Yok Yok Deresi

Bir varmış, bir yokmuş. Eski zamanların bir yerinde bir minik dere akarmış. Nereden başladığı bilinmez, nereye gittiği görünmezmiş. Derenin içinde ne bir balık, ne bir yosun, ne bir minik dal parçası bulunurmuş… Ne içinde nilüferler, ne üstünde yapraklar varmış… Yok Yok Deresi dermiş görenler. Yokmuş gerçekten de derede ‘olan’ namına her ne varsa!

Günler ayları, yıllar asırları aşırmış ve zaman günümüze ulaşmış. Yok Yok Deresi ince ince sızlayarak akışını sürdürmüş her gün doğumuyla. Ne çoğalıp coşmuş, ne de azalıp yoklara karışmış. Bir kalender akışla varolmuş.

Bir an gelmiş, gökteki bulutların hepsi toplanmış üstüne. Bir gece çökmüş göğe, yıldızların hepsi ışımış tam orta yerinde. Çınarlar, meşeler ve kavaklar dallarını uzatmışlar, yapraklarından en bilge olanları üstüne savurmuşlar. Salkım salkım söğütler fidelenmiş yanıbaşında. Rüzgarlar en yürekten üfürmüşler dillerini tüm kadim insanların. Samed’in Kara Balığı bi gayret dalmış serin suyuna Yok Yok Deresi’nin. İçinde bir anda yıldızların ışığı, ağaçların gölgesi, rüzgarın esintisi, bulutların gölgesi ve minik kara balığın nefesi kıpırdamış derenin. İçlenmiş, hislenmiş, şaşırmış ve donakalmış…

8703d234

Yok Yok Deresi, yüzyılların kalıplaşmış akışındaki bu her biri minicik, hepsi koskocaman kıpırdanma karşısında engizisyon kararı almışcasına kalakalmış. Nereye gideceğini, nereden geldiğini, nasıl ve ne olduğunu anımsayamamış. Doğasına dönmesi için her bir nefesin, her bir sesin içine işlemesine ihtiyacı olduğunu hissetmiş.

Durmuş anlarca… Beklemiş… Uzanmış ve izin vermiş içine işlemesine. Ne zaman ki bir çift minik ayak dalmış sularına, insana karışmış dere. O çocuk ayaklarıyla, gelmiş ve gelecek insanlığı, doğayı, güzeli ve afeti, zorluğu ve umudu, birliği ve çomakları bir bir duyumsamış.

Ve ağlamaya, iç çeke çeke, gürül gürül haykırmaya, gücü yettiğince, hoyratça akmaya başlamış… Olanlara, olacaklara ve doğanın tüm parçası olan varlıklara… Hem hüzünle sızlayarak, hem umutla çağlayarak… Hem çaresizlikle inleyerek, hem neşeyle gürleyerek…

Yok Yok Deresi derler adına… Kimisi de bilmez “yaşam” deyiverir umarsızca…

gol

Reklamlar

Prenses Eteği ile Araba Lastiği

Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, Kaf Dağı’nın ardında bir minik kasaba varmış. Yemyeşil kırları, rengarenk çiçekleri, tatlı hayvanları ve mutlu insanları ile biricikmiş bu kasaba.

Kasabanın mutlu insanlarının yarısı çok güzel prenses eteği, diğer yarısı da müthiş araba lastiği yaparlarmış. Ülkede yaşayan tüm insanlar prenses eteklerini ve araba lastiklerini bu güzel insanlardan alırlarmış. Kasabanın insanları neşe içinde etekleri diker, şarkılar söyleyip, dans ederek araba lastiklerini üretilermiş.

Sarı, mavi, kırmızı, yeşil, siyah, pembe, mor, lacivert etekler… Tüller, pamuklular, ketenler, yünler, şifonlar, danteller uçuşurmuş etrafta. İnce, kalın, büyük, küçük, geniş, dar, şekil şekil ve rengarenk araba lastikleri yuvarlanırmış sokaklarda. Herkes mutlu, herkes neşeli imiş. Gel zaman git zaman herkes alışmış işine, unutmuş hevesini, heyecanlanmaz olmuş yaptığı işten. Hep aynı lastikleri yapmaya, hep aynı etekleri dikmeye başlamışlar. Yaptıkları işten zevk alamaz olmuşlar.

Günlerden bir gün bir adam gelmiş kasabaya elinde bir lastikle. Minik, mavi bir lastikmiş bu. Demiş ki ustaya “bunun içi delik, hava alıyor” ! Usta şaşırmış. O güne dek hiç bir lastik bozuk çıkmamışmış. Almış bizimkini bir düşünce. Toplamış diğer ustaları, başlamışlar istişare etmeye. Düşünmüşler, taşınmışlar, bu işin içinden çıkamamışlar.

