Yetenekli Çocuğun Dramı

Alice Miller psikoloji dünyasında çok bilinen, 80’lere kadar mesleğini fiilen yapmış, sonrasına kendini yazmaya adamış ödüllü bir psikanalist ve yazar. Şimdiye kadar Türkçe’ye çevrilen 4 kitabından ikisini, Hayat Yolları’nı ve Yetenekli Çocuğun Dramı’nı okudum. Güncellenen son kitap olarak Yetenekli Çocuğun Dramı daha fazla kendinden söz ettirse de ben Hayat Yolları’nı daha çok sevmiştim.

Alice Miller, meslek yaşamı içinde Freud ekolünün iyi bir temsilcisi ve savunucusu noktasından, tamamen çocuğa odaklı bir noktaya gelmiştir. Her iki kitabı da bu anlamda net bir duruş sergiliyor. Çocukluk, özellikle de ilk yaşlar yetişkin hayatın barındırdığı tüm duygu, davranış, iyi veya kötü çalkantıların tümünden sorumludur çıkarımına giden bir söylemi, danışanlarının hikâyeleri ve çıkarımları ile destekleyerek vurguluyor.

Beni ikna ettiği, içime dokunduğu, bir anda ciddi bir uyanış sağladığı yanları oldu kitapların. Bazı cümlelerin içinde kayboldum. Çocukluğuma ve sonra kendi çocuklarımın hayatlarına derin bir yolculuk yapmama sebep oldu. Bazı noktalar netleşti hayatımda.

Öte yandan herşeyin, ama neredeyse herşeyin, bu döneme bağlanması, dahası bu dönemde yaşananların hiçbir koşulda yardımsız ve tramva öncesi hatırlanamıyor olması beni soluksuz bırakan bir çıkarım oldu. İlk çocukluk döneminde anne ve babanın koşulsuz kabulü sebebiyle onlardan gelen tüm davranışların ve duygu aktarımlarının sorgusuz içselleştirilmesi, sorunlu duygu ve davranışın farkına varamamaya sebep olur söylemi mesela… Sadece bu nedenle kitapları okuduğum için üzüldüm desem pek yalan olmaz. Ben bu insanı umutsuz bırakan söylemleri sevmiyorum.

Kitap olarak okuması, hem içsel yolculuk kesintilerine sebep olması (ki aslında nefis bir durum bu), hem de açıklamaların bir noktada hep aynı çıkarıma hizmet etmesi sebebiyle biraz zor diyebilirim.

Kendinizle ve ailenizle ufak da olsa bir derdiniz varsa, dahası çocuk yetiştiren biri iseniz bence okuyun. Pek çok ebeveyn kitabından yeğdir.

“kişinin çocukluğunda oyuna kendini kaptırarak bir şeyi elde etme hevesi içinde ve tamamen kendisi ile baş başayken bir görevi yerine getirmek için çağrılması ve ‘doğru dürüst’ bir şeyle uğraşmaya zorlanması, dolayısıyla yaratıcı bir biçimde kurmaya çalıştığı çocukluk dünyasının başkaları tarafından bu yoldan darmadağın edilmesi yetişkinlikte hazırlanan bir ortamda ana hatları ile hep yeniden sahneye konmaktadır.” sf 69.

“Çocuklarımızın onlara acı verdiğimizi kavrayıp bunu dile getirebilmesi ve böyle yaparak bizr hatalarımızı ve ihmallerimizi görüp özür dilememiz için fırsat vermesi büyük bir şanstır. Bu özür dilenince, çocuklarımız şiddet uygulayan gücün, ayrımcılığın ve aşağılamanın kuşaktan kuşağa aktarılan zincirinden kurtulabilir. Erken yaştaki çaresizliklerini ve bunun doğurduğu öfkeyi bilinçli olarak yaşayabildikten sonra kendilerini çaresizlik anlarında güç kullanarak savunmalarına gerek kalmaz. ” sf 93.

