Hareket

İnsanoğlu ne garip! Yanyana gelmeyen hiçbir harf, anlatılmayan hiçbir duygu, dile gelmeyen hiçbir düşünce, anlatılmayan hiçbir olay olmamasına rağmen yazıyor. Benim gibi okumayı hayatının nefes alma noktasına koymuş insanlar da okumaya doyamıyor. Usanmadan anlatılmaya çalışılan şey değil, anlaşılma çabası önemli olan. Okuyucunun önemi de anlaşılma çabasına verdiği karşılıkta yatıyor. Okuyalım ve okuduğumuz gibi yazalım o zaman. İnsan olmanın doğası çünkü anlaşılma çabası.

Bazen sıkılmak, sıkışmaktan kaynaklanıyor. Sıkıntının dağılması için gerekli hareket, o sıkışmışlık halinin içinde kendine alan bulamıyor. Ülkenin şu anki durumunun bana yaşattığı duygu tam da bu. Kendime yaratmaya çalıştığım dar alanda kısa paslaşmalar kalenin gittikçe uzaklaşması yüzünden gole dönüşemiyor. Tamamlanmamışlık hissi, yetersizlik hissiyle kolkola ruhumu isyana sürüklüyor. Oysa sessiz çığlıklar kaldı ötekileştirilenlerin elinde. Döngünün kısırlaşması bundandır zannımca.

Peki ne olacak? Umudu bir başka bahara, bir sonraki nesle, çiçeğe böceğe, sanal aleme, kitapların dünyasına, kırılgan fanuslara, eşe dosta, adaklara, oylara… Nereye bağlayacağız? Zaman böylesi zalimce akıp giderken bu günlerin telafisi olmadığının bilinci, bir gün öleceğimizi bilmek kadar gerçek. Yine de yokmuş gibi kahkaha atabilen insandır gücü içinde barındıran.

Clarissa P. Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar kitabında “bizi bekleyen en önemli iş, çevremizde ve içimizde neyin yaşaması, neyin ölmesi gerektiğini anlamayı öğrenmektir. Yapmamız gereken, ikisinin de zamanlamasını kavramak; ölmesi gerekenlere ölmeleri için, yaşaması gerekenlere yaşamaları için izin vermektir” der.

İçinde bulunduğumuz durumdan ruhsal olarak kurtulabilmenin en akılcı yolu bu görünüyor. Bazen gitmesi gerekene izin vermek ve gelmesi gerekeni koşulsuzca kucaklamak. Hareket o noktada yeniden başlar. Bu şansı kendimize borçluyuz.

Alıntı: Clarissa P. Estés, Kurtlarla Koşan Kadınlar, sf. 47. Ayrıntı Yayınları

Reklamlar

Gezi 5 Yaşında

Dün akşamdan bu yana izleyip, hatırlayıp, düşünüp duruyorum. Bu ülkede Gezi’yi İstanbul’un ta orta yerinde, yanıbaşımda, sokağımda, parkımda yaşamanın onuru var içimde.

Unutulmayan, umut yeşerten yerimizi kayıplarla burkan, ağlatırken mânidar bir tebessüme garkeden, gururun yanında bir bilenmişlik veren bizim GEZİ’miz…

Yıldönümü kutlu olsun.

Dolar mı, dolmaz mı?

İki gündür hararetle sosyal medya kullanıyorum. Dolar, eğitim, tatil, dedikodu, kraliyet derken şişti içim. Çünkü gerçek hayat bir yandan akıp gidiyordu ve ben sanal sularda nefessiz kalmıştım.

Kafamı kaldırınca telefondan, gözlerim sulanıyor. Biraz bulanık görüyorum etrafı. Alışmam biraz sürüyor ama bir sakillik var sanki, huzursuz oluyorum. Oysa karşımda deniz, önümde çiçekler, hava mis, kitaplarım yanımda… Elimdeki isimli, cancanlı alet sömürüyor ruhumu, besbelli!

Dolar uçuşta, seçim kapıda, okullar tatile çeyrek kala, misafirler sırada, planlarım kafada, yemek de yok ki ocakta!

Bazen hayatı izlemek daha kolay sanıyoruz ya, yalan. Yaşa ne yaşanacaksa, daha kolay. Kalkayım da bir tencere kaynatayım, yatakları toplayıp, kahve koyayım. Denizin mavisine dalıp, üç beş satır kitap okuyayım. Planlara odaklanıp, kamp rotası çıkarayım. Dolar uçarken seyrine dalayım. Yapacak bir şey yok madem…

Özel Okul & Devlet Okulu İkilemi

Özel okul ve devlet okulu ikilemini yaşıyoruz çoğumuz. Ben de kendi perspektifimden birkaç kelam edeyim dedim.

Benim çocukların biri özel okulla başladı eğitim hayatına. Epey köklü, sanata eğilimi olan bir okuldu. İki yabancı dil öğretiyorlar, fena da değil. Sosyal etkinlikler, kütüphane vs gayet yerinde. Ücreti de genel anlamda iyi. Ortalama diyelim. İstanbul’da özellikle belirli semtlerde zaten özel okul dışında bir alternatif de yok zaten. Neyse, başka mevzu bu…

Sonra devlet okuluna geçti. Çünkü İstanbul dışına göçtük. İki numara direk devlet okulunda başladı.

Gözlemlerim şunlar;
1. Özel okul veliye endeksli. Velinin tatmini öncelikli. Veli de parası nispetinde okulun içinde söz hakkı talep ediyor bir şekilde. Bu durum öğretmene son derece olumsuz yansıyor. Çünkü üzerindeki baskı çift taraflı oluyor.

2. Özel okula verilen paranın %10’u devlet okulundaki sınıfa verildiğinde dahi gözle görülür fark yaratmak mümkün. Mesela sınıfa alınan kutu oyunları, sınıf kitaplığı, ek malzeme ciddi manada kullanılıyor.

3. Devlet okulundaki öğretmen “iyi” ise çocuğa katkısı müthiş. Çünkü işini şevkle ve adanmışlıkla yapma olasılığı yüksek. Kariyer ve yönetim baskısı karşılaştırıldığında çok daha rahat.

4. Atatürk ve müfredat ile ilgili kafamızdaki soruları çözdük. Çünkü iş kesinlikle önce öğretmende, sonra da yönetimde bitiyor. Kuralları esnetmek her zaman mümkün.

5. Devlet okuluna veli katkısı çok önemli ve mümkün. Özel okuldaki pek çok olanağı biz veliler kendi olanaklarımızla çocuklara sağladık. Birimiz İngilizce dersi, birimiz satranç dersi veriyor. Bir öğretmen tuttuk, halk oyunları öğreniyorlar. Sınıfa şahane bir kitaplık ve kutu oyunları dolabı yaptık. Masaların üzerini akıl oyunu tahtası şeklinde boyadık. İş yine öğretmende ve veli işbirliğinde yatıyor.

6. Çocuklar farklı sosyo kültürel çevrelerden gelen arkadaşları ile beraberler. Bu kişisel gelişimleri anlamında hatırı sayılır şekilde olumlu katkı sağladı. Farklı iletişim şekillerine adapte olmalarına ve iyi-kötü ayrımını netleştirmelerine yardım etti.

7. Maddi olarak okul dışı etkinliklerde harcayacak daha çok paramız var haliyle. Ve özel okulun veremediği daha fazla şeyi verebildiğimizi keşfettik. Seramik kursu, tarihi alanlara gezi, eve aldığımız oyun materyalleri vs.

8. Çalışan ebeveynler için geçerli değil ama çocuklarla daha çok beraber olma şansımız var. Çünkü okul 9:00-2:40 arasında. Okul sonrası zaman bizim 😊

9. Çocuklar okulda aktiviteye boğulmadıkları için, evde daha aktif oldular. Kendi ilgi alanlarına yönelme şansları arttı. Çünkü artık buna çaba harcamaları gerektiğinin farkındalar. Drama, yabancı dil, dans, müzik, spor vs seçip onun kursuna gidebilme şansları oldu. Önlerine hazır gelmeyince daha kıymetli oldu bu olanaklar.

10. Teneffüsler uzun, okul sonrası arkadaş buluşmaları yoğun, ödevler boğmuyor, daha çok oyun oynayıp, daha çok kitap okuyorlar. Çünkü daha çok zamanları oldu.

11. Özellikle küçük yerlerde devlet okulları arasında sosyal faaliyetler ve yarışmalarda bir tatlı rekabet var. Bu da eğitimin kalitesini artırıyor. Özel okullardaki sınav başarısı kriteri önemli değil devlet okullarında, özellikle ilkokulda. Benim için bu ciddi bir avantaj.

12. Özel okuldaki arkadaş çevresi ve okul içi güvenli ortam ebeveyn için bir rahatlık. Devlet okulunda sürekli okulla irtibat gerekli.

13. Eğer çocukla kendiniz ciddi çaba gösterip zaman ayırarak ilgilenemeyecekseniz, özel okul bunu sizin yerinize bir nebze yaptığı için tercih sebebi olmalı.

14. Devlet okulunun işletme değil, kurum olma mantığı daha ağır basıyor, ki bence güzel bir özellik.

15. Bütün bu gözlemler aynı zamanda büyükşehir ve kasaba hayatı karşılaştırmasını da içeriyor. Bu da çok önemli bir kriter bence eğitim açısından.

😊

Roman gibi

10’lu yaşlarımın sonu veya yirmilerin başıydı. TRT2 cuma geceleri Attila Dorsay’ın nefis sunumu ile başlayan Edebiyattan Sinemaya kuşağını verirdi. Klasik romanların sinema uyarlamaları, iki farklı ülke versiyonu ile yayınlanırdı. Ertesi gün okul olmamasının verdiği coşku ve kitabı okumanın heyecanı ile geçerdik karşısına televizyonun. Çayımızı demler, battaniyelerimizi soğuk Eskişehir kışına bürür, keyfi demlenmeye bırakırdık.

Anne Karenina o gecelerden birinde eşlik etmişti gençliğimize. Kitabı okumuş ve müthiş etkilenmiştim. İki film ardı ardına, biri Amerikan, diğeri Rus izlemeye koyulmuştuk. Aynı roman, aynı olay, aynı karakterler nasıl da böylesine başkalabilmişti, hayret!

O günler edebiyatı bitirebilir, sanatı tüketebilir, hayatı fethedebilir sandığımız, kanımızın deli, gönlümüzün fütürsuz, zamanın sınırsız olduğunu düşündüğümüz yıllardı. Ah ne yıllar…

Zaman geçti… Ben üstüne bir o kadar yıl daha yaşadım. Ve artık edebiyatın sınırsız, sanatın keyifli, gönlün yerini bulduğunda huzurlu, zamanın sınırlı ve hayatın ancak içinde nefes alındığında anlamlı olduğunu anladığım yaşları sürüyorum. Ve çocuklarım o zamanlarımın güzel, delikanlı anlarına göz kırparak bana eşlik ediyorlar.

Anne Karenina, Dostoyevski… Romanlar, klasikler, kitaplar, hayat, zaman, insan, ruh, aşk…

Ah…

Hayal ve Gerçek

Günlerin getirdikleri hâyâl ettikleriniz değilse ne yapıyorsunuz? Malum, hayat bazen insana çelme takıyor, kafasına göre bir kader biçiyor. Türkiye Hâyâl Haritası’nda Türk insanının hayal üçgeni alttaki köşelerde kader ve keder, en üst uçta ise umut şeklinde belirlendi. Bizi nasıl da güzel tanımlamış değil mi?

Hayallerimiz yokluktan, savaştan ve darbelerden örülmüş geçmişimize istinaden güvenli bir yaşam üzerine inşa oluyor. Benim gibi X kuşağı olanlar için sigortalı ve parası yatan bir iş, sonra bir ev, hadi iyi kazandın diyelim bir de araba hayaldi. Çünkü bizden önceki kuşağın sahip olabildiği buydu genel olarak, o da emeklilikle beraber elbette.

Bizim kuşak sonlara doğru bizi ittiren Y kuşağı ve internet sayesinde vizyonunu biraz genişletebildi. Gezmek, sadelik, keyif bir parça da olsa yer bulabildi beklentilerimiz içinde.

Y kuşağı ise kendi özgürlükleri ve minik topluluğuna dahil olmayı ön plana aldı. Bu beraberinde bize boşvermişlik gibi görünen, ama özünde cesaret ve sabrı barındıran bir yaklaşımdı. Bu sayede kariyer olgusu, yanında bonus olarak eğitimi de alarak yavaş yavaş yeni neslin gündemindeki önemini kaybediyor. Eğitimin ve kurumsal hayatın yapısı gereği yaşanılan sorunlar da tuz biber elbette bu duruma.

Bu iki kuşağın yetiştirdiği Z kuşağı ise rengarenk, sakin ve bize hedeflemesi anlamsız gelen, oysa yaşamın ve doğanın özünü oluşturan mutluluğa ve huzura endeksli gibi duruyor. Bizim ağzımızı yakan okul-iş-ev üçgenini hayatın merkezine oturtma çabası onlarda işlemeyen bir formül, çok şükür. Anlamlandırmaya çalıştıkları şey, kendi içlerinde olanla doğanın ve yaşam döngüsünün uyumunu nasıl birleştirecekleri. Ne harika değil mi? Tam da bu nedenle hayatın gidişatını hayal etmek yerine, olduğu gibi içine uyumlanmak ve bu şekilde varolmak onlara nasip olacak gibi duruyor.

Başta sorduğum soruya dönersek, cevabı çocuklarla beraber geliyor. Bizden çıkan oklar, hedefe doğru hızla yol alıyorlar anlaşılan. Bize düşen hızlarını kesmeden, yönlerine müdahale etmeden, keyifle izlemek sanırım. İyi seyirler 😊