Onlar lastikle uğraşadursunlar, bir kadın, elinde kırmızı bir şifon etekle, terzinin dükkanının önünde bitivermiş. “Bu eteğin dikişleri patladı, boydan boya yırtıldı, bozuk bu bilesiniz basbayağı” diye veryansın etmiş. Terziyi almış bir düşünce. O güne kadar hiç karşılaşmadıkları bir şeymiş bu. Ne yapacağını bilememiş. Toplamış diğer terzileri, başlamışlar istişare etmeye. Düşünmüşler, taşınmışlar, bu işin içinden çıkamamışlar.

Kasabada yaşayan iki çocuk varmış. Çok iyi arkadaşlarmış. Kızın adı Alisa, oğlanın adı Çınar’mış. Alisa ile Çınar daha doğarlarken, kasabanın yüzyıllardır süregelen terzilik ve ustalığının kadim bilgisi ile donanmışlar. İçlerinden gelen bu his öyle gerçek, öyle ısrarlı, öyle coşkuluymuş ki; karşı koyamıyorlarmış.

Ustalarla terziler sökük etekler ve bozuk lastikler sebebiyle artık üretemez olduklarında, bu iki arkadaş azimle başlamışlar yeniden etek dikip, araba lastiği üretmeye. Renk renk, çeşit çeşit etekler, değişik desenli, farklı ebatlı lastikler yapmışlar. Kasabanın meydanında minik tezgahlarında bu geleneği canlandırmışlar.

Onları gören terzilerle ustalar, anlamışlar ki yeni bir heyecan, yeni bir heves gerekli. Eline aldığın her iş, yeni demekti. Heyecan ve heves olmayınca güzelliklere emek verilmezdi. Emek olmayınca, eğlenilmezdi. Eğlenilmeyen işe gönül verilmezdi. Gönülsüz yapılan iş, işe benzemezdi.

Tezgahın etrafını sarmışlar. O günden sonra Alisa ve Çınar’la beraber mutlu mesut çalışmışlar.

Kasaba yeniden canlanmış. Etrafta rengarenk tüller uçuşmaya, çeşit çeşit lastikler yuvarlanmaya başlamış. Kahkahalar sarmış dört bir yanı, hadi çocuklarım şimdi uyku zamanı…

Tavşan Ailesi

Bir varmış, bir yokmuş.

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken.Anam düştü beşikten, babam aştı eşikten. Az gittim, uz gittim. Dere tepe düz, dümdüz gittim. Derken, derken bir sabah erken; vardım bir ormana, Kaf Dağı’nın ardında, daha güneş doğmamışken.

Kaf Dağı’nın ardındaki bu güzel ormanda bir tavşan ailesi yaşarmış. Anne tavşan, baba tavşan ve 6 minik yavru tavşan. Pek çok komşuları varmış. Çünkü ormanda yaşayan tavşan ailelerinin sayısı sayısızmış. Yavru tavşanlar minikken, sıcak ve tatlı yuvalarında oyunlar oynar, eğlenirlermiş. Anne tavşan ve baba tavşan da pek mutlu olurmuş onların yavru cıvıltılarından. Zaman geçmiş, yavru tavşanlar büyümüşler. Minik yuvalarında değil, ormanın derinliklerinde oynamak istemişler. Fakat ne mümkün!

Ormanda öyle çok tavşan yaşıyormuş ki, yavru tavşanlar oyun bile oynayacak yer bulamıyorlarmış. Mesela saklambaç oynayacaklar ama her ağacın ardında, her kovukta, her yaprak yığınının altına bir başka minik tavşan oluyormuş. Mesela ağaçta koşturmaca oynayacaklar ama her dalda başka bir tavşan koşturuyormuş. Zamanla yavru tavşanlar yuvalarının önünde oyun oynayamaz ve sıkılır olmuşlar. Yavrularını böyle görünce, anne tavşan ve baba tavşanı bir düşüncedir almış. Düşünmüşler, taşınmışlar, doluyu boşaltmış, boşu doldurmuşlar ve bir karara varmışlar.

Almışlar yavru tavşanları karşılarına, anlatmışlar dilleri döndüğünce:

– Yavrularımız, kalabalıkta oyun oynayamıyoruz. Yeteri kadar havuç bulamıyor, bulduğumuz havuçları eve getiremiyoruz. Dedik ki gidelim tenhalara, yemyeşil kırlara, hep beraber gülüp oynayacak bir yer bulmaya. Ne dersiniz bu karara?

Sevinçle zıplamaya başlamış yavru tavşanlar, dans etmişler hep beraber, bu kararı mutlulukla kabul etmişler.

Ertesi sabah olunca, güneş doğudan doğunca, tepelerin üstü ışıldayıp, yapraklardaki çiğ toprağa yağmaya başlayınca; sırtlarında yorganları, ellerinde havuçları koyulmuşlar yola.

Az gitmişler, uz gitmişler, dere tepe düz gitmişler. Günler, haftalar, aylar, mevsimler boyunca yürümüşler. Sabah olmuş, gece olmuş, bir güneş, bir ay doğmuş. Aya yıldızlar, güneşe bulutlar karışmış. Tavşan ailesi derelerden geçmiş, tepelerden aşmış, dağları delmiş, denizleri yüzmüş ve bir düzlüğe gelmiş. Aman ne düzlük! Bir yanı yemyeşil çimen, bir yanı gür bir orman. Bir yanı şırıl şırıl bir dere, bir yanı çiçeklerle dolu bir tepe. Burayı çok sevmişler, bir kovuğa yerleşmişler. Akşam olunca yorgunluktan hızlıca uykuya geçivermişler.

dag

Sabaha karşı bir tıpırtı uyandırmış yavru tavşanları. Anne tavşanı dürtmüşler, baba tavşana seslenmişler. Tıpırtıyı çok merak etmişler, nereden geldiğini bulmaya ant içmişler. Kovuğun ardına, ağacın üstüne, yerin altına, yemyeşil kıra bakmışlar, her yeri aramışlar. Bir de ne görseler beğenirsiniz? Havuçların yanında bir minik tarla faresi, hapur hupur yemekte bizimkilerin gözüne kestirdikleri güzelim havuçları.

Bir koşu yanına varmışlar, tanışıp arkadaş olmaya çalışmışlar. Ama ne mümkün? Tarla faresi nemrut, tarla faresi kızgın, tarla faresi endişeli, tarla faresi çoook temkinli.

-Siz kimsiniz? Neden buraya geldiniz? Kimlerdensiniz? Benden ne istiyorsunuz? Gidecek misiniz? Kalıcı mısınız yoksa? Kemirgen misiniz siz de? Gündüzü mü seversiniz, gece mi yaşayangillerdensiniz? diye sıralamış sorularını birbiri ardına.

Şaşırmışlar tavşanlar, kalakalmışlar. Anlatmışlar başlarına geleni. Önceden yaşadıkları yeri. Ne istediklerini, tüm bildiklerini. Havucu sevdiklerini ama en çok da oyun yeri istediklerini. Saklambaca bayıldıklarını, ormanda koşmayı ne de çok sevdiklerini.

Fare burnunu kırıştırmış, kulağını kaşımış, ayağı ile toprağı kazmış, biraz havaya bakmış, biraz da elini sallamış. Düşünmüş taşınmış, tavşan ailesine kocaman bir gülümseme ve bıyıklarını titreten sesle “hoş geldiniz” demiş. Meğer o da oyun arkadaşına hasretmiş.

O gün bugündür, Kaf Dağı’ndaki gür bir ormanın kenarında, yemyeşil çimenlerin, şırıl şırıl bir derenin, her yanı çiçeklerle dolu bir tepenin yanında, sıcacık bir kovukta tatlı bir tavşan ailesi yaşarmış. En sevdikleri oyun arkadaşları upuzun bıyıkları, kocaman kulakları, ince kuyruğu ve kalın sesi ile bir minik tarla faresi imiş. Bütün gün kırlarda koşar, saklambaç oynar, gün batarken tepenin üstünde havuçla karınlarını doyururlarmış. Güneş batıp da, orman sessizliğe bürününce, güzel rüyalarla dolu bir uykuya dalar, mışıl mışıl uyurlarmış.

İyi uykular yavru tavşanlar, iyi uykular minik fare, iyi uykular anne tavşan, iyi uykular baba tavşan, iyi uykular bebeklerim…

… Masal bittiğinde kızım Kaf Dağı’nın gerçek olmadığını, sadece masallarda olduğunu söyledi. Aslında kafamızın içinde bir yerde minicikmiş Kaf Dağı. Ama hayal dünyası sonsuz olduğu için, herkesin Kaf Dağı sonsuz büyüklükte olabilirmiş. Büyülüymüş de aynı zamanda… Ah çocuklar, ne güzelsiniz…

Sincap ile Yaprak

Bir yaprak varmış.

Ağaçta sallanırmış.

Ormanı seyreder,

Rüzgarla oynarmış.

download (1)

Bir sincap varmış.

Şarkılar söyler, coşarmış.

Kafasını kaldırmış, yaprağa bakmış.

Yaprak sallanmış, sincap oynamış.

kahve-falında-sincap-görmek

Sincap ağaca tırmanmış.

Dallarında koşarmış.

Yaprak durmadan sallanırmış.

Sincap minik ayakları ile yaprağa ulaşmış.

Yaprak gülmüş.

Sincaba uzanmış.

Sincap gülmüş.

Yaprağa uzanmış.

Rüzgar esivermiş.

Yaprak düşüvermiş.

Sincap koşuvermiş.

Yaprağı tutuvermiş.

Sincap yaprağı almış kollarına.

Çıkmışlar ormanda uzun bir koşuya.

Yaprak bakmış kocaman ormana.

Hayretle sokuluvermiş sincabın kollarına.

Sincap almış yaprağı, götürmüş yuvasına.

Yaprak yorgunmuş seyretmekten ormanı, gün boyunca.

Uyumuşlar birlikte,

Yaprak mutlu, sincabın kollarında,

Sincap mutlu, yaprak onun yanıbaşında.

Güzel rüyalar…

uc3a7an-yaprak