Reklamlar

Telgraftan Tablete

Bugün kitap kargomdan pek çok güzel kitap çıktı.

Elime ilk ulaşan kitap Evrim Kuran’ın kuşaklar teorisini anlattığı Telgraftan Tablete kitabı oldu. Yıllar önce Evrim Kuran’ı bir seminerde dinleme fırsatı bulmuş ve anlattıklarından çok etkilenmiştim. Hatta o zaman bunun hakkında şurada okuyabileceğiniz bir yazı da yazmıştım. Kitabı da konuşması gibi akıcı ve nokta atışı isabetlerle dolu. Bu sebeple sanırım bir çırpıda okudum.

Kitap daha önceden okuduklarıma pek yeni bilgi eklemedi aslında. Çünkü bu konu benim için epey ilginç olduğundan yabancı kaynaklarda da epey okumuştum. Fakat yazarın kendi aile hikâyeleri ve kullandığı nefis dil kitabı son derece cazip kılmış. Her bir kuşağın kendi ailesindeki izdüşümü bireyini anlatan yazar, kuşakların yaşadıkları zaman diliminde Türkiye koşullarına bakmayı da ihmal etmemiş. Bu noktada epey bol olan toplumsal olayları da gayet yerinde analiz etmiş. Görmek isteyip de rastlayamadığım tek olay ‘gezi’ oldu. Y kuşağı bölümünde neden yer vermediğini merak ettim aslında. Onun bakış açısı ile okumak isterdim.

Özellikle henüz derin bir analiz için yeterli veri oluşmayan Z kuşağı yani çocuklarımız hakkında, geleceğe dair umut vaadeden, dahası coğrafyayı keskince eleştiren bölüm benim favorim oldu.

Kurumsal hayat eksenindeki bölümleri çalıştığım zamanlardaki ortamımı düşünerek okudum. Son derece iyi tespitler ve çözüm önerileri var. Özellikle insan kaynakları ve yönetici seviyelerinde okunması epey faydalı olacaktır diye düşünüyorum.

Çocuklarımın öğretmenleri BB kuşağından. Öğretmen olan ve çocuklarımızı yetiştirirken her daim yanımızda olan annem ve babam da öyle. Sık sık biraraya gelmeye ve çocuklarla vakit geçirmesine özen gösterdiğimiz ananem ise sessiz kuşaktan. Biz eşimle tam anlamıyla X kuşağıyız. Etrafımızda hatırı sayılır Y kuşağı arkadaşımız var. Çocukların ikisi de Z. Anlayacağınız birlikte yaşamak adına çok fazla ‘bağlama’ ihtiyaç duyuyoruz. Kitap bu anlamda nefis öneriler barındırıyor.

Birkaç güzel alıntı yapmak isterim.

“Ait olduğunuz nesil, size şekil veren neslin bir benzeri değildir; size şekil veren nesle şekil veren neslin bir benzeridir.” sf.26

“Galatı meşhur, lügati fasihten evladır…” sf.71

Nefis laf, yeni öğrendim.👍

“Oysa ironi ne ince bir sanattı; okur olmadan yazar olanların mezbahalarında murdar oldu.” sf.90

  • ” Akıllı telefonlar olmadan önce ne yaptığınızı hatırlayın; çocuklarınızla oyun oynayın.
  • Akşam yemeği sohbetlerini ihmal etmeyin. Yemek masasından telefonları kaldırın; yemek esnasında televizyonu kapatın.
  • Çocuklarınıza günlük ev işleri sorumlulukları verin: Masa kurmak, yatak toplamak, bulaşık yıkamak gibi. Sorumluluk öz değeri artırır.
  • Abur cuburu azaltın; meyveyi sebzeyi artırın.
  • Kendi kendilerine oyun kurmalarına, kendi başlarına ( dijital olmayan) oyunlar oynamalarına izin verin.” sf.148

Eline, diline, emeğine sağlık. Hararetle tavsiye 📚💖👍

Harem Geceleri*

“Yazar Fatma Mernissi, Paris müzelerinde, Henri Matisse tarafından yapılmış Türk odalıkların tablolarını gördü.

