Kendime Not

De ki, fiziken  1 ‘yazıyla bir’ yıl, gerçekten 5 ‘yazıyla beş’ ay oldu hayali gerçekleştireli… De ki, sahil kasabasında taşındın işte. De ki, işi gücü bıraktın, hadi adını koyalım, bir şekil emeklilik bu. De ki, çocuklarının başında, evinin içinde, zamanının efendisi, gönlünün paşası oldun… De ki, o “an”dır bu an… Eee?

Durma, ilerle. Bir sonraki büyük hayale. Bir sonraki hayat uğraşına. Bir sonraki zorluğa. 

Ha, tadını çıkar elbette. Hayat öyle basit değil dostum. Öyle kafandaki gibi pek karmaşık da sayılmaz ha! Yaşamana bak bir yandan ama ipin ucunu da bırakma sakın. Keyfini sürerken planların devam etsin.

Ama hayatın da kendi planları olduğunu sakın ha unutma…

Umuda Sarılmakta, Göç Etmek Arasında

Gidenler çoğalıyor. Gün geçmesin ki bir tanıdık sosyal medyadan veda yazısı yayınlanmasın. Üstelik yorumlarda ‘biz de bugün, yarın yolcuyuz’ diyenler de cabası. Nereye bu gidişat?!

Biz de göçtük bir anlamda. Fakat ülkenin bizce daha güzel bir yerine sadece. Oysa işi, gücü yerinde, gayet eğitimli ve üretken çağında binler, onbinler sınırları aşıyor bir yandan. Kalanlarla birlik olduğumuzda kurtulacak mı memleket acaba? Kalanlar elini taşın altına sokacak mı, buna muktedir olabilecekler mi? Bilinmez sorulardan bir kaçı daha…

Gidenler mutlu olabilecekler mi diye düşünmek saçma. Ülke ve kalanlar adına endişelenseler, gittikleri yerde daha düşük standartlarla yaşasalar da, günlük hayatlarındaki gündem ve çocukları adına endişeleri farklılaşacak. Gittikleri ülkenin genel gelişmişlik standardında paylarına düşen, bizdeki yüksek standarttan görece iyi olacak. Üstüne, psikolojik sıkışmışlık baskısı olmayacak. Öteki olmakla, göç hüznü ile açıklanamaz bir zaman dilimindeyiz tarihin. Çünkü sınırları iletişim sayesinde aştık ve ülkede zaten ‘öteki’ hisseden binler bu göçenler. O halde, gayet mantıklı değil mi gidenlerin fazlalığı…

Peki içimdeki bu öfke, zaman zaman nükseden geç kalmışlık duygusu, çocuklar adına bastırmaya çalıştığım umut yoksunluğu ne olacak? Kendimi ilmek ilmek dokuduğum, yüzümde gülücükler açtıran, bu günlük hayatımın, içinde olmaktan büyük keyif aldığım hayallerimin ortasında avutmaya mı çalışıyorum acaba? Umut diye sarıldığım bu yürüyüşler, okuduğum yazılar, dinlediğim aydınlar yetecek mi güneşli yarınların inşasına?  

Yoksa çocuklarımın gözlerinde, kitaplarımın, çiçeklerimin, sakinliğimin ortasında kandırıyor muyum kendimi? 

Ah bu iç çekişler…

Gidince Olanlar

İnsanın düşünmek ve daha çok düşünmek için bol zamanının olması nasıl muhteşem bir duygu biliyor musunuz? Ben artık biliyorum 😊

İstanbul’dan, büyük şehrin her türlü keşmekeşinden ve iş hayatının yarattığı stresten kaçmak istemeyen ve bunun için plan yapmayan kaldı mı bilemiyorum. Ama bunu gerçeğe dönüştürmüş biri olarak gönül rahatlığı ile şunu söylememe izin verin; elinizden geleni ardınıza koymayın. Emin olun yaşama dört elle sarılmak için sıkı bir sebebe daha sahip olacaksınız. Üstelik neşesi ve tatmini de cabası… Neyin mi? Yaşamın elbette 😉

Tam mânası ile gelmemin üstünden yaklaşık 4 ay geçti. Zaman ilerledikçe hem yeni hayata, hem de yeni mekana daha çok ısındık. Tüm aile zaman zaman hâlâ inanamaz durumdayız halimize ya!  Rehaveti yavaş yavaş üzerimizden atıyoruz. Önümüzdeki yıl dinlenmeye vakit ayırma niyetindeyim hâlâ. Ama yavaş yavaş kanımın bitlenmeye başladığını da hissediyorum. Okumaya çok vakit ayırmakla beraber, doyamadım yeterince. Sular seller gibi okumak, bir o kadar da gezip tozmak ama evimden de hiç çıkmamak arasındayım. 

Günler birbiri ardına sıralanırken, kafamda varolan fikirler olgunlaşıyor, yenileri ekleniyor ve kımıl kımıl oluyor içim. 

Ülkenin gündemine katkımın zavallı olduğunun bilinci ile kendi kişisel dünyamı zenginleştirme ve en değerli hazinem olan çocuklarıma odaklanma sürecini yaşıyorum.

Her gelen günün coşku ile hayatımı daha da zenginleştirdiginin farkına varıyorum.

Bunlar çok güzel günler ve daha da güzel günler göreceğimiz inancı ile mutlu uyanıyorum. Evet, herşeye rağmen hem de… 

Zeytine, Katar’a, 2 kez müebbet alan Atilla Taş’a, Nuriye ve Semih hocalara ve dahasına rağmen… Zeytin için, iş ve aş için, memleket için, Zeytin Çekirdekleri için, çırpınan gençler, çabalayan insanlar için, saksıdaki çiçeği açtı diye sevinebilenler, çocuğu okuduğu için gurur duyanlar için, hâlâ müziğe ve dansa gönül verenler olduğu için, yaşam için… 

En çok çocuklarımın gözlerinin içine baktığımda gördüklerim için…

Kasaba Hayatı

Kendimi 42 yaşında emekli edip, bence Ege’nin en şahane kasabasına yerleştiğimde ruhumda özgürlük ve başıboşluk, kalbimde pır pır umut, zihnimde türlü çeşit planlar ve aklımın bir köşesinde de etraftan çığlık çığlık yükselen’orda sıkılırsın yahu’ feryatları vardı. Gün be gün ekliyoruz zamana ve henüz bizde en ufak sıkılma emaresi belirmedi. Merak eden varsa hani 😉

En çok ne yapıyoruz diye bir düşündüm de; sanırım en çok gülümsüyoruz 😊 

Bol bol çay, kahve, bira, şarap içiyor; yemek ve ot tarifleri deniyor, yoğurt mayalıyoruz. Şaka değil, her hafta neredeyse 10 kilo sütü sarıp sarmalıyorum 😂 2 ayda 12 kitap okumuşum. Sayfaya vursan, boyumu aşar hani 😝 Çocuklarla oyun oynamayı öğrendim. İtiraf edeyim önceden bu konuda pek iyi değildim. Giderek gelişiyor bu yönüm. Artık sıkılmadan 2-3 saat oynayabiliyorum. Çok daha az televizyon seyrediyor, daha çok müzik dinliyorum. 

Uzaklara bakmayı yeniden keşfediyorum. Kafamı kaldırıp denize, dağlara, gökyüzüne bakmayı öğreniyorum yeniden. Çiçeklerin renklerini, toprağın dokusunu, soğuğun anlamını, sıcağın nefesini hissediyorum taa içimde. Ellerim hep suyun içinde, daha kuru, daha yıpranmış ama biliyorum çok daha mutlular. Henüz dilediklerince üretemiyorlar ama, yakındır. Çocuklar 3 öğün evde yemek yiyorlar. Acelesiz, sohbetli, gülüşlü, lezzetli. Laf aramızda yemek yapmayı da fırsat bu fırsat öğreniyorum yavaştan. Bu konuda gidecek epey bir yolum var 😥😂

Yepyeni insanlarla tanıştık. Vakitsizlikten mi, mekansizliktan mi bilemiyorum ama öncesindeki kısıtlı, kısır çevremizin daha fazla ayırdına varıyorum. Bambaşka hayatları kanlı canlı görmek, onlara dokunmak, muhabbeti koyultmak bana da farklı ufuklar açıyor, zenginleştiriyor. 

En çok çocukların her şeyinden haberdar olmak, yaşamlarının içinde tam anlamıyla ebeveyn olarak bulunabilmek, onları dinlerken zamanı umursamamak, ihtiyaçları olduğunda koşulsuz yanlarında bulunabilmek, sakin ve tamamen onlarla olabilmek şahane. Bir tek bu bile yeter aslında insanın canının sıkılmamasina…

Güzellikler bunlar elbet. Fenalıklar ya da olumsuzluklar da var. Güllük gülistanlik da değil o kadar, aman ha! Onlar da başka sefere dile gelsin artık 😊

Haber

Bilenler bilmeyenlere duyursun, fikri ya da haberi olmayanlara birileri haber uçursun; emekli oldum nihayet. Şehr-i İstanbul’u da terkeyledim üstelik. Bir zamanların alıcısı çok ütopik hülyası sahil kasabası hayali gerçek oldu a dostlar… Nasılını, niçinini bi yana koyalım ve sonuca odaklanalım. İşimiz bu değil mi sonuçta!

Kendi hâlinde bir minik kasabada yaşıyorum artık. Çok nezih billah. Denizi seyretmek için plan yapmama gerek yok inanabiliyor musunuz? Süresiz bedava. Üstelik şahane… Çocuklarımla sınırsız ve süresiz beraberim. Mesela bugün okula gitmedi ikisi de, şaka değil, saf gerçek! Hatta tüm hafta delibozuk gezeceğiz gönlümüzce, inanılmaz değil mi? Oysa bir o kadar basit ve kolay…

Bir ara yazarım detaylı ama şimdilik içimden gelen şu; yaşadığım hislerin ve gerçekliğin sebebi olan koşullara ve kişilere sövmeyi bıraktım ilk haftada, teşekkür mertebesine geldim. Onların yarattığı koşullar ve bendeki cesaret olmasaydı ne ben burda olurdum, ne de bu hisler bende vücuda gelirdi… Minnet yok elbette, o kadar uzun boylu değil 😫 ama bir minik teşekkür geliyor içimden, engel olamıyorum😏 

Çocuk Parkı

Sabah bir mahalle parkının yanından geçtim. 5-6 yıl önce her sabah çocuklarımın ananeleriyle beraber mahalledeki arkadaşları ile buluşup oyunlar oynadığı parkın.

2 çocukla şehrin temposuna tutunduğumuz zamanlara gitti zihnim. Hayatımızı düşündüm. Hayallerimiz nasıl da uzaktaydı. Henüz plan aşamasına gelmemişlerdi. Sadece kafayı yukarda tutmaya çalıştığımız, düşmeyen ritmin ucundan yakalamak için çabaladığımız, her minik boşluğu neşeyle doldurmaya uğraştığımız zamanlar. Minik bebeklerimizle koşturup durduğumuz, okulun erkenden hayatımızı işgal ettiği, haftasonlarının çok manalı zamanlar olduğunu düşündüğümüz, bütçeyi denkleştirmek için debelendiğimiz zamanlar. Şimdi dönüp baktığımda pek çoğuna ‘iyi ki’ diyebildiğim yoğun günler.

Çok şey değişti. Hayallerimiz belki de karmaşanın ve olumsuz yaftası ile hayatımızı yönlendiren etkenlerin sayesinde daha erken plana dönüştü. Ailemizin ve düşüncelerine kıymet verdiğimiz arkadaşlarımızın, abi ve ablalarımızın fikirlerini almak için mevzuyu açtığımızda verdikleri tepkileri hatırlıyorum. “Ne yapacaksınız küçük bir kasabada, eğitim ne olacak, sıkılırsınız, iş mevzusu zor, şehrin imkanlarını ararsınız… Çocuklar için çok iyi olur, sizin gibi bir aile çok rahat adapte olur, halledersiniz bir şekilde, o kadar uzun vade plan yapmaya gerek de yok zaten, daha çok şey yapmaya fırsatınız olur… ” Doluyu boşalttık, yarıyı doldurduk,  ipin ucunu denkleştirdik, sıralamayı değiştirdik, görmezden geldik, ince eledik, sık dokuduk ve sabrettik, inat ettik, cesaret ettik, görmezden geldik… Endişelerimizi, taşın altında iki el var diyerek atlattık. Gittik…

Sonra umduğumuzdan iyi olanlar, planladığımız gibi gitmeyenlerden daha fazla olduğu için mutlu olduk.

Sabah o parkın yanından geçerken 5 yıl önceyi düşündüm. Boş parkın içinde çocuklarımın görüntüleri canlandı. Seslerini duydum. O zamanlardaki telaşımı ve sabırsızlığımı anımsadım. Sonra şimdiyi düşünüp kocaman gülümsedim. O parkın yanından hayallerimi heybeme almış geçmek ne de iyi geldi… İçinize gitmek geldiyse gidin… İçiniz açılacak emin olun 🙂

Hayat Nasıl Gidiyor Orada?

Bazılarınızın malumu üzerine bir süre önce pılıyı pırtıyı toplayıp, çoluk çocuk gitmiştik ‘Bir Ege Kasabası’na’. Hayat nasıl diye merak edenler oluyor. Her ne kadar benim bir ayağım koca şehir girdabından çıkamamış olsa da, evimiz ve esas yaşamımız artık minik kasabamızda. Ve ibre hala güzelden yana 🙂

Sessizlik hakim genel yaşamımıza. Daha sakin ve huzurlu bir ruhum var, bunu iliklerimde hissediyorum. Mesela sinirlerim kendini bir yoga matına veya masaj koltuğuna yatırmışcasına durgun. Beynim dolambaçlı yollardan arınmış gibi hissediyorum. Birbirinin aynı olan günler monotonluktan ziyade güven ve mutluluk veriyor. Günün her anına asılı bir sükunet var sanki havada. Oysa inanılmaz bir hızımız var, yolculuklarımız, işlerimiz, kalabalığımız, zorunluluklarımız, zorluklarımız… Ama huzur ruhumuza yerleşiyor yavaş yavaş, hissedebiliyorum.

Henüz kış bastırmamış olsa da, yazı kışından çok olan bir yerde evleri yapanların kışı pek dikkate almadıklarını keşfetmiş durumdayız. Şahane şöminemizin önüne koyun postu atıp şarap yudumlamak sanırım bir süre daha kitaplardan hayal dünyamıza akacak bir görsel. Kül kovası ile meşe odunlu yığını daha uygun görünüyor şimdilik. Ha ısınma dersen gürül gürül ! Fakat arkadaşlar pek kullanılmayacağını düşünmüş olmalılar ki temizlemesi mümkün görünmeyen henüz keşfedilmemiş bir teknik kullanmışlar bacayı yaparken. Üstelik yaz ustalarının yaşadığı memlekette, baca ustası olmaması da garipsenecek bir durum olmasa gerek. Her yanışta tüterek bir odayı kullanılmaz hale getiren bacamızı adam etmek için, bir süre daha baca temizliği videoları izleyip, gerekirse bir sertifika programı için Halk Eğitime yazılmak gerekecek sanırım. Bu arada hala tişört ile idare edilebilir olması ve klimanın varlığı bize zaman kazandırıyor. Çocuklar da bir süre sonra banyo sonrası titrememeyi öğrenirler diye umuyorum. Yazın buz gibi sudan çıkmamalarına güveniyorum bu noktada 🙂

Devlet okulunun güzellikleri olarak kocaman bahçesi, bol oyun zamanı gibi gibi bir dolu olumlu yan ile beraber, eğitim seviyesi düşük aileler, bazı çocuklara uygulandığına şahit olduğum şiddet, çocukların oyun yerine kümeleşme ile zaman geçirmeleri, futbol dışında oyun kurmakta zorlanmaları, zorbalık gibi olumsuz yönler de sayabilirim. Bunların bir kısmının koca şehirlerde de olduğunu biliyorum ama kendimize yarattığımız sanal fanusun içindeki özel okullar bunlarla yüzleşmemize izin vermiyordu ne de olsa.

Çocuklar için okul ortamında yapabileceğimiz pek çok şeyin olması da ayrı bir güzel. Ha buna gerek kalmamış olsaydı keşke, fakat bu ülke bu dönemde, bu seviyede değil işte; kabul etmek gerek… Henüz vaktim yok bazı sebeplerle, ama olduğunda neler yapabileceğimi planlıyor ve bunun için de ayrıca heyecanlanıyorum…

Beni en çok memnun eden olanaklardan biri de spor ve sanat anlamında iyi işler yapılması. Hemen her yaştan çocuğun voleyboldan bisikletçiliğe, gitar çalmaktan, halk oyunlarına, yelkenden kemana, futboldan yabancı dile pek çok kursa kolayca erişimleri var. Gayretli insanlar var. Katılım gidecek yolu olsa da, ümit verici seviyede. Bu anlamda trafiği, zamanlarını ve ücretlerini düşünerek İstanbul’un olanaklarının zavallı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazacak çok şey var hala. Alışmaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar olan biteni, İstanbul’a gelen çocuklarımın, 2. gün itibariyle geri dönmek istemeleri ve “burası kokuyor” diyerek tepki göstermeleri özetliyor sanırım. Hem bahçe de yokmuş burda 🙂

Ege’de Zeytin Zamanı

İki gecedir akşamları buram buram zeytin küspesi kokuyor. Bilenler bilir, Ege’nin alamet-i farikasıdır. Malum erken zeytin hasadı zamanı geldi. Hazan mevsimi kapıdan attı ayağını, şenlendi Ege. Öyle güzel ki, burada olduğuma inanmayı sağlıyor, ayağımı yerden kesiyor doğrusu…

Hala büyülü buralar. Hatta okulu açılmış, kışın ritmine başlamış ve bir bayrama bel bağlamış olanlara nispet edercesine daha da güzel. Deniz durgun ve ılık, sanki unutmayalım o özgürlük hissini diye uğraşır gibi. Sıcak ısıtıyor, bunaltmıyor, minik minik vedalaşıyor. Güzel kokular sardı etrafı, Ege ot ve zeytin kokuyor. Son bir gayretle bütün hünerlerini seriyor ortalığa çiçekler, şenlik mi var ne? Geceler serin, kaynayan gündemi bilircesine. Yaz insanları yavaş yavaş elini eteğini çekiyor. Sahiller huzurlu ama cıvıltısı hala neşeli. Demlenmenin vakti güneş batışlarında ve sanki havada bir cilve var, biraz huzur, biraz serin, biraz çakal 🙂 Çakallığı güzelliğinden…

Bir ayağım İstanbul’da. Ama gönlüm her bir zerresi, her bir atışı ile Ege’de… Zeytin ağacının yansa, donsa, yaşlansa, gövdesi çürüse bile gövdesinden sürgün verip, hemen her yere kök salabildiğini biliyor muydunuz? Kendisini yetiştiği bölgenin iklimine uydurabildiğini?  Gövdesinin her hangi bir kısmının kök salabilme özelliği olduğunu? Yapraklarının bir kısmı dökülürken, yerine yenilerinin geldiğini ve bu yüzden hiç yaprak dökmemiş gibi her daim zeytin yeşili göründüğünü? Yaprağından, meyvesine, çekirdeğinden, gövdesine her tarafının bir faydası, yeri, şifası, varolma sebebi olduğunu? 🙂

Geç Olsun da Güç Olmasın

Aslında tam olarak öyle de değil. Yani olacaksa zamanında olsun. Yine bir Kumkurdu klasiği olacak ama; her şeyin bir zamanı var. Zakarina’nın babası ile balığa çıkmasının bir zamanı, o oltaya balığın vurmasının bir zamanı, Kumkurdu’nun denize atlamasının bir zamanı… Sonuçta yaşamımızın bize getirdikleri ve bizim planladıklarımızın da bir zamanı var.

Bilenler biliyor, bir süre önce bambaşka bir yaşam biçimine adım attık. Artık sabahları belli bir saatte uyanmak için saati kurmuyoruz. Ama daha önceki hayatımıza göre daha erken bir saatte kalkıyoruz. Kahvaltımızı daha sakin fakat daha kısa zamanda yapıyoruz ve daha çok keyif alıyoruz. Hazırlanmak için daha çok vaktimiz var, ama hemencik kapıda oluyoruz. Film izlemek için saatlerimizi ayarlamamız gerekmiyor, ama hiç film bile izlemedik daha. Yemekler bile daha lezzetli, oysa menülerimiz hemen hemen aynı.

Aslında yaşamımız, yaşadıklarımız aynı. Aldığımız lezzetse çok farklı. Aynı olaya bakıyor olabiliriz. Biz aynı insanlarız, yaşadığımız hayat da hala bizim yegane hayatımız. Diğer yandan özümüze daha yakınız büyük olasılıkla. İnsan çalışmak için değil, yaşamak için var bence. Yaşamak için çalışmak gerektiğinde çalışsa da, bu pek insanoğluna göre değil. Eğer merakını uyandırıyorsa yaptığı iş, ne ala! Oysa günümüz düzeninde sistem, çarkı döndürmek üzerine. İnsana haz verme öncelikli bir amaç değil. Yaşamsa bir haz alma mekanizması. Kendi ruhuna zevk vermeyen insan, önce ve en çok kendine, sonra da yakın ve geniş çevresine zulüm ediyor. Anladığım ve algıladığım kadarıyla, bizim kendi çarkımızın dişlisine soktuğumuz çomak, ruhumuza hakettiği ve ihtiyacı olan zevki vermeye ayarlandı bir süredir. Bundandır aldığım nefesin elma kokulu olması, bundandır şarap kokulu muhabbetlerin tadı, bundandır içimdeki hayata daha çok katılma arzusu…

Ruhunuzu dinleyin derim. Emin olun hayat bir şekilde işbirliğine başlayacak sizinle. Son demde, eğer zorluklar çıkarıyor, direniyor gibi görünüyorsa; ki bende olan tam da bu; o da zamanı gelmediğindendir… Zamanı gelince en büyük balığı yakalamış olduğunuzdaki zevki ruhunuza bahşedecektir emin olun. Yeter ki önce kendinize, özünüze; sonra da hayatın size biçtiğine güvenin. Emin olun, mutluluk gözlerinizde ışıldayacak… Kendime “kızım sana söylüyorum, gelinim sen de anla işte” yazısı olarak tarihe geçsin isterim… 🙂

Evlerim

Bir toprak evde doğdum ben. Yemyeşil bir Anadolu köyünde. Tek göz odasında mutfağın, banyonun, salonun ve yatak odalarının ayrı birer köşe olarak belirlendiği evimizde, havada asılı boşluktu benim odam. Tavana asılı bir çingene beşiğinde mutlu bir bebektim. Sonra yepyeni bir beton eve taşındık. 2 odaya sahip o minik lojman, benim ve kardeşimin engin hayal dünyasında uzay kadar genişti. Oysa aslında ne kadar da minikti 🙂 Bize kocaman gelen bir masanın altında dünyaları keşfederdik. Yüklük olarak yapılan bir girintiyi annem saolsun bize vermişti. Yığılı yatakları özgürce dağıtmak, atlamak ve zıplamak en sevdiğimiz oyunlardandı. Bir de sandalyeleri ters çevirip yolculuğa çıkardık kardeşimle. Bazen bir araba, bazen gemi, kimi zaman da uçak olurdu o sandalyeler. Pencerelerin cumbası vardı mini mini. Kışın yağan karı seyretmeye doyum olmazdı. Okulun binası ile paylaştığımız kocaman bir de bahçemiz vardı. Çakıl taşlarında, kiraz ağaçlarında, kalın taş duvarlarında koştururduk. Ah zaman…

Sonra evler, evler, evler oldu. Sadece 2 ay kaldığımız bir orman köyünde nefis bir lojmanda oturduk. Ormanın içinde bir taş binaydı ve gerçekten nefisti. Derken son derece pis sokakları ile köylerin yüz karası bir yerde altı ahır, üstü tek göz bir toprak evde kaldık. Yandaki odası yıkıldığı için tek göze düşmüştü. Sağlamlıktan eser olmayan merdivenlerinden inip, bahçenin en ucundaki tuvalete giderdik. Garip olansa köye ait şifalı yeraltı suyu olan bir hamamın olması idi bana kalırsa. Sadece suyla olmuyor temizlik…

Hattuşa’yı bilir misiniz? Eskişehir’in göbeğinde bir kadim zaman anıtıdır. Oraya çok yakın, zamanında epey kalabalık bir köyde prefabrik bir evde kaldık sonra. Yandaki ailenin hıçkırıklarını bile duyardık. O köyden en net hatırladığım üzerindeki hiyeroglif yazıları ile kocaman bir taş kapı kalıntısı olması garip mi?

Sonra uzun zaman evim diyeceğim bir yurda geçtim. 5 senem 16 kişinin bir odayı paylaştığı, kalabalık, soğuk, gri bir binada geçti. Ailem ise yıllarca kimsenin oturmaya değer görmediği yüksek tavanlı taş bir binayı adam edip, yıkık dökük bahçesini bir cennet köşesine çevirdi bu sırada. Eskişehir – Kütahya arasında bir benzinliğin karşında, etrafı uzun kavak ağaçları ile çevrili, çır çır akan bir Öğretmenler Çeşmesi görürseniz, orası bizimkilerin eseridir, bilin isterim 🙂

Nihayetinde uzun yıllar taksit ödeyip sahip olabildiğimiz bir kooperatif evimiz oldu. Karanlık, uzun bir koridoru vardı. Apaydınlık ve biçimsiz bir oda ile minicik kare bir karanlık oda için ne pazarlıklar dönerdi kardeşimle aramızda. Hala hangisi hangimizin odası muallaktır hatıralarımızda.

Ve üniversite bitip, şehr-i İstanbul’a seyr-ü sefer eylediğimde bir kez daha koşullarını anlatmaya dilim dönmez bir eve attım adımımı. Sahi neden bodrum kat var ki? Rutubet denince mesela benim aklıma, zamanın modası tahta topukların akşam yemyeşil küf bağladığı ve sabah yağla parlatılıp arındırıldığı bir şey gelir. Duvarların ıslaklığının bezle silindiği, ışığın sadece sabah 10 civarı 15 dakikalığına eve misafir olduğu bir yer. Üst kat komşularım, telefonda tencere ticareti yapan 7 erkek kardeşti. Hem ev, hem dükkan olması sebebiyle gürültüsü bol olurdu. Ama garip bir güven verirdi bir yandan bu durum hep birilerinin evde olması açısından. Neyse ki sadece 1 yıl kaldım o evde ve sürekli mesaideydim şehrin diğer ucunda. Yine de ilk evimdir. Teyzeme ve kuzenlerime yakın olması sebebiyle de harika anılarımı barındırır, hakkını yemeyeyim.

Sonra nasıl oldu pek emin değilim ama Nişantaşı’nda pırıl pırıl bir eve geçtim. Ev şahaneydi doğrusu. Fakat pek mi gençtik, çok mu çalışıyorduk, aşırı mı kalabalıktık, zamanı mı değildi bilemiyorum. O güzel ev, güzel anılar bırakmamış bende. Sanki bir geçiş evresi, kuru gürültü gibi. Güzel yanı, kardeşimle çocukluğumuzdan bu yana ilk kez yine aynı odadaydık ve ne kadar dağınık olduğunu bir kez daha keşfetmiştim 🙂

Ardından Rumeli Caddesi’nde kocaman bir evde aldık soluğu kardeşimle. Ev bir rock grubunun solistinin askere gitmesi ile boş kalmıştı. Evdeki cins cins heykel kalabalığı müthiş hoştu. Bir vitrin mankeni, doldurulmuş bir keçi kafası, üzerinde çeşitli boylarda çivirilerin olduğu demir bir insan heykeli… Duvarlarını aklımıza gelen tüm renklere boyadık. Kırmızıdan, siyaha, mordan, pembeye kadar. Salonun bir ucundan diğerine sallanan koltukların üzerinde yarışlar düzenlerdik. Age of Empires’ın altın çağlarıydı, henüz bilgisayarlar masaların üzerindeydi ve disket denen o garip aletler sürekli ses çıkararak çalışırdı 🙂

