Çocuklarla Kamp -1

Yakın zamanda civar kampları keşfederken, bir yandan da çocuklarla henüz görmediğimiz antik kentleri ziyaret ettik. Verimli ve eğlenceli bir gezi oldu. Anlatayım, belki birilerine ilham ve fikir verir.

İzmir civarında güzel kamp yerleri var. Biz tabiat parklarının kamp alanlarını tercih etmeye çalışıyoruz. Çünkü işletme haricinde geniş ve doğal bir bitki örtüsü hâkim. Bu nedenle Gümüldür’de Kalemlik ve Gümüldür Tabiat Parkları’na gitmeyi kararlaştırmıştık. Ancak her iki kampın da koşulları çok fena. Belki sezon dışında anlamlı olabilir. Ancak yaz dönemi hiç cazip değiller. Dip dibe çadırlar, pis ve yetersiz kamp koşulları 😲 Kesinlikle tavsiye etmiyorum. Aşağıdaki fotoğraflar nispeten iyi hâli.

Rotayı hemen yakındaki Hipocamp’a kırdık. Son derece nefis. Üç katı para ödemek durumunda kalıyorsunuz ama değiyor. Geniş bir alan. Düzenli. Duşlar, mutfak, sahil, mangal alanları ve kitle genel anlamıyla oldukça başarılı. Kısaca gönül rahatlığıyla çocuklarla gidilebilecek bir kamp. Üstelik minik yeğenim de oradaydı. Bizim için ayrı güzel oldu elbette bu sayede.

Bu alan ortak mutfak. Lavabolar, ocaklar ve fırınlar var. Gayet temiz ve kullanışlı.

Bu alan bulaşık, arkası çamaşır için. Ayrıca sağ tarafta ve kampın bir kaç noktasında daha duşlar ve lavabolar var.

Çadırlar için geniş alanlar var. Bu anlamda güzel. Sezonluk kalanlar garip bir şekilde daha sıkışık kurmuş çadırlarını.

Evet denge ipimizi kurma şansımız bile oldu.

Hipocamp’ta kaldığımız süre boyunca Urla’ya ve Klaros Antik Kenti’ne de gittik. Urla’ya gitmemizin esas sebebi, bir kütüphane gönüllüsü olarak pek çok aktivitenin yapıldığını bildiğim kütüphanesini ziyaret etmek ve oradaki arkadaşlarla tanışmaktı. Şansımıza bir etkinliğe denk geldik ve Bir Dolap Kitap ile tanıdığımız Yıldıray Bey ve çocukları dolap çekmeceleri 😉 ile tanışma şansımız oldu. Umarım bir gün bizim kütüphanede de bir okuma etkinliği yapar. Siteyi incelemediyseniz mutlaka göz atmanızı öneririm. Çocuk kitapları konusunda müthiş yönlendirici ve verimli bir içeriğe sahip.

Kütüphanede ise Sevinç Hanım ile gönüllü projeler adına, çocuklar için neler yapabiliriz diye fikir alışverişi yaptık. Çok faydalı bir tanışma oldu kendi adıma.

Sahildeki küçük, etkin, şirin kütüphaneyi de ziyaret edip, Ayvalık için de benzerini diledik elbette.

Sonraki durak Klaros Antik Kenti. O civara gelmişken uğramadan dönmeyin. İlk bilici (kahin) kentlerinden. Müthiş bir güzellik. Özellikle güvenlik görevlisi arkadaş bize çok değerli bilgiler verdi.

Yeterli levhalar ve bilgilendirme araçları olmayan bu tarz yerlerde, güvenlik görevlileri çok daha önemli hâle geliyor. Antik kentler ve müzeler konusunda basit ve etkili adımlar atılması gerekli acilen. Bilgilendirme ve yönlendirme levhaları, canlandırma çalışmaları gibi. Örnek alınacak o kadar çok müze var ki.

Sonraki durağımız Didim hakkında da detaylı yazacağım.

Reklamlar

Barcelona’da Yağmur

Yıllar önce bir eylül ayıydı. Barcelona’nın düzgün sokaklarında karşımıza çıkıp duran binalardan büyülenmiş geziyorduk. Bir yanımız alabildiğine deniz, bir yanımız alabildiğine tarih. Yüzümüzdeki gülümseme yanaklarımızı zorluyor, içimiz kıpır kıpır havalara uçma isteğiyle başetmeye çalışıyorduk. Mutluluk akıyordu üstümüzden, görenlere bulaşıyor, etrafı neşeyle dolduruyorduk.

Yağmur öyle şiddetli yağıyordu ki, yeryüzünde ne varsa silip, yenisini çizecekmiş gibi bir beklentiye giriyordu insanlar. Daha iyisi, daha şahanesi… Doğanın müziğine eşlik ediyordu ruhumuzun ritmi.

Gerçekten yaşadım bu filmlere, kitaplara konu olabilecek muhteşem ânı.

Sonra gerçeğe döndük tabii. Paraya kıyıp o gün aldığım kıpkırmızı keten eteğin o yağmurda içindeki tüm kırmızı renk pigmentlerini salacağını ve onların da bacaklarımdan süzülmeyi seçeceklerini ne bileyim? 😂 Garip kollarını kaldırınca davul patlarmış ya, işte o hesap 😄

Siz siz olun; kırmızı keten etekle yağmurda gezmeyin. Doğanın müziği Alice Cooper şarkısına dönüyor sonra 👍😭

Yağmurun nefis sesiyle merhaba Ayvalık’tan 💜

Amsterdam’da Kamp

Yıllar önceydi. Uzun yıllar önce… Sevgilimle Londra’da ikamet ettiğimiz zamanlar. Gençtik, ama çok değil. Cesurduk ve epey temkinli. Çulsuz olduğumuzdan sanırım, yeteri kadar da çalışkan ve hatta şanslı, biraz da azimli… Yani ‘şu İngilizce’nin belini iyiden iyiye kıralım’ ile ‘gezelim biraz, sonra Türkiye’ye dönünce nasılsa özel sektör iliğimizi sömürecek’ kafası arasında bir çalışıp, beş gezerek; okula da vize evrakları almak dışında neredeyse hiç uğramayarak geçirilen yıllardan bahsediyorum. Ülkede müdür, gurbette kasiyer olunan yıllar… Milattan bir sonrası yani 😉

İşte o zamanların birinde Amsterdam’a bilet bulduk üç kuruş beş paraya. Biletleri, işyerinden izinleri, vizeyi, ayrıca bir çadır, iki uyku tulumu ve iki de sağlam sırt çantasını aldık. İlk kez gideceğimiz şehrin içinde, kanalın dibinde bir minnak kamp alanı olduğunu öğrenmiştik çünkü. Gitmesek olmazdı…

Mümkün mertebe hafif olmasına çalışılsa da, gayet bel büken cinsinden çantalarımızla kendimizi tramdan inmek üzere bulduk bir anda. Güç bela tarif ve şansın yardımıyla kamp alanına ulaştık. Bak milattan bir sonrası diyorum; navigasyon kelimesi bile henüz icat olmamış, internet hücrelerimize işlememiş, blog veya Google denen mucizeler ise henüz günlük hayata dahil olmamıştı. El yordamı, insan tarifi bulunurdu o zamanlar gidilecek yerler… Neyse, bulduk işte. Kurduk çadırı, serdik tulumları. Önümüzde kanal, etrafımızda ağaçlar, bizim gibi bir dolu çadır ve gençler, karşımızda da güneş, tabak gibi üstelik, batmaya yakın… Renk cümbüşü, cıvıl cıvıl gezgin sesleriyle yarışıyordu. Ne şans ama!

Çok maceralar atlattık o kısacık kampta. Bir gece az kalsın kaybolduk, bulamadık kamp alanını. Bir gece ulaşabilmek için geçmek zorunda olduğumuz demir köprüden geçemeyeyazdık. Bir gece çadırını karıştıran bir genci hırsız sandık. Fermuarı açması ile üstüne atlamamız bir oldu. Bir gece aç kaldık, yemek bulamadık. Bol su da yemek yerine geçermiş, öğrendik.

O gezideki tüm tatlı ve anılası yaşanmışlıklar çadır ve bir de araya sora bulduğumuz bit pazarı ile ilgili 😊 Oysa biz eni konu şehir turu atacak, altını üstüne katacaktık Amsterdam’ın. 😂

O zamanlar müze denen şahaneli binaların kıymeti harbiyesi beş kuruşu geçmediğinden cahil bünyemizde, o sokak senin, bu bank benim, dere tepe tabana kuvvet gezmelerdi yaşayabildiğimiz. İyi ki öyleymiş. Baksana üstüne koca bir milat geçti, hâlâ aklımda sürünerek girdiğimiz çadır ve kanaldan batan güneş var. Ha bir de tüm günümüzü geçirdiğimiz bit pazarı. Uğramadan dönmeyin 😂

Matematik

Bugünü matematiğe ayırdık. Önce üşenmedik Aydın’a gittik. Tales Matematik Müzesi’ni ziyaret ettik.

Harika bir yer yapmışlar. Çocuklar ancak birkaç düzenekle ilgilendiler. Daha ziyade bahçedeki büyük oyuncaklarla vakit geçirdiler. Onlar da gayet matematiğe dayalı ve fiziksel olarak da, zihinsel olarak da çocukları uğraştıran oyuncaklardı. Neden belediyeler bu basit ama son derece etkili, üstelik daha düşük maliyetli ve daha dayanıklı park oyuncaklarını tercih etmez, hiç anlamıyorum.

Biz bayıldık elbette müzeye. Okulda ezberlediğimiz pek çok formülün mantığını anlamış olduk. Matematiğin aslında ne kadar hayatın içinde, zevkli ve basit olduğunu da bir kez daha keşfetmiş olduk.

Sonra rotayı Nesin Matematik Köyü’ne çevirdik. Bir ülkede böyle aydınlar olduğu sürece hâlâ gelecek için müthiş umut olmalı diye düşündüm. Gençler, çocuklar, aydınlar, eğitmenler… Nasıl anlatsam?! Mimarînin insan hayatına nasıl etki edebileceği, bir eğitim ortamının nasıl olması gerektiği… Öğrenme aşkıyla doldum, müthiş mutlu oldum. 

Kızım bir an önce kamplara katılmak için sabırsızlandı. Amfilerde, salonlarda, sınıflarda, bahçedeki dersliklerde oturduk. Havayı içimize çektik. Matematik ve felsefe soluduk. Bazı noktalarda oturup saatlerce kitap okumak, bazılarında günlerce sohbet etmek, bazılarında ise dinleyip, öğrenmek isteği doldu içime. 

Soluklanmak için kuleden etrafı seyrettik. Vadinin manzarası kadar, köyün manzarası da etkiledi beni.

 Çok keyifliydi. Çok…

Sonraki durak Şirince Köyü idi. Minik, şirin, cıvıl cıvıl bir yer. Tepede restore edilmiş bir kilise var. Bu ülkenin geçmişindeki Hristiyanlar ülkemize çok değerli yapılar hediye etmişler. Umarım kıymetini bilir ve koruruz onları. Basit ve etkileyici bir kilise.

Kampa döndüğümüz şu dakikalarda, çocuklar arkadaşları ile oynuyor, biz çay içiyoruz, bir kız çocuğu gülle atma antremanları yapıyor, birisi projeksiyondan yansıttığı bir filmi izliyor perdede, birileri de sohbette…

Biraz kitap okuyup, dalgaların sesine yatırmalı uykuyu, hazır yıldızlar da şölen yaparken gökte 😊

Efes

Enfes… Görmediyseniz bi zahmet yapın planlarınızı, gelin dünya gözüyle bir görün. Muhteşem bir ortam, harika bir tarih dokusu… 

Çocuklarla 2 gün ayırdık. Bir aşağı kapıdan, bir yukarı kapıdan gezdik. Her bir taşına basamadık yine de, öyle geniş bir alan. Uzun uzun anlatmayacağım, kendiniz hissedin gidip. İnternet sağolsun, resimleri bol zaten. Ama orada hissedilenleri anlatmak zor. 

Gözümde binlerce yıl önce, ayağında deri sandaletleri, keten elbisesi ile omzunda su testisi taşıyan kadınlar canlandı. Mermer yolun iki yanına sıralanmış, geçen kralı selamlayan halk duydum bir an. Bir taşa sabahtan akşama ve defalarca yeniden bir cümle işleyen yazıcıların terini sildim sanki alnımdan. Hele o kütüphane, o kralın oğlunun, yapı tamamlandığı ilk an hissettiği gurura tanık oldum. Çok güzeldi…

Çocuklar taşlara tırmandı, izledi etrafı, turist kafilelerini ve bin türlü değişik dil konuşan rehberleri dinledi, merak etti, bazen sıkıldı, bazen hayrete düştü… Zihinlerinde neler olup bitti bilemiyorum elbette, ama gelecekte bu aile gezisi, bu harika kamplar şahane birer his eşliğinde canlanacak dimağlarında eminim. Daha ne isterim ki 😊

Bu arada Selçuk’un içini de gezmeye fırsat bulduk. Ne şirin bir yermiş meğer. Henüz ne kalesini, ne de müzesini gezemedik. Yavaş, yorulmadan, sıkılmadan, keyfini çıkara çıkara…

Yarın Şirince 💒

Kamp da bir güzel ki, ayrılası gelmiyor insanın bu arada ⛺🌄🌅

Kamp Hissi

Ben seviyorum ya bu kamp işini, ondan sebep sanırım işimizin yaver gitmesi 😉 Yoksa bakarsan, epey de sıkıntı esasında 😂

Çıktık yola. Araba yüklü, biz heyecanlı… Pek de öyle ahım şahım hazırlanmadık ne yalan söyleyeyim. Olduğu kadar işte. Maksat kamp olsun. Aslında amacımız Efes Antik Şehri’ni gezmekti. Bu yüzden Selçuk civarında bulduğumuz ilk kamp yerine konuşlandık. Şansımıza şahaneli bir kamp yeriymiş bu Dereli. Bizim beklentimiz az olduğundan mıdır bilemem ama bildiğin mutluyuz an itibariyle…

3 gün sıcakların bitmesini bekledik. Gelmeden Bergama Antik Kenti’ni gezip, tarih depolanmıştık neyse ki. Bu arada minik bir Kuşadası turu yapıp, Kuşadası Kalesi’ni gezdik. Sahilden güneşi batırdık. İyi geldi.

Kamp alanı kocaman ağaçların altında, upuzun ve bakîr kumsalı, sıcak ve sığ denizi, püfür püfür esen rüzgarı, sıcak suyu ve az ama öz sakinleri ile nefis. Dingin, sessiz… Daha ne olsun be annem 😇 

Dalgaların sesi vuruyor, ay ve yıldızlar birbiri ile yarışıyor parlaklıkta, ağaç siluetleri ile gökyüzü muhteşem bir görüntü sunuyor…

Çocuklar mutlu, biz mutlu…

Bir yandan ülke her zamanki gibi kazan. Ruhum inançlı oysa. Ne de olsa umut ve mutluluk, içinde insanın. Direne direne, yaşaya yaşaya yeşerteceğiz yeniden yarına dair inancımızı. İnadına mutluluk, inadına sevgi…

Gündemimiz tarih bu aralar. Geleceğe umutla bakmak için daha güzel bir yöntem düşünemiyorum. Tavsiye ederim 😉😊

Bavul

Aslında hep bir yerlere gitmek için bavulumu hazır tuttum. Sık sık da yeniden hazırlamam gerekti zaten. İlkokulu 4 ayrı okulda okudum. Sonra okul çantamda kitapları okula, kıyafetleri eve taşıdığım yıllar geçti. Yurt çocuğu olmak, çantanı her daim gitmelere hazır etmek, bir anlamda yuvan bellemek demek ne de olsa! İş için başka şehre taşınmak zorunda olan yeni çağın insanıydım. Babadan oğula geçen yaşamlar geride kalmıştı ben büyüdüğümde çünkü. Sonra da içime işledi elbette gitmeler… Evden gitmek istemedim çok şükür… Yuvalarım hep sıcacıktı 🙂 Ben de yuvalarımı sırtlandım. Bir oraya, bir buraya… En olmadı hayalini kurdum, bir nevi gitmek adına 🙂

Bugün bavul alacağız kendimize. Çünkü bunca yolculuğa rağmen tek büyük bavulumuz İngiltere yolunda yük kısıtından sebep boyumuzu aşan genişliktekiler oldu. Haliyle işlevlerini dolap üstü, yorgan hurcu kıvamında sürdürmeye mahkum oldular. Diğerleri hep minikmiş, ki yeni farkına vardık. 4 kişilik çocuklu aile bavulumuz olmamış şimdiye kadar. Onca yolculuğa, onca kampa… Minik sırt çantalarına, kabin boyu tek valize sığmışız bunca zaman. Sığabilmişiz öte yandan, güzel… Zamanı geldiğine kanaat getirmiş olmalıyız ki ihtiyaç hissettik bir anda. Şöyle derli toplu mu olsun istedik sanki?!

İçimden bir ses büyümek güzel diyor. Her anlamda 🙂 Ama sadece, sakince, kalıbına göre, fazlalıklar olmadan, sırasında, hem gelişine hem de geldikleriyle… Büyümek… Her anlamda…

Güneşi Selamlamak

Bu sabah işe tarihi yarımada üzerinden geldim. Çok keyifliydi. Çünkü keyifle işe gitmeye karar vermiştim. Gördüğüm bazı şeyler de ayrıca mutlu etti beni.

Tramvay ve metro hemen geliveriyor. Kalabalıksa diğerini beklemek sorun değil. Her halükarda uzun bir yolculuk olacağı düşünülürse, insanı epey mutlu ediyor bu durum.

Sıcak simit ve yanında taze karper buldum. Kokusuna dayanamayıp minik minik tırtıklayarak işe gelene kadar bitirdim.

Ayasofya, Gülhane, camiler, çarşı-pazar, çeşmeler, duvarlar, Yerebatan… Eski zaman binaları, eski zaman duyguları, tarih hissi… Sardı sarmaladı. Sonra halıcılar, restoranlar, kafeler, oteller… Turist gözüyle otantik olan ülkem. Gezme isteği canlandı içimde delicesine… Çocuklarla İstanbul’da bulunduğumuz ilk tarihte uzun bir tarihi yarımada gezisi yapalım dedim. Biraz daha büyüdüklerine göre hakkını teslim edebiliriz sanırım bu gezinin artık.

Eminönü’ne gelince vapurları, Galata Kulesi’ni, denizi, köprüyü ve balıkçıları gördüm. Güneşin yükselmeye başladığı zamanlardı ve günü selamlıyordu sanki insanlar.

20161123_085601-effects

Avrupa’nın metroları çok eski, kokulu, boğuk olsa da, bana modern çağın mucizeleri gibi geliyorlar. İlk gördüğüm zamanlardan kalan bir his sanırım. İstanbul’da bana bu hissi sadece Taksim-Kabataş finiküleri veriyor. Avrupa’nın bir güzel şehrindeymişim hissi.

Metroda kitap okuyan bir kızın önünde ayakta duruyordum. O inince ben oturdum ve kitabımı okumaya başladım. Durağa gelince yerimden kalktım ve benim yerine oturan kızın da kitabını açtığını gördüm. Harikaydı. Sanki kitap okuma koltuğu yapmışlar gibi hissettim.

Harika bir sabah yolculuğu oldu. Ha diğer açıdan bir gezi değil bu. Her sabah ve akşam gerekli midir, olmalı mıdır gibi soruların da ucu açık!

Sonra… İşe geldim…

Yolda Olmak

Sürekli olarak uzun yolculuklar yapıyorum bu sıralar. Düzenli bir ritim tutturdum. Deniz ulaşımı dışında hemen her türlü aracı kullanıyorum ve genelde aynı rotayı, benzer zamanlarda tekrarlıyorum. Hayır deli değilim 🙂 Şimdilik bu şekilde yaşıyorum sadece. Ayvalık’tan İstanbul’a işe gidip geliyorum ! Bunu yapan başka biri daha var mı acaba? Gerçi mutlaka bir noktada karşılaşırdık 🙂 İnsan yola, yolculuğa ve insanlara aşina oluyor bir süre sonra.

Bu yolculuklar sırasında bazı şeyler dikkatimi çekiyor elbette. İlginç bir yaşam süregeliyor geceleri yollarda. Aslında yolculuğun gidilecek yerden daha keyifli duygular ve deneyimler verdiğini düşünürüm. Çocuklarla pek çok yolculuk yaptık. Gündüz yolculuklarının ciddi bir avantajı var yeni yerler görmek, yolculuğu dilediğince uzatmak anlamında. Fakat bu sıralar geceleri ve yalnız yoldayım. Bu yüzden bol bol dinlemeye, izlemeye, görmeye, düşünmeye vakit bulabiliyorum.

Geceleri çalışan bir dolu insan olduğunun farkındayım elbette ama gözümle de gördüm mesela. Şoförler, hostesler, güvenlik görevlileri, garsonlar, temizlik işçileri, acenteler gibi. Hele de havalimanında her yer gayet gündüzmüşcesine hareketli. Üstelik ışık bombardımanı altında, dışarıyı görmeden, gündüz sanarak yaşanabilir bile. Her ne kadar insanı uğultu, geniş alan ve parlaklık deli gibi yorsa da! Bu çalışan insanların genelde aynı kadro oluşu da, onlar hakkında yığınla hikaye kurgulamama sebep oldu haliyle. Bu insanlar biz yaşarken uyuyor, biz uyurken bambaşka bir dünya oluşturuyor. Kendi dünyalarını. Görmediğimiz yerlerde gece yaşayan insanların sanal alemdeki dünyayı sabote ederek, gerilla gibi yeraltına çekilen bir gerçek dünyayı kurguladıklarını hayal ediyorum mesela izlediğim filmlere, okuduğum kitaplara atfen 🙂

Dünyada bunca insanın kalabalık oluşturmaktansa, gündüzü ve geceyi bölüşüp, mekanı ve zamanı paylaşarak, daha rahat yaşaması mümkün olabilir mi? Mülkiyetin hayatın hakimiyetini bu kadar ele geçirdiğini gözardı edip, ortak paylaşımı düşünebilir mi insanoğlu? Teknolojinin geceyi gündüz yapma olanağını insanlık yararına kullanabilir miyiz? Yani gecelere sarkan fazla mesai yerine, bazı işlerin geceye bilinçli kalması sayesinde gündüzün yükünü azaltması gibi. Geceyi seven bünyelere, zamanı özgürce yaşamak isteyen ruhlara kendini dışlanmış hissettirmeden bu şansı verebilir mi günümüz? Kimbilir!!!

İnsan öyle bir makina ki; kurgusu ne şekilde olursa olsun, kendi ritmini yaşamın içine enjekte etme konusunda eşsiz. Değişen kurgumuzun içinde ailece yeni bir düzen oluşturduk, yuvarlanıp gidiyoruz. Zorunluluğun getirdiği ruh sıkışması, tekrarlarının verdiği yorgunluklar ve özlemin kavurucu sıcaklığını saymazsak, güzelliklerini bile görebiliyoruz zaman zaman. Bazen insan hiç ummadığı sıkıntılarla çözüyor bir gizemi. Bazen insan kendi sabrını bile öğrenebiliyor zorluğun içinde. Ve her zaman bir yolunu buluyor nefes almanın. Benim derdimse o nefesin gülümseme getirmesi hayatımıza 🙂

Kamp Huzuru

Vermiş dallarını rüzgarın ritmine, oynaşıyor ağaçlar. Uzun eteklerini denizin ağırlaştırdığı elbisemle, saçlarımı dalgaların iyotuna kaptırmış, yıldız yağmuru altında, çıplak ayaklı dansediyor romantikliğindeyim. Bir senfoni ahengiyle birbirine uyum sağlıyor doğanın sesleri. Kayan yıldızın sesi sanırım, şu arada şen şakrak kahkahası yankılanan? Az ötemde çocuklarım cıvıldaşıyor. Kocam kadehini ailesinin neşesine kaldırıyor. Dostlar sofrasında olacağım birazdan. Muştulu yarınların muhabbeti saracak masamızı. Ruhum dingin, ruhum serin. Kafamdaki duman bile rüzgara kaptırmış kendini, savruluyor ayın şavkında, kumların köpüğünde…

20160811_082341

Gerçekse, sessiz ve huzur dolu evimde oturdum yazıyorum. Miniklerimin uyku mırıltıları geliyor bir yandan. Kocam tatlı bir yorgunlukla esniyor. Uykuyla cilveleşiyor. Rüzgarın sesi, zeytin ve çam ağaçlarını katmış önüne, sanki kadim zamanların en bilinen yıldız hikayesini anlatıyor. Meteor yağmurunu seyredebildiniz mi? Tek bir kayan yıldıza şahidim dün geceden 🙂

Kamptan döndük. Giderken hazırlanmak kadar, dönünce evin konforuna kavuşmak da ayrı bir zevk. Kampa veda etmeden etrafı toplamak, çadırı sökerken giderek daha fazla yayılıvermek o ağacın altına, arabayı paketlemek, çocukları toparlayıp, kamptaki kalanlara veda etmek… Yarın sabah kalkınca çadırın fermuar sesi olmayacak kulaklarımızda, ama son 5 günün keyifli huzurunu anımsatacak bir konfor sanırım mevzuyu yumuşatır 🙂

Son anda karar verip gidiverdik kampa. Artık Ayvalık’ta yaşıyor ve zamana patronluk yapıyorsak tatil de mi yapmayak! Tam da bu yüzden hemencecik karar verip, hızlıca toparlanıp, kendimizi çadırın kazıklarını çakarken buluverdik. Ne şanslıyız ki bizimle aynı kafada dostlar var etrafımızda ve soframız aynı çılgınlık pırıltısını gözlerinde yaşatanlarla şenlendi 🙂

20160813_190851

Bu sefer daha önceden bir kaç kez yer bulamadığımız için gidemediğimiz, merak da ettiğimiz Gargara Camping’de aldık soluğu. Küçükkuyu’ya yakın, sahildeki pek çok kamp yerinden biri. İşletenler, 6 yıl önce İstanbul’dan kaçan, şimdilerde 3 aylık ve 4,5 yaşındaki kızlarını büyütürken, bir yandan da kamp işleten bir çift; Semra ve Burçak. Oldukça şirin, temiz, Türkiye’deki bir kamp alanı beklentilerini bir hayli karşılayan, üstelik çocukla veya evcil hayvanla kamp yapacak olanlara rahatlıkla tavsiye edebileceğim bir kamp yeri burası. Zeytin ve incir ağaçlarının altında çadırınızı kurup, çardaklarda serinleyip, dibinizdeki denizin keyfini sürebilirsiniz. Rüzgarlı geçen son bir kaç gün bile kuytuda kaldığı için sorun olmadı. Denizin altı çakıl, ama çocukların kum yerine taşlarla oynaması da güzel. Orada göreceğiniz renkli taşların bir kısmı da bizim çocukların fırçasından çıkma 🙂

20160811_164133_001

Yemek ile uğraşmak istemiyorsanız, kamptaki sevimli restoranda yapılan yemeklerden yiyebilirsiniz. Ama kampın anlamını biraz da o derme çatma yemek keyflerinde bulan insanlar olarak, mükellef sofralarımızın aşçı, garson ve bulaşıkçısı kendimizdik biz. Bu nedenle restoranın Michellin yıldızı konusunda fikrim yok 🙂

Giderseniz kampın kapısında bir minik dükkan göreceksiniz. Önünde dünya tatlısı iki kadının oturduğu, tarot falı ve şahane muhabbetleri ile alternatif bir ortamdan sorumlu bu kadınlara, Yeşim ve Halet’e merhaba demeyi ihmal etmeyin. Sebeplenin harika enerjilerinden.

Kampta elinde kitapla gençleri, anne ve babaları görünce sevindim. Kampa yalnız gelmiş, kitabını alıp sahile yayılmış kadınlar, sevgilisiyle birasını içerken muhabbet eden gençler, birkaç çift gelip kahkahanın dibine vuran arkadaşlar, çocuklarını özgürce dallara tırmanırken izleyen anne ve babalar… Ortam özellikle kalabalığın daha az olduğu haftaiçi zamanlarda çok keyifliydi.

Birinin elinde Kurtlarla Danseden Kadınlar’ı görünce nasıl da mutlu oldum. Clarissa Estes bu  kadar çok kadının ruhuna dokunduğunun farkında mıdır acaba?

kurtlarla koşan kadınlar

Ve bir diğer harika kadın Judith Liberman’ın Masal Terapi’sini kampın sahiplerinden Semra okuyordu. Harika değil mi? Eğer hala yolunuz çakışmadıysa, bu iki kitabı da tavsiye ederim. Emin olun başkalaşacaksınız 🙂

55eb0e5ff018fbb8f8a82e00

Bir gününüzü etrafı gezmeye ayırmanızı tavsiye ederim. Adatepe Köyü var yakınlarda. İstanbul’dan taşınan ve taş evleri restore ederek, köyün farklı bir çehreye bürünmesini sağlayan 200’ün üzerinde haneye,  köyde yaşamaya hala devam eden 17 gerçek köylünün hanesi eşlik ediyor. Farklı bir havası ve nefis bir manzarası var köyün. Gitmişken ağaçlardan badem tatmayı ve biraz da kış için eve almayı ihmal etmeyin.

20160813_162902

Sahilden devam ederseniz biraz ilerideki Kumbağ’a uğramadan geçmeyin. Yamacın yukarısındaki bir köye ait olan güzel bir işletme. Çalışanlar da köylüler. Bu civarda plajı kum olan nadir işletmelerden sanırım. Girişteki zeytin bahçesinde, kendimi İspanya’nın bir çiftlik evine giriyormuş gibi hissettim. Uzakta patates soyarken muhabbet eden iki de aşçı vardı. Zamanda ve mekanda keyfili bir yolculuk yaptım sayelerinde. Sanırsın varendada aniden bir düşes belirip, uşağına bize yolu göstermesini söyleyecek. İspanyol mimarisinin kafamdaki mini bir yansıması oldu bu mekan. Açık büfe yemekleri nefis görünüyordu. Yolunuz o tarafa düşerse gece kalmasanız bile, yemeklerini denemenizi tavsiye ediyorum.

20160813_180335

Bir kez daha kafamda şunlar döndü durdu kamp sonunda: “İyi ki hala kamp yapanlar var. Kamp alanları var. Keşke bu işin bir standardı olsa ilgili bir kurum eliyle. Keşke standart olarak gerekli donanımlar Avrupa seviyesinde sağlanabilse. Keşke kamp yapmaya daha çok çocuklu aile ve daha çok genç cesaret etse. İyi ki gelmişiz. Mutluluk budur kardeşim. Arkadaşlarımızın gelmesi daha da şahane oldu, harika vakit geçirdik. İyi geldi yine ruhuma.” Anlayacağınız, bir şans verin hala tadını almamış olanınız varsa demeye getiriyorum 🙂

20160814_065749