Onlar harem kadınlarıydı: cinsel zevk verici, duygusuz, itaatkâr.

Fatma tabloların tarihlerine baktı, karşılaştırdı, kanıtladı: Matisse’in onları böyle resmettiği dönemde, yani yirmili ve otuzlu yıllarda, Türk kadınları vatandaşlık haklarına sahiptiler. Üniversiteye ve parlamentoya giriyor, boşanabiliyor ve peçeyi söküp atıyorlardı.

Kadınlar hapishanesi olan harem Türkiye’de yasaklanmıştı, ama Avrupalının hayal gücünde varlığını sürdürüyordu. Gündüzleri tek eşli, rüyalarındaysa çokeşli olan erdemli beyefendilerin, aptal ve dilsiz dişilerin zindancı erkeğe zevk vermekten çok mutlu oldukları bu egzotik cennete serbest giriş kartları vardı. Herhangi bir sıradan bürokrat, gözlerini kapar kapamaz, göbek dansı yaparken sahibi ve efendisiyle bir gece geçirebilmek için ona yalvaran bir sürü çıplak kadının okşadığı kudretli bir halifeye dönüşüyordu.

Fatma bir haremde doğmuş ve orada büyümüştü.”

*Kaynak: Eduardo Galeano, Kadınlar, Sel Yayıncılık, sf. 190

Bu muhteşem kitap kadınların gücü ve erkeğin bu güçten korkusunun sebep olduklarını görmek için olunmalı. Kitapta Türkiye’den tek örnek bu, ama etrafa bakmak görmeye yeter nicelerini…

Yazmak

Yazasım gelmiyor. İçimden yazıyorum hikayelerimi. Dile gelmiyor. Ama yazmalı, yoksa içimde çoğalacaklar, azaltmalı…

Sosyal medyayı seviyorum. Epey de kullanıyorum. Hep güzellikler, ana akım medyada bulamadığım haberler ve okumaya doyamadığım bloglar, makaleler. Üstelik dikiş için modeller, yemek için tarifler de cabası. Evrene baktığım ikinci pencerem. İlki doğa ve çocukların gözleri elbette 😉

Benim evrenimden de bir kapı elbette dış dünyaya. Hem @annegozuyle ‘de, hem de @ayvalik_kutuphanesi hesabında bolca fotoğraf ve düşünce paylaşıyorum. Kitaplar tanıtıyorum, etkinlikleri duyuruyorum, insanları güzelin farkına varmaya davet ediyorum. Fakat eskisi gibi ülkenin günlük olaylarına, geleceğe dair kaygılarıma yer vermiyorum. Çünkü çare olmadığını farkettim, ne içimdeki yangına, ne de olayların akışına.

Oysa sabah portakal çiçeğinin kokusunu fotoğrafa aktarmaya çalıştıktan hemen sonra, Boğaziçi Üniversitesi öğrencilerinin gözaltına alınma videosunu izleyip ağladım. Evet yaşlarla, hönkürerek ağladım. Belki de Bosna’da bundan sadece 25 yıl önce olanları anlatan Carsten Nagel’in Zehra isimli romanı idi sebep. Öyle ya gözümün önüne geliveren tüm bu vahşet görüntüleri yoksa nasıl açıklanabilir?!

Minik dokunuşlar gerekli kişisel yaşama, sevgiye ve umuda dair. Sonra da beklemeli çoğalmasını onların tüm insanlıkta…

Kitap Kulübü Kurma Hikayemiz

Ayvalık’a yerleşince farkettik ki burada bir kitapçı yok. Evet yok! Bir tane var sayılır ama tam değil 😵 Sahaf var, fakat yetersiz elbette. Gerçi kitap alışverişini genelde internet üzerinden yapıyoruz. Öte yandan kitapçı gezmenin keyfi de bir başka. Tam ‘al sana kasaba hayatı’ nidaları ile kendimizi ‘biz size demiştik, yapamazsınız, özlersiniz büyükşehri’ söylemlerine kaptıracaktık ki; mis gibi, şahane, nefis kütüphaneyi keşfettik. 😜😉

Ayvalık’ın kütüphanesi tepenin üstünde koca bir bina. Oldukça geniş. Kışlar sıcak ve kuru, yazlar serin ve ferah şekilde bir iklime ev sahipliği yapıyor. 😄 Manzara desen, malum leb-î derya deniz. Çocuklar için satranç tahtaları, yer minderleri ve çeşitli oturma alanları ile geniş bir salon ve ayrıca daha küçükler için minik bir sahnesi, minderleri, kukla tiyatrosu düzeneği, oyuncakları ile bir başka salon daha!😉👍 Yetişkinler bölümü kitap dolu. Kıvrıl deri koltuğun birine, saatlerce oku. Ayrıca gençler rahat ders çalışabilsin diye ayrı bir salon, engelliler için başka bir salon, mini toplantılar için farklı bir tane daha, kocaman bir konferans salonu, sergi salonu, ebrû atölyesi… Bak yazarken yoruldum, o derece.

Kitaplar desen binlerce. Yenisi, eskisi, günceli, edebîsi, dergisi, antikası… Sürekli yenileniyor üstelik.

Ee, böyle şahane bir ortamın, emeklisi bol, yapacak işi az nüfusu yoğun bir kasabada dolup taşması beklenir değil mi? İşte o öyle olmuyormuş. Okumayan yurdum insanı burada da okumuyor. Okuyan epey ciddi bir kesim de, kütüphane alışkanlığını kaybetmiş veya kazanamamış. Bu nedenle ihtiyacı olmasına rağmen kütüphaneye uğramıyor. Biz bir kaç ay sonra baktık ki olmuyor, fazla sessizlik bize göre değil; çocuklarla bu işe bir el atmaya karar verdik. İşte kendimizi kütüphane gönüllüsü ilan etmemiz bu şekilde oldu.

Sonra kütüphane müdüremizle konuştuk. “Seviniriz, ne yapmak isterseniz destek veririz” dedi. Halkın verimli ve yoğun instagram kullanımına güvenerek @ayvalik_kutuphanesi hesabını bu şekilde açtım. Paylaşımlar yavaş ve emin şekilde çoğaldı.

Derken bizim gibi İstanbul yeni göçmeni, dinamik ve gayretli bir Ayvalık annesi ile yolumuz sosyal medyada kesişti. Bir kaç yazışma, olumsuz yorumlara rağmen, bizi kitap kulübü kurmak için galeyana getirmeye yetti. Kitap kulübü fikri yıllardır aklımdaydı ama ortamını henüz bulamamıştım. İşte zamanı ve yeri gelmişti.

‘Başlayalım, kervan yolsa düzülsün’ dedik. Dört bir koldan duyurulara başladık. Sosyal medya hesapları, okullar, kafeler, karşılaştığımız insanlar… Dilimizde bir kulüp lafı, konuştuk bol bol.

Önce Ayvalık Anneleri Kitap Kulübü buluşması ayarladık. Heyecanla beklerken, ‘belki de kimse gelmez ve biz ikimiz başlarız’ diye konuşuyorduk bir yandan da. O gün hangi kitabı seçeceğimize karar verirken 6 kişiydik. 📚👏🎉🎆 Bir ay sonra ilk buluşmada birbirini henüz tanımış 4 kadın, Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar’ı üzerinden hayatı, kadını, evliliği, hayalleri, göçü ve Ayvalık’ı konuşuyorduk. Yaşadığım mutluluk ve tatmini anlatacak kelimelerim yetersiz.👍

Çocuklar için her haftasonu anne-çocuk kitap kulübü yapmaya karar verdik. Şu ana kadar 5 kez buluştuk. Her defasında birileri geldi. Bazen oyun oynadık, bazen kitaplar okuduk, çoğu zaman sohbet ettik. Benimkiler çok sahiplendi. Hatta kızım bir afiş tasarladı ve sınıfında sunum yaptı. Okulun çeşitli yerlerine astık. Hayata geçirmek için heyecanlandığımız yepyeni fikirlerimiz ve projelerimiz var.

Katılımın çok olmasını önemsemiyoruz. Sürekli olması daha önemli. Bu sayede bir farkındalık yaratmayı umuyoruz. Amacımız kütüphanelerin birer yaşam alanı olduğunu anlatabilmek, yararlanan kişi sayısını artırabilmek. Ayrıca elbette kütüphane deneyimlerimizden kendi adımıza aldığımız zevki ve faydayı artırmak.

Bu tarz bir oluşum için istek, emek ve inat gerekli diye düşünüyorum. Sonrası bol duyuru ve sabır işi.

Biz elimizi taşın altına koyduk anlayacağınız. Feyz alan olursa mutluluğumuz daha da çok artar. 😉📚💞

Not: Bu yazıyı özellikle isteyen tatlı kadına da ayrıca selam olsun. 😄💜

Ayvalık Kitap Kulübü

Eğer bir sanat eserine gereken zamanı ve ilgiyi veriyorsanız, ondan bir an almamanız mümkün değil. Mutlaka size dokunan bir duygu veya içinizde tetiklenen bir düşünce oluşur ve o sanat eseri artık size ait olan ‘o an’a dönüşür. Üretenden bağımsızdır ve sizin zihninizde yaşamaya başlamıştır. Yeri ve zamanı geldiğinde döner döner yine gelir… Sanat öyle harikadır işte.

Ben en fazla ilişkim olan kitaplardan bahsedeceğim. Resim, heykel bende bir yere kadar ne yazık ki. Ama çocuklarımda yerleri geniş olsun diye uğraşıyorum elbette. Benim bilebildiğimden bir adım ileriye, benim dimağımın alamadığından fersah fersah öteye 😉 Cibran ne demiş, ‘onlar ok, biz yayız’ 💜👍

Bilgiyi süzüp de veren kitapların yeri başka. Onlar baştacımız elbette. Benim, içinde kendimi kaybettiklerim romanlar. Her biri başka bir alem, her biri ayrı ayrı başımın tacı.

Roman okurken her insan bir karakteri kendine yakın hisseder. Birini anlar, ona hak verir, acısını hisseder, onunla heyecanlanır, o mutlu olsun ister. Ana karakter olmak zorunda değildir o. Çünkü okuyan insanın hayatından bir duygu, bir an, bir fikir vardır onda. Onu alır, kendine döner, kendi hayatını evire çevire okur kitapta. İşte o kitaplar insanda başka bir yere sahiptir. Biraz iddialı olacak ama; eğer bu tarz, bu yazar, bu kitap bana hitap etmiyor diyorsanız, henüz o kitaptaki hiçbir duygu ve düşünceyi deneyimlememişsiniz demek bence. Konudan, olayın geçtiği zamandan ve mekandan bağımsız olarak hissedilen duygular ve tetiklenen düşünceler… Yaşamanızı zenginleştirmenin en kolay ve ucuz yolu, romanlarda kendinizi kaybetmek, yeniden bulmak, yoğurmak, anlatmak, paylaşmak, irdelemek, düşünmek…

İşte bu yüzden kurduk kitap kulübünü. İlk kitap Ece Temelkuran’ın Düğümlere Üfleyen Kadınlar. 13 Aralık Ayvalık Kütüphanesi’de o kadınları, o yaşamları, o duyguları, o olayları konuşmak için biraya geliyoruz. Kendi içimize bakıyoruz. Bekleriz 😉📚💝

Mutluluk İçimizde mi?

Bu aralar ardı ardına Jane Austen ve günümüz tarihi romantiklerini tüketiyorum. Sonuç; yaşam her dönemde ve her coğrafyada oldukça zorlu.

İngiltere’nin modern ve rahat, son derece kolay hayatına mı imreniyorsunuz? O halde 1700’ler İngiltere’sine buyrun. Düşük sosyo ekonomik düzeydeki insanların hayatının ne derece zor olduğunu okuyun bi zahmet romanlardan. Üzerine biraz Mo Yan, biraz Márquez, biraz Yaşar Kemal alırsınız belki.

Giderek karamsarlığa ve öteki hissetmeye başlayan ciddi bir kesim var. Döngünün ibresi farklı bir yönü her işaret edişinde paniğe kapılan ve huzuru bozulan bir güruh oluyor. O güruha dahil olmakla, aklı-selimi korumak arasında bir yerdeyim nicedir. Ay da tutulacak zamanı buldu 😇 Karmakarışık bir ruh sıkıntısı, pırıl pırıl bir güneş altında ışıldayan denizin suyunda boğuluyor aslında. Yaz dediğin tam da bu değil mi?

Gidenlere kalanlar, umutsuzlara uğraşanlar, karamsarlara da güneş veriyor cevabı. Oysa his dediğin kişiye özel ve herkes haklı bu anlamda. Neyse ki ortak bir derdimiz var bizi kurtaran; akşama ne yiyeceğiz? 😂 Öyle ya, aç ayı oynamıyor.

Bir kısmımız eğitimin, diğerleri ödenecek kredilerin, giderek artan bir kesim başka coğrafyaların, kimisi karısının veya kocasının, en hak verilir olanı sağlığının derdinde, tüm gücüyle gününü ve bunun hakkını verebilirse yarınını kurtarma peşinde. Bu arada ojesinin rengini eteğine uydurmaya çalışanların yaşadığı zaman ve mekan ne hoş olmalı değil mi? 😉

Bugün çocuklarla konuşurken, ‘kendinizi özgür ve rahat hissedeceğiniz herhangi bir coğrafyada yaşayabilirsiniz büyüdüğünüzde’ gibi bir mevzu geldi kondu ortaya. ‘Mutlu olabileceğimiz mi’ diye sordular. Onlara mutluluğun insanın içinde olduğunu, başka etmenlerin minik katkılar dışında önemli olmadığını anlattık. Örnekse; ‘masasa en sevdiğin yemek olsa dahi, başın ağrıyorsa mutlu etmez bu seni. Oysa keyfin yerindeyse, yemek ne olursa olsun mutlu olabilirsin karnın doyduğunda’ oldu. Ne dersiniz, başka coğrafyalara mutluluk için mi, derdimizi kendimiz seçebilmek için mi gönül veriyoruz? Bulabileceğimiz hangisi olur?

Büyük Resimde Gündelik Dertler

Jane Austen İkna kitabında şöyle der;

“…her küçük toplumsal çevrenin kendi sohbet konularını biçimlendirmesini doğru buluyordu…

…erkeklerin beslenecek, sonra da öldürülecek av hayvanları, kendi atları, köpekleri ve onları oyalayacak gazeteleri vardı. Hanımlar ise ev işlerine ilişkin konular, komşular, elbiseler, danslar ve müzik gibi uğraşlarla vakitlerini dolduruyorlardı…

…diğerlerinin de kendi ortamlarında o kadar önemle ele alınan konuların burada ne kadar önemsenmediğini görme fırsatına sahip olmalarını isterdi…”

Ben de ülkenin ve dahası dünyanın her yerinde hayatın farklı yaşandığını, önemli ve gündelik yaşamsal konuların farklı olduğunu ve bunun için de kimsenin yargılanmaması gerektiğini diğerlerinin bilmesini isterdim. Biricik hayatlarımızın hem minicik hem de son derece önemli ve özel olduğunu da elbette…

Büyük resim sandığımız kadar bizi kapsamıyor olabilir mesela! Bunu hiç düşünmüş müydünüz? Ben bu aralar sıklıkla düşünür oldum…

Çocuğun Öyküsü

Avusturyalı bir yazar olan Peter Handke 2. Dünya savaşı sonrasının önemli yazarlarından. Tiyatro oyunları ve sinema çalışmaları da kitapları kadar ilginç görünüyor. 90 sayfalık kısa bir anlatısından bahsedeceğim.

Bir babanın gözünden bir çocuğun doğumundan 10 yaşına kadar süreci, üstelik 3. tekil şahıs zamiri ile anlatan farklı bir kitap. Farklı ülkelere yapılan yolculuklar, taşınma süreçleri, okullar ve anneden ayrılık süreci hem derinlikli hem de son derece basit anlatılıyor. Bulursanız okumanızı tavsiye ederim. Bir erkeğin baba olma serüveni kadar, bir kız çocuğunun büyüme sürecine de sizi sarmalayacak bir bakış kazanırsınız. 

“O zaman anlıyordu yetişkin: Onca lanet okuduğu”modern zamanlar” diye bir şey yoktu; “kıyamet” de yalnızca bir kuruntuydu: Her yeni bilinçle birlikte hiç değişmeyen olasılıklar yeniden doğuyordu ve kalabalıktaki çocukların gözleri -bir bak şunlara!- sonsuzluğun ruhunu aktarıyorlardi. Bu bakışı kaçırırsan vay haline!”

Metis Yayınları’ndan ilk basım 1991, 3. basım 2015’te yayınlanmış. çeviren, Cemal Ener

İyi okumalar.

Kaynak Suyu

Bu aralar okuyorum bol bol. Dilediğimce değil belki hala ama olsun; okumak iyidir. Daldan dala konarcasına okuyorum üstelik. Sadece kitap değil, ne bulursam onu okuyorum. Eğitimle, Türkiye’yle, dünyayla, toplumla, tarımla, tohumla, çocukla, gelecekle, aşkla ilgili ne bulursam beynime sessizce süzülmesine izin veriyorum. Biliyorum, okuduklarım henüz demlenmemiş çayın çiğ kokusu, kekremsi tadı gibi. Tam kıvama gelmediklerinden olsa gerek, dağdan, taştan süzülmüş kaynak suyu berraklığında akamıyorlar dilime ve hayatıma. Şimdilik orada bir yerlerde birikiyorlar.

Annelik de, hep biriktirmek ve zamanı gelince minik bir kaynak gibi bulduğu uygun ortamdan kaynayıvermek. Kucağına aldığın minik canı, tüm haşmeti ile önünde serilen koca hayata karşı donanımlı hale getirmek misyonu ile ağır ve bu meydan okuma sayesinde heyecan ve gurur verici. Zamanla anlıyor insan elinde tuttuğu bu gücü. Kimi zaman kızgın bir demir gibi yüreğini dağlayan, kimi zaman serin bir pınar gibi içini ferahlatan muazzam kuvvet. Kimi zaman kalender bir kabullenmişlikle akışına bıraktığın, kimi zaman teslim tarihine yetiştirme gayretiyle telaşlandığın bir göznuru proje gibi her bir zerresine hakim olduğun…

Annelik içinden fışkıran bir deli sevgi seli, beyninde çöreklenmiş bir endişe yumağı, zembereği boşalmış, doludizgin koşan bir kısrağın yorgunluk teri, çocukluk anılarının gözünün nurundaki yaşta birikmesi, kıkırdamasında mutluluğun karmaşık formulünü anlayıverdiğin o büyülü an,  güneşte kavrulan kaslarına gitsin diye boğazından yuvarladığın serin su, tarifsiz bir sonsuzlukta anlam yüklenmiş ve aslında sadece senin yüklediğin kadar basit bir anlamı olan herhangi bir şey… Annelik, ne kutsal, ne sıradan… Ne basit, ne karmaşık… Ne boş, ne de ağzına kadar dolu… Annelik, öylesine… İçinde birikmiş olan hayatın, zamanı geldiğinde kendini bırakıvermesi yaşamaya… Kendi biricik yaşamına…