Sonraki evimizde daha ziyade kardeşim yaşadı. Aksaray’da bir caminin minaresi ile karşılıklı, camlar kapalıyken bile içeride hatırı sayılır derecede rüzgar esebilen kendine has bir evdi. Sanırım kardeşimin ortasından baca borusu geçtiği için her daim sıcak olan bir eve taşınmasında bunun da payı vardır 🙂

Biz o esnada o zamanlar sevgilim, dönüşte kocam olacak zat-ı şahane ruh eşimle Londra’da ev değiştirmekle meşguldük. Ortaokul yıllarımdaki yurt deneyimim sayesinde olsa gerek 7 kişi bir evi paylaşmak pek zor gelmedi bana doğrusu. Evler belki Londra’ya göre standart idi, fakat adamların genel koşulları iyi ne de olsa. Binbir milletten insanın olması evin aurasını nasıl bir enerjiyle dolduruyorsa, her zaman müthiş bir hareket olur, kahkahalarla doldururdu evleri. 3 farklı ev, onlarca değişik insan… Bize katkısı çok büyüktür…

Sonra bitti sanmayın. Esas macera evlenip İstanbul’a dönünce başladı. O en müthiş soğukların yaşandığı, uzun zamandır ilk defa fırınların bile kar yüzünden ekmek çıkaramadığı kış döndük yurda. Kardeşimin katalitikli evinin ortasındaki soba borusu işte o zaman çok işe yaradı 🙂 Bilmem ki o sebeple mi, gittik 8. katta, harika bina bacası manzarası! olan bir çatı katı kiraladık. O yaz sıcaklıklar her yıl olduğu gibi artarak şehri istila etti ve çatı katının ne anlama geldiğini terleyerek öğrenme şansımız oldu. Temmuz ayında aralıksız 3 gün süren sağanak yaz yağmurları evin salonunu leğenlerin işgal etmesine ve 5 ay sonra pılıyı pırtıyı toplayıp başka bir eve geçmemize sebep oldu.

İstanbul’da kaldığımız zaman boyunca bir tek o dönem Anadolu yakasında ve bir sitede yaşadık. Konforsa konfor, yeşillikse yeşillik de, trafik çekilmiyor be arkadaş. 1,5 yıl sonra aniden Şişli’nin göbeğindeydik. 3 gün içinde karar verip, evi bulup, taşındık.

Evimiz daha ziyade Yahudi ailelerin zamanında tercih ettiği, Vilma isimli apartmanlara, o bayıldığım şiveleri ile canayakın, bakımlı, harika kadın ve erkeklere, hala güven dolu komşuluk ilişkilerine sahip bir sokaktaydı. Nasıl sevdiysek, aynı apartmanda 3 ev değiştirsek de, 10 yıl yaşadık orada.

Sonra malum, artık Ayvalık’tayız. Çocukluğumdaki gibi müstakil bir evdeyim yine. İlk defa içinde merdiven olan bir evde yaşıyorum. Çocuklarım, benim çocukluğumdaki gibi bahçede oynayabiliyorlar istedikleri gibi. Yine her bir köşesini anıları olan bin çeşit eşya ile doldurduk evin. (Nasıl sadeleşeceğiz acaba? Oysa nasıl da önemli benim için !!!) Neredeyse tüm evlerimde bir yerden yeşili görmeme rağmen, ucundan kıyısından denizi de gördüğüm ilk evim bu.Çocuklarım da, biz de mutluyuz burda. Yine sevdik bu evimizi de 🙂

Her yeni evle beraber farkediyorum ki, binalar içindeki huzur ve neşe sayesinde yuva oluyorlar. Bu kadar çok yuvam olduğu için şanslı sayıyorum kendimi…