Oyun ve Ödev

Kızım 1. sınıf öğrencisi. Gündüz 8 – 4 arasında okulda. Akşam 8’de de yatıyor. Okul dışında yemek, dinlenme, oyun, banyo ve ödev için 3,5 saati var yani. Ve bu çok yetersiz.

Henüz 6,5 yaşında. Okulda teneffüsler ancak oyunu kurmaya yetiyor. Genelde bir teneffüste oyun kuruluyor, diğerlerinde oynanmaya çalışılıyor. Yoğun bir tempoda eğitim alıyorlar. Çünkü müfredat böyle. Çocuğunuz için her ne kadar az, hızına uygun, merakını besleyecek, oyunla harmanlanmış eğitime heves ederseniz edin; sistemde bunun karşılığı yok. Belki kalabalık devlet okullarında bunu yakalamak mümkün olabilir. Ama özel okullar velilerin paralarının karşılığını daha çok eğitimle verme telaşında. Bu da çocuğu dar kalıplarda boğmaya götüren bir sistem ne yazık ki!

3 yıl okul öncesi eğitim alan, tüm günü okulda ve genelde derste geçen bir 6,5 yaş çocuğunun oyun gereksinimini karşılayabileceği zaman da ödevle bloke edilmiş durumda. Her akşam, en az 2 sayfa olmak üzere ödev yapıyor. Kendi kendine söylense de, genelde oturup yapıyor ödevlerini. Fakat bu arada henüz okula hiç başlamamış 5 yaşındaki kardeşinin oyunlarına da kıskançlıkla baktığını söylemeden geçemeyeceğim.

derssss_odev

Henüz sosyal yaşamı çözmeye çalıştığı bir yaşta iken, okuldaki arkadaşları ile oynayabileceği zaman ve mekandan yoksun. Birlikte oynamak yerine, sıralarda sessizce oturup toplama ve çıkarmanın bin türlü türevini çalışmaları gerekiyor. Birbirleri ile konuştukları için sıraları değiştiriliyor, dikkatsiz ve çok konuşan yaramaz çocuk damgasını yiyorlar. Oysa kızımın söylediğine göre okulda en çok sevdiği şey teneffüsler. Çünkü arkadaşları ile konuşabiliyor ve oyun oynayabiliyor.

Okulsuz eğitim teoride bunun çözümü gibi duruyor. Ancak günümüz şehirli çekirdek aile yaşamında bunu pratiğe dökmek pek kolay değil. Kaldı ki, ne fiziksel, ne de toplumsal olarak biz ebeveynler de yeterli donanıma sahip değiliz. Buna ev, mahalle, doğal ortam, sosyal ortam, zaman gibi pek çok kriter dahil.

acrylic-wash-background

Peki ne yapalım? Kızım için okumalarımla ve el yordamı ile oluşan durum şöyle:

  • Ödev konusunda baskı yok. Yapmak istediği kadar yapıyor. Öğretmeninin vereceği yıldız ve ödüller motive edici oldu.  Genelde ödevlerini yapmaya istekli. Ancak ödülün her zaman evde de ulaşabileceği şeyler olduğunu anlatarak, ödev-ödül ilişkisini zayıflattık. Bu sayede ödevi, içinden gelen bir sorumluluk duygusu ile yapmasını sağlayabildiğimizi umuyorum. Yapmadığında sorun hissetmemesi yeterli benim için.
  • Oyun için yeterli zamana ihtiyacı var. Bunu okul sonrası evde bulabildiğinde, güzel bir gün geçirmiş oluyor. Ancak işin içine televizyon ve telefondan oynanan oyunlar girdiğinde, zihin yorulmaya devam ederken, zamanını da tüketiyor. Bu sebeple o akşam uyku kalitesinde ciddi düşüş gözlemliyorum. Bu durum oğlum için de geçerli. Mümkün mertebe dijital ekranı kısıtlamaya çalışıyoruz.
  • Dilediği kitapları okumasına yönlendirmeye çalışıyorum. Bu sayede okumayı ödevle ilişkilendirmemesini sağlayabilmeyi umuyorum. Okumak, merak ettiği bilgiye ve hoşuna giden dünyaya açılan bir kapı olmalı. Ödev yapmak için gerekli bir araç değil!
  • Yazmak da aynı şekilde. Günlüğüne yazmak, kendi kitabını oluşturmak, yaptığı resimleri yazı ile süslemek; akşam verilen dikte ödevinden daha etkili diye düşünüyorum.
  • Okul hakkındaki gerçek düşüncelerimi yansıtmamaya çalışıyorum. İyi niyetli ve çalışkan bir öğretmeni var. Öğretmen bir anne ve babanın çocuğu olarak, özellikle ilkokul öğretmeni ile güzel bir bağ kurabilmesinin, hayatında olumlu bir etkisi olacağına inanıyorum.
  • Hafta sonları mümkünse doğada, değilse evde uzun zaman boşlukları yaratmaya çalışıyoruz. Bu şekilde kendini dinlemesi ve oyunla geliştirebilmesi için ortam oluşuyor.

Çocuklar büyürken, kendi koşullarını, kendi hayatlarını yaşıyorlar. Kızımın oğluma göre 3 yıl erken okula başlamış olmasına içerliyorum. Kızım adına suçluluk duyuyorum. Bunu önce benim sindirebilmem; ikisinin farklı karakterlerde, farklı koşullarda yaşayan, iki farklı insan olduğunu içselleştirmem gerekli. Bu aşamadan sonra kızımın da okulla ilişkisinin daha verimli olacağını umuyorum.

Keşke okullar çocukların oyun oynayabileceği ve merak ettiklerini nasıl öğrenebileceklerini gösteren yerlerden ibaret olsaydı.

20150524-BMS_-76

Okula ve Şehre Dair Düşünceler

Okul, çalışmak için ön koşul ve gereklilik değildir. Daha iyi bir insan olmak, merak ettiklerini öğrenmek için okursun.
Diplomanın işe yaraması gerekli bir meslek sahibi değilsen, mesela doktorluk, mimarlık gibi, diploma da iş için bir ön koşul değildir.
Bir işi yapmayı seviyorsan, o senin işin olabilir. Olmalıdır da aslına bakarsan.

Okul kavramı bu şekliyle uzun bir tarihe sahip değil. Günümüz şehir insanlarının çalışma temposunda çocuk yetiştirmek epey zor. Çocukları küçük yaşlardan itibaren bırakıp işte olmak zorunda ebeveynler. Bu sebeple de çeşitli kurumlar var. Kreşler, anaokulları ve OKULLAR. Bu şekilde doğal bir büyüme sürecini yaşamak yerine, “yetiştirilmiş” oluyor çocuklar. Sistemin içinde iyi birer tüketici ve çarkın dişlilerinden biri haline geliyor. Biz anne ve babalar da “en iyisi” olmaları için elimizden geleni yapıyor ve ömrümüzün bir bölümünü buna adayacak şekilde “en iyi” kurumlara çalışıyoruz. Çocuklarımızla ilişkimizi bile bu kurumlar belirliyor. Ve elbette kurumun kültürü, eve ne kadar çok taşınırsa, diğer bir deyişle ne denli çok ödev ve aktivite olursa, o kadar başarıyla yapıyoruz bunu.

2010-2011 yılındaki kayıtlı 39.437 öğrenci ile dünyanın en kalabalık okulu olarak Guiness rekorlar kitabına giren Hindistan’daki City Montessori Okulu. Günümüzde 45.000’nin üstünde öğrencisi var.

Oysa uyanmak gerek. Sistemin içinde kalmak, çıkmaktan daha zor. Daha yorucu. Gönlümüzden geçen ve bizi sürekli dürten o iç sesimiz bize doğru yolu gösteriyor. Ertelenen hayaller, mutsuzluğun karamsarlığı ile örülü hayatlar ve kaçış planlarının her ortamda dile geliverişi de bu yüzden değil mi? Biraz düşününce ve olasılığına paye verince, korkulanın kalmak olduğu da aşikar.

