Haber

Bilenler bilmeyenlere duyursun, fikri ya da haberi olmayanlara birileri haber uçursun; emekli oldum nihayet. Şehr-i İstanbul’u da terkeyledim üstelik. Bir zamanların alıcısı çok ütopik hülyası sahil kasabası hayali gerçek oldu a dostlar… Nasılını, niçinini bi yana koyalım ve sonuca odaklanalım. İşimiz bu değil mi sonuçta!

Kendi hâlinde bir minik kasabada yaşıyorum artık. Çok nezih billah. Denizi seyretmek için plan yapmama gerek yok inanabiliyor musunuz? Süresiz bedava. Üstelik şahane… Çocuklarımla sınırsız ve süresiz beraberim. Mesela bugün okula gitmedi ikisi de, şaