Haftanın Bir Günü

Şu aralar giderek artan bir hızla yoruluyorum. Yorgunluğumun fiziksel sebepleri gayet anlaşılır ve makul. Ancak zihnim kabullenmekte zorlanıyor olsa gerek ki; ruhuma çöken ağırlığı, yorgunluğumu daha yoğun hissetmeme sebep oluyor. Oysa kendimi hayallerimin projelerine bırakıp, zamanı kendime köle edesim var. İçimden taşan planları birer birer gerçeğe dökesim var. Yavaşlığın tadına varırken, ruhumu dinginleştiresim var. Zamanın acımasızlığına rest çekesim, onun ucundan sımsıkı yakalayasım var. Gidene vakur bir selamlayış ile veda edesim, yeni geleni çocuksu bir hayret ve heyecanla bağrıma basasım var.

Neden mi duruyorum? Son birkaç yıldır öylece duruyor hissindeyim. Araftayım. Oysa bir yandan hayatımın hızına şaşkınlıkla eşlik ettiğimin de farkındayım. Ne acayip!

En çok da çocuklarımın büyüme hızları yüzüme çarpıyor. Oğlum aşık olmanın hiç de güzel bir şey olmadığı fikrine vardı mesela. Çünkü ‘ondan ayrılamazsın ve eve gidene kadar gizli gizli onu takip edersin’ diyor. Aşık olmak bu demekmiş ve neyse ki aşık değilmiş. Onlara duyduğum aşkı anlatmış sanki. Oysa tek derdim bir gün gitmeye karar verdiklerinde yüklerini almış olmaları. Bu yüzden mi bu aralar gidip gidip durmalarım? Bu yüzden mi giderken aslında hep kalmalarım? Bu yüzden mi arafta sanmam kendimi? Kimbilir!

Kızım benimle aynı yerde. Ettiği minicik bir laftan, her cümlenin sonunu gidişlere bağlamasından anlıyorum. Oysa nasıl da hızla, içine çekerek, hevesle yaşıyor günlerini. Umarım içindeki güç, yaşadığı her anı heybesine attığını anlamasını sağlıyordur. Günü geldiğinde hayatı olduğu gibi yaşayabilen bir kadın olacak. Bunun için elden geldiğince yanında, yamacında, onunla beraber ve onu anlayarak, dinleyerek varolmaya çabalıyorum. Fikrim hep yanında, henüz cismim tam olarak olamasa da… Oysa şimdi gerek de vardı ya!

Haftanın bir günü onlar uykuda iken, yanlarına, tam ikisinin ortasına uzanıyorum. Kollarımı açıp, onları kucaklıyorum. Huzurla uykularının kokusuna bırakıyorum kendimi. Derin birer nefes aldıklarını ve bana sokulduklarını hissediyorum. Şükrediyorum.

Ve haftanın bir diğer günü onları aynı şekilde uykuya bırakıyorum. Kollarımın üzerinden şefkatle alıp yastığa bırakıyorum başlarını. Uykuya teslim ediyorum öpüp koklayarak. Haftanın diğer gününe kadar zamanı durdurmayı umarak, içine dalıyorum hayatın. Fikrimi ve sevgimi onların yanına bırakıp, gecenin içinde yola karışıyorum bir kez daha…

Yolda Olmak

Sürekli olarak uzun yolculuklar yapıyorum bu sıralar. Düzenli bir ritim tutturdum. Deniz ulaşımı dışında hemen her türlü aracı kullanıyorum ve genelde aynı rotayı, benzer zamanlarda tekrarlıyorum. Hayır deli değilim 🙂 Şimdilik bu şekilde yaşıyorum sadece. Ayvalık’tan İstanbul’a işe gidip geliyorum ! Bunu yapan başka biri daha var mı acaba? Gerçi mutlaka bir noktada karşılaşırdık 🙂 İnsan yola, yolculuğa ve insanlara aşina oluyor bir süre sonra.

Bu yolculuklar sırasında bazı şeyler dikkatimi çekiyor elbette. İlginç bir yaşam süregeliyor geceleri yollarda. Aslında yolculuğun gidilecek yerden daha keyifli duygular ve deneyimler verdiğini düşünürüm. Çocuklarla pek çok yolculuk yaptık. Gündüz yolculuklarının ciddi bir avantajı var yeni yerler görmek, yolculuğu dilediğince uzatmak anlamında. Fakat bu sıralar geceleri ve yalnız yoldayım. Bu yüzden bol bol dinlemeye, izlemeye, görmeye, düşünmeye vakit bulabiliyorum.

Geceleri çalışan bir dolu insan olduğunun farkındayım elbette ama gözümle de gördüm mesela. Şoförler, hostesler, güvenlik görevlileri, garsonlar, temizlik işçileri, acenteler gibi. Hele de havalimanında her yer gayet gündüzmüşcesine hareketli. Üstelik ışık bombardımanı altında, dışarıyı görmeden, gündüz sanarak yaşanabilir bile. Her ne kadar insanı uğultu, geniş alan ve parlaklık deli gibi yorsa da! Bu çalışan insanların genelde aynı kadro oluşu da, onlar hakkında yığınla hikaye kurgulamama sebep oldu haliyle. Bu insanlar biz yaşarken uyuyor, biz uyurken bambaşka bir dünya oluşturuyor. Kendi dünyalarını. Görmediğimiz yerlerde gece yaşayan insanların sanal alemdeki dünyayı sabote ederek, gerilla gibi yeraltına çekilen bir gerçek dünyayı kurguladıklarını hayal ediyorum mesela izlediğim filmlere, okuduğum kitaplara atfen 🙂

Dünyada bunca insanın kalabalık oluşturmaktansa, gündüzü ve geceyi bölüşüp, mekanı ve zamanı paylaşarak, daha rahat yaşaması mümkün olabilir mi? Mülkiyetin hayatın hakimiyetini bu kadar ele geçirdiğini gözardı edip, ortak paylaşımı düşünebilir mi insanoğlu? Teknolojinin geceyi gündüz yapma olanağını insanlık yararına kullanabilir miyiz? Yani gecelere sarkan fazla mesai yerine, bazı işlerin geceye bilinçli kalması sayesinde gündüzün yükünü azaltması gibi. Geceyi seven bünyelere, zamanı özgürce yaşamak isteyen ruhlara kendini dışlanmış hissettirmeden bu şansı verebilir mi günümüz? Kimbilir!!!

İnsan öyle bir makina ki; kurgusu ne şekilde olursa olsun, kendi ritmini yaşamın içine enjekte etme konusunda eşsiz. Değişen kurgumuzun içinde ailece yeni bir düzen oluşturduk, yuvarlanıp gidiyoruz. Zorunluluğun getirdiği ruh sıkışması, tekrarlarının verdiği yorgunluklar ve özlemin kavurucu sıcaklığını saymazsak, güzelliklerini bile görebiliyoruz zaman zaman. Bazen insan hiç ummadığı sıkıntılarla çözüyor bir gizemi. Bazen insan kendi sabrını bile öğrenebiliyor zorluğun içinde. Ve her zaman bir yolunu buluyor nefes almanın. Benim derdimse o nefesin gülümseme getirmesi hayatımıza 🙂

Eskişehir

20 yıl sonra yeniden. Eskilerden, eskimeyen dostlarla. Delikanlı çağlarındaki çamurlu, coşkulu, ayazlı, çulsuz günlerden; çoluklu çocuklu, derin muhabbetli, huzuru bol, kahkası şen günlere… Haftasonu 20 sene önceki fakülte ve ev arkadaşları, çocuklarını, ak saçlarını ve gürül gürül kahkahalarını alıp, o fakültenin önüne gittik. Anılarla güldük, geleceği planladık bir kez daha.

90’ların ikinci yarısı, şehrin eskiliğinin içinde öğrenci enerjisinin parladığı yıllardı. Belki de biz o parlaklığın içinde olduğumuzdan, şehrin çamuru bile anlamlıydı. Para yok, sınav çok yılları. Eskişehir, eğlenen bir şehirdi o zamanda da. Her şeye rağmen güzeldi, ama adı üstünde “eski”ydi.

Sonra devrim oldu şehirde. Parklara, müzelere, restore edilmiş evlere, modernlik ve şıklığa evrildi şehir. Bizim hayatlarımız da kanı deli, heyecanlı, endişeli ve çaba içindeki gençlikten; hayattaki yerini bilen, çocukları ile, yaşadıkları ile, hayalleri ile o huzurlu mutluluğun olgunluğuna evrildi.

Geçmişe en güzel selamı, çocuk kahkahasına karışmış 40’lı yaşlardan verdik. Biz gönlümüzde o günler, aramızda olamayan canımız ruhlar, gözlerimizde kahkahalar ile 2 günde, 20 yılı yaşadık.

IMG-20160402-WA0030

Sadece güzel değil, harika bir hafta sonu idi. O kadehler gençliğe, bugüne ve hayallere kalktı. Bir sonraki buluşma için planlar yapıp, çocukları arabaya, anılara eklenen hafta sonu macerasını hafızaya yükleyip, gülen yüzlerimizde ayrıldık Eskişehir’den.

Benim şehrim bozkırın ortasındaki vahadır, yaşanılacak, özlenecek şehir, canım Eskişehir…20160403_113459

Öze Doğru Bir Yolculuk

İnsan, hayatın ne kadar kısa olduğunu belli bir süre sonra farkediyor. Oysa bu kadar net bilinen “her canlının bir gün öleceği” gerçeği kabak gibi ortada. Yine de belli ki hayattan keyif alabilmek için 10 yaşında birine 20’li yaşların, 20’lerindeki birine 35 sonrasının, 35’lerde ise 60’lı yaşların sonsuzluk kadar uzak gelmesi gerekli. Bu sayede elimizi ağırdan mı alıyoruz acaba?

Ben anne olduktan sonra insanın istediği hayatı yaşayabilmesinin önemini daha net kavradım. Öncesinde ertelemek, ilerideki bir zamanı hedeflemek olağan geliyordu. Oysa varoluştan getirdiğimiz, yaşamın ilk 7 yılında oluşturduğumuz benliğimiz, beslenmeyi, pamuklara sarılmayı, sevilmeyi ve gelişmeyi hakediyor. İçimizden geldiği gibi yaşamak, herşeye boşvermek demek değil. Hala kazanılması gereken paralar, yapılması gereken işler, toplumun uyulması gereken kurallar silsilesi orada. Tüm bunların hayatında ne kadar yer kaplayacağı ve önem sırası ise insanın elinde. İşte çocuklardan sonra yapmaya çalıştığım tam da bu.

Maternal Instinct by Pino Daeni

Ruhumun derinlerinde kalmış o çocuğun benliğini yeniden keşfetmeye çalışıyorum. Ben kimdim? Ne yaparsam mutlu olurdum? Sevinçlerim neydi? Üzüntümün kaynağı nerede idi? Beni sıkıştıran zincirler var mıydı? Nasıl bir yoldu yüremeyi seçtiğim? Alternatiflerim neydi? Beni nereye götürsünler isterdim? Çocukken ne hayal ederdim? Unuttuklarımı hatırlamaya başladım. Kendimi yeniden tanımaya başladım. Çocuklarımın hayatı tanıdıkları bu ilk çağlarında, ben de 40’larını süren bu kadının içindeki çocuğun gözünden bakmaya başladım hayata ve yeniden tanımladım kendimi. Fırtınamı yarattım ve kurtulacağımı bilerek mücadeleye başladım.

Thomas Moran – Sunset Painting

Bu bir süreç. Ha deyince olmuyor. Farkına varmakla başlıyor herşey. Kıvırmadan gerçekleri kabul etmek gerekiyor. Bu süreçte hırpalanıyor insan. İçi acıyor bazen giden zamana, bazen de sevinçle farkına varıyor aslında ne de iyi olduklarını zamanın getirdiklerinin. İlk zamanların heyecanı, tezcanlılığı, ürkekliği geçiyor bir süre sonra. Yavaş yavaş demleniyor insan. Aynen çocukların yürümeyi, konuşmayı, bisiklet sürmeyi, bir ipten boncuk geçirmeyi öğrenmeleri gibi. Derin bir merak, ürkeklik, korku belki, hırs ve keşfettikçe artan bir keyifle hayatını yeniden tanımlıyor. Birbirine dolanmış bir ipi çözerken hani her bir düğümde biraz daha rahatlatan, hızlandıran, sevindiren bir his vardır ya, işte ona benziyor biraz.

İnsan zamanla süreçten keyif almayı, giderek daha da doymayı, tatmin olmayı öğreniyor. Özünü tanıyıp, yaralarını sardıkça, sistemi sorgulayıp, dışına çıktıkça daha da mutlu oluyor. Bitmesini istemediği o nefis kitabın sayfalarını çevirir gibi daha yavaş, daha sakin, daha keyifle yaşıyor. Sonunu hem merakla bekliyor, hem de bitmesin diye yavaştan alıyor.

Ben çocuklarımla birlikte özgürleştim. Çıktığım bu yolculuk, şimdiye kadarkilerin içinde beni en mutlu eden, en gerçek yolculuğum. Keyifle ve özgürce…