Demem o ki, çocukların geleceği için çabalarken, gerçekten doğru olduğuna inandığımızı mı, bize öğretilen ve genel geçer diye kodlananı mı alıyoruz veri olarak, düşünmek gerek. Her anlamda ve her alanda.

Bir “İlk-Okul” Yazısı

Kızım ilkokula başladı. Eskisi gibi heyecanla başlanılan bir olay değil bu durum. Can sıkıcı değil mi? İlk kez okula başlamanın yeri doldurulamaz hislerini hatırlamayacak ileride. Çünkü ilk kez 3 yaşında iken okula başlamıştı. Şimdi ilkokula başladığı binaya da iki yıldır devam ediyor zaten. Üstelik sınıftaki arkadaşları da aynı. Belki de tek iyi yanı burası durumun, en azından yazın özlediği arkadaşlarına kavuşmanın heyecanını yaşıyor ilk gün. Elbette 1. sınıfa başlamanın “gerçek okul”a başlamak anlamına gelmesi ve bunun ayrı bir büyümenin ispatı heyecanı olmasının da hakkını vermek gerek.

6
Okul yolundaki ilk günler. Çantada sadece su matarası ve yedek kıyafet var. Pantalon giydiği tek gün belki de.

Ancak olaya ilkokul öncesi yıllarca okula gitmek açısından bakınca ne kadar  sevimsiz değil mi? Evet sevimsiz, ancak gerçek. İçinde bulunduğumuz şehir koşulları çocukları okul konusunda erkenden sınıflara tıkmak (evet, “tıkmak” ve hatta “hapsetmek”) konusunda pek maharetli. Sistem de buna göre şekillenmiş ve pek de manidar olmuş. Yani bizim gibi X kuşağı ebeveynleri nasıl ki “okumazsan aç kalırsın, oku da kendini kurtar” mantığı ile yetişmişsek; şimdinin nesli de “okumak o kadar normal ve olması gerekendir ki, zaten olması gereken azami durum buysa, bunu da en iyi, en harika, en birinci… yapmak gerekir” şeklinde yetişiyor. Okulda disipline edilmiş hazır kıtalara müfredat denen, içeriği ve süresi tartışmalı ve üzerinde hala fikir birliğine varılamamasından olsa gerek zırt pırt değişen zırvalığı şırınga etmek öğretim değildir, olmamalı.

3
Hayalim çocukların zaman, beden ve ruh olarak alabildiğine özgürce kendilerini dünleyip anlayabilecekleri bir okul ortamı. Sadece içlerinde varolan bilgiyi ve merakı nasıl geliştirip besleyebileceklerini öğrenecekleri bir müfredat.

“Birşeyler öğrensem okulda, mesela nasıl öğreneceğimi, hoşuma giden şeyler hakkında nasıl kendimi yetiştirebileceğimi, nasıl daha zevkli ve mutlu yaşayacağımı” dediğini duyar gibiyim kızımın. Elbette bu benim iç sesim ve kızımın aslında okula gitmekten mutlu ve tatmin olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Yine de eksiklikleri hissediyor. Okula başlayalı 2 hafta oldu. Şimdiden arkadaşları ile hiç oynayamadığını, sohbet edemediğini, hala okuma-yazma yerine yıllardır yaptıkları çizgileri çizdiklerini anlatıyor. Evet okumayı ve yazmayı öğrenmeye çok hevesli. Bir an önce kardeşine kitap okuyabilmek ve günlük tutabilmek için heyecanlanıyor. Fakat öğretmenin 24 tane farklı seviyede, farklı hızda, farklı şekilde öğrenen çocuğun ihtiyaçlarını aynı anda ve aynı şekilde karşılayabilmesi de imkansız.

En sevdiği dersler santranç ve resim. Sanırım kendini en özgür hissettiği alanlar.

2
Bu 4 yaşındaki oğlumun, yazısı. Kendi oluşturdu. Uzun uzun yazıyor ve bize okuyor. Hiç okula gitmedi.

Eğitim ne yazık ki şu sıralar en çok canımı sıkan, elimin kolumun yetersiz kaldığını hissettiğim, ben sinirlendiren bir mevzu. Özel bir okul olması ve kızımın okula severek gidiyor olması teselli ediyor beni. Ancak yetersiz ve sıkıntılı kısımları da görmeden edemiyorum.

Oğlumsa hala evde, özgürce oynayarak, çizerek, resimler yaparak, yazılar yazarak çocukluğunu yaşıyor. İki çocuklu bir annenin doğal ikilemi olan “haksızlık mı yapıyorum” hissi ise içimde ara ara beni bunaltıyor.

5Bu süreci ne şekilde en az zaiyatla ve en çok deneyimle atlatmanın yolunu bulabilecek miyiz bakalım?

Okul Seçiminde Kriterler -2

Her ailenin okulla olan ilişkisi ve hayatın gereklilikleri farklı. Bu nedenle bu işin doğrusu, olması gerekeni yok. Koşullar ve beklentiler çerçevesinde en uygunu var. Ve her bir çocuk için de bu ayrı ayrı geçerli.

Ela 22 aylıkken kardeşi doğdu. Sosyal ortamlarda olmayı seven, yalnız oynamayı tercih etmeyen bir çocuk Ela. 6 aylıktan 3 yaşına kadar hemen her gün 2 saat kadar mahalle parkında arkadaşları ile oynadı. Evde de dedesi ile oynadı mütemadiyen. Ege’nin doğumu evdeki hareketi artırırken, Ela’ya ayrılan zamanın ister istemez kısıtlanmasına sebep oldu. Ayrıca Ela 3 yaşına geldiğinde, parkta her gün beraber oynadığı arkadaşları da kreşe başlamıştı.

KREŞ

Evde sıkılma ve dolayısıyla kardeşine sardırma emareleri gösteren Ela’yı önce yarım gün, sonra tam gün kreşe başlattık. Mahalle arkadaşları ile gitti geldi kreşe 7-8 ay. Ciddi ciddi gitmek istemediği olmadı hiç. Kreşte bizi pek memnun etmeyen şeyler olsa da, Ela gayet memnundu. Hatta bir sonraki yıl ziyarete bile gitmek istedi kreşini.

Kreşten memnun olduklarımız:

Ela’nın arkadaşları ile mutlu olması.

Severek ve hevesle gitmesi.

Bizi memnun etmeyenler;

Kreş yöneticisinin laf kalabalığı ile sorularımıza net cevaplar vermemesi.

Çok küçük ve kalabalık sınıflar olması.

Tüm yıl bizi bahçenin dibindeki inşaat dolayısıyla oyalayarak, çocukları bahçeye çıkarmamaları.

Bir dolu kırtasiye parası almalarına karşın, bütün yıl kırık pastel dışında malzeme kullandırmamaları.

Yiyeceklerin sağlıklı olduklarından ciddi şüphe duymamız.

Ela uyumak istememesine rağmen, diğerleri ile beraber yatmak zorunda kalması ve 2 saati tavana bakarak geçirmesi.

Çok fazla tv izlenmesi.

Peki niye almadınız kreşten derseniz, valla ben de şaşırıyorum bu duruma. Nutkumuz tutuldu herhalde. Ayrıca hepimiz ben, kocam, annem ve babam yorgunduk sanırım. Ela da mutluydu üstelik. Normali bu diye düşündük. Güzel taraflarını gördü gözümüz. Zaiyatsız atlattık velhasıl.

ANAOKULU


Sonraki yıl hiç düşünmeden anaokulu arayışına başladık. Eve yakın, fiyatı makul, eğitim anlayışı bizimkine yakın, bahçesi geniş bir anaokuluna başladı Ela. Üstelik İtalyan öğretmenlerden haftada 16 saat dil eğitimi alacaktı. Canımız arkadaşlarımız Pamiy ve Poyyas’la başladılar anasınıfına.

Çok tatlı bir öğretmenimiz vardı. Hala görüştüğümüz, anasınıfı öğretmeni olmak için doğmuş, sevgi dolu, oyuncu bir öğretmen.

Sınıftaki arkadaşlarını çok sevdi Ela. Biz de aileleri sevdik. Bizim dünya görüşümüze yakın insanlar. Ailece görüştüğümüz, birbirimizin evine gidip geldiğimiz, hatta beraber tatil yaptığımız arkadaşlarımız oldu bu sayede.

Resim öğretmenlerini başarılı buluyorum. Ela 2 yılda resimle kendini ifade etme konusunda epey gelişim gösterdi.

İkinci sene de aynı okulda, farklı bir öğretmenle devam ediyor. Şu anki görüşlerimiz:

Bu seneki öğretmeni disiplin konusunda iyi, sevecenlik konusunda yetersiz. Bence bu yaştaki çocuklar için sevgi ve anlayış, eğitim ve disiplinden daha önemli. Onlara sadece sosyal bir ortam ve zaman vermek yeterli diye düşünüyorum. Disipline olmalarına gerek yok bu yaşta. Zaten sosyal ortam içinde kabul edilebilir davranış kalıplarını kendileri içgüdüsel olarak keşfediyorlar.

Santranç öğrenmeye başladılar. Oyunla öğreniyorlar ve santranç öğretmenleri hep hikaye anlatıyor. Bu sebeple Ela santrancı çok seviyor. Evde babası ile en fazla oynadıkları oyun denebilir. Ege’ye de yavaş yavaş öğretmeye başladı.

Hala aynı sınıf arkadaşları ile okuyor. Bu da sosyal becerileri açısından güzel. Çünkü farklı bir ortamı çözmeye çalışmaktansa, kendini daha rahat hissettiği bir ortam olduğu için güvenli hissediyor. Mesela oynamak istemiyorsa, bir köşede kendi kendine resim yapıyor ve bundan dolayı mutlu.

Burada anlatmam gereken bir şey var. Ela’nın bu durumundan ben rahatsız oldum. Öğretmenine oyuna dahil etmesi konusunda baskı yaptım. Öğretmeni de Ela’yı bu konuda yönlendirdi. Bu olayın bana dönüşü, Ela’nın “ne güzel resim yapabiliyordum, şimdi oynamak zorundayım” demesi oldu. Bu da bana çocuklarıma müdahele edeceğim sınırları öncesinde düşünüp tartmam konusunda çok iyi bir ders oldu doğrusu.

Beden eğitimi ve modern dans/bale yetersiz. Ela’nın fiziksel zekasının fazla olması sebebiyle daha fazla harekete ihtiyacı var. Okul bunu karşılayamıyor. Biz de haftasonları yüzme ve parklar, haftaiçi evde muhtelif atlama ve triatlon aktiviteleri ile bu açığı kapatmaya çabalıyoruz.

Bu 3 yılın sonunda;

Okulun ilkokul öncesinde çocuklar için ailenin sosyal ortam yaratma becerisi paralelinde gereksiz olduğu sonucuna vardım.

Çocuğu o kadar saat minik bir sınıfta tutulmasının haksızlık olduğunu düşünüyorum.

Evde yeterli malzemeyi ortaya koyduğumuz taktirde, çocuğun özgürce bu malzemeyi kullanabildiğini gördüm. Eğitimli bir öğretmenin yönlendirmesine gerek yok.

Kurallar silsilesi, aile ve arkadaş ortamında kendiliğinden geliyor. Sınıfta anlatılmasına gerek yok.

Okul biçim veriyor. Çocuklarınsa özgürce gelişmeye ihtiyaçları var.

Ela seneye 1. sınıf olacak. Bu okula devam edecek. Onu mümkün olduğunca ödev ve proje sürecinden uzak tutmak ve okumayı kendisi için sevmesini saplamak dışında bir amacım yok.

Ege’yi bu sene de okula vermiyoruz. Ege daha kendi kendine vakit geçirmeyi seven bir çocuk. Evde babası ile gayet mutlu. Önümüzdeki kış tiyatro, atölye, sergi gibi olanakları artıracağız.

Okul meselesi bizim ailede böyle şimdilik.

Seneye Allah Kerim…

Okul Seçiminde Kriterler -1

Okul seçimi özellikle büyükşehir annelerinin gündemi bu sıralar. Sırf seçeneğim azalsın diye küçük bir yerde yaşayasım bile var bu nedenle. Özel okul düşünen veliler için kayıt zamanları. Şimdiye kadar okullar gezilmiş, araştırmalar yapılmış ve kararlar verilmiş olmalı.

Biz okul konusunda sistemdeki sürekli değişikliklere paralel olarak fikri sabit olmayan bir aileyiz. Öte yandan okuldaki eğitimle ilgili beklentilerimiz hiç değişmedi, oldukça net düşüncelere sahibiz.

Okul hayatı;

Çocuklarımızın içlerindeki doğal merak duygusuna zarar vermemeli.

Neşelerini söndürmemeli.

Yormamalı. Özellikle ödev ve projeler konusuna yaklaşımımız mümkün olduğunca az ve yorucu olmamaları yönünde. Hatta hiç olmasalar ne güzel olur.

Güzel arkadaşlıklar kurabilmeliler. Mümkünse aile olarak okul dışında da görüşebileceğimiz bir ortam nefis olur.

Hareketleri kısıtlanmamalı. Bu en zor beklentilerden biri okullardaki fiziksel koşullar sebebiyle.

Kitap okuma konusunda motive edilmeliler. Kitap okumak özellikle benim takıntılı olduğum konulardan. Kitabı sadece ders aracı olarak gören, roman denen mefhuma uzak bir eğitim sisteminin çok zarar verici olduğunu düşünüyorum.

Teknolojik gereçlerle, mesela televizyon ve I-Pad mümkünse hiç veya sınırlı muhattap olmalılar.

Yeni şeylerle tanışmalılar. Arkadaşlarından, öğretmenlerinden, okulun olanaklarından bu anlamda yararlanabilmeliler. Mesela 23 Nisan gösterisi olarak çayda çıra oynasınlar ki folklor ve türkülere aşina olsunlar. Bir piyes sahneye koysunlar ki tiyatroyla ve sinema ile içinde bulunarak haşır neşir olsunlar. Santrançla tanışsınlar ki matematiğin zevkli ksıımlarını da görebilsinler. Ciddi bir sosyal sorumluluk projesi gerçekleştirsinler ki dünyada yalnız olmadığımızı anlasınlar. Veya okulu boyasınlar ki çalışmanın ve öğrenmenin sadece masa başında oturmakla olmadığını görsünler.

Öğretmenleri çocukları sevmeli ve merhametli olmalı. Onların her koşulda çocuk olduklarını hatırlayarak davranmalı.

En önemlisi, çocuklarımızın doğal olarak içlerinde olan yönelimlere, iyiliğe, heyecana ve meraka zarar vermemeli.

Okul mevzusunu ne kadar az ziyanla atlatırsak o kadar güzel olacak yani. Bir anne ve babanın bu şekilde çocuğunu okuldan korumaya çabalaması ne kadar trajik değil mi?

Ne yazık ki Türkiye’de geldiğimiz nokta tam da budur. Bizimkilerin durumu da yarına artık 🙂

“Okulsuz Eğitim”i Neden Araştırmaya Başladım?

Eğitim sisteminin oluşması daha uzun bir tarihe yayılsa da, okul kavramı henüz yeni sayılır. Sistemli bir okulluluk kavramı ise modern toplumlar dışında hala tam oturmamış denebilir. Oysa haberleşmenin hızı ve daha kolay erişilebilirliği okul kavramının geçerliliğini sorgulamamıza yol açıyor. Bu esnada “eğitim” de içeriği ve dağılımı ile ilgili ciddi tehdit altında.

Global dünyada yerel kültürlerin önemi gün geçtikçe farkedilse de, evrelsel bilgi daha yetkin. Üstelik etkinliği arttığı ölçüde bilgi ve demokrasi toplumlarından, eşitlik ve insan haklarından bahsetmek olanağı artıyor. Bu sebeple evrensel bilginin yaygınlaştırılması ve belki de standartlaştırılması savaşlar için de çözüm geniş manada. Bu iki noktadan yani evrensel bilgi ve yerel kültür (birey insan) gerçeğinden hareketle eğitimin tek tipleştirilmesi de daha çok tartışılır hale geldi.

Düşünün iki çocuğunuzun bile öğrenme hızı, isteği, dikkat süresi, hayalleri ve ilgi alanları birbirinden ne kadar da farklı. Bir sınıf dolusu çocuğu düşünün şimdi de… Bir okul dolusu çocuğu… Ve bu çocukların tamamına da aynı şeyi, aynı şekilde öğrettiğinizi ve onlarda da aynı oranda geri bildiğim almayı hayal edin. İmkansız gelmiyor mu bu size de?

Okul öncesi dönemde -ki buna kreş ve anaokulu da dahil- sistemli bir öğretme çabasına girilmezse ve yeterli oyun imkanı sağlanırsa çocuklar kendi ilgilerine yönelik alanlarda hızlı ve derinlemesine bir gelişim gösteriyorlar. Bunu günlük hayatın içine katılarak yapıyorlar. Yaşıtları ile oyun oynayarak yapıyorlar. İnceleyerek, zaman ayırarak yapıyorlar. Yaşlılarla vakit geçirerek, ev işlerine yardım ederek, toprakla ve doğayla uğraşarak öğreniyorlar. Sıkılarak yeni şeyler keşfediyorlar. Sorular sorarak, cevapları minik yönlendirmelerle kendileri bularak gelişiyorlar.

Sonra okulda tüm bunları sıfırlamaya, onları zaman ve mekanla kalıplaştırdığımız alana sokmaya, tekdüze hale getirmeye ve ilgi alanlarını ayırmadan yüzeysel bir dolu bilgi ile donatmaya çalışıyoruz. Bu esnada da yoğun ders ve ödev programları ile kendi ilgi alanlarını ya da gelişme zamanlarını da çalıyoruz.

Buradan bakıca ne acıklı değil mi? Hele de o okullarda tüm çocukluğu, gençliği ziyan edip, efor sarfedip, üstüne de bir meslek ve iş sahibi olamamak. Hadi bir mesleğin ve işin oldu diyelim, o geçmişle kişiliğinin oturmuş, kendini, kültürünü tanımış ve mutlu bir insan olma şansın nedir?

İşte çocuklarımıza bunu yapıyoruz. Okulsuz eğitim felsefesini araştırmaya başlamamın altında yatan neden de budur. Benim çocuklarım için okulsuz eğitim yapma şansım yok. Ama bu inançla onları en az zarar görecekleri şekilde yönlendirme şansım olacak diye umuyorum.

Eğitim konusunda hatırı sayılır günümüz bazı bilim adamları okul ve eğitim sisteminin çöküşte olduğu konusunda çeşitli araştırmalar ortaya koyuyorlar. Benim özellikle takip ettiğim iki bilim insanı var bu konuda. Suguta Mitra ve Ken Robinson. Hem varolan sistem hakkındaki görüşleri, hem de sundukları alternatif çözüm yöntemleri oldukça vizyoner ve akılcı. Ted_talks konuşmalarından (1234) fikirleriyle ilgili bilgi edinebilirsiniz.