. Kabul et, buysa budur. Senin hayatın sonuçta, senin kararın, senin gücün…

Çocuklarımıza verebileceğimiz en güzel şey, hayatı diledikleri gibi yaşama özgürlüğü ve bunun için gerekli güce sahip olduklarına dair inançtır.

Gerçek bir hikaye, güzel bir film: Max Manus

Akşam çok güzel bir film izledik: Max Manus, Man Of War.

Film 2008 Norveç yapımı. 2. Dünya Savaşı sırasında Norveç halk direnişini ve bu direnişi başlatan, güçlendiren birkaç kişinin hayatını, liderleri Max Manus’un hayatı çerçevesinde anlatıyor.
Tamamen gerçek bir hikayeye dayanıyor. Çekimler muhteşem. Hele açılış sahnesi akıllara kazınacak cinsten. Oyuncular kuzey ülkelerinin tüm fiziksel karakteristik özelliklerini taşıyorlar, renkli gözlü, sarışın, güzel insanlar.

Özellikle Max Manus‘u oynayan başrol oyuncusu Aksel Hennie ve en yakın arkadaşı Gregers Gram‘ı oynayan Nicolai Cleve Broch çok başarılılar. Seyretmenizi öneririm. uzun zamandır seyrettiğim en iyi çekimler bu filmdeydi. Yönetmenlerinin (Joachim Rønning Espen Sandberg) ve tüm ekibin ellerine, emeklerine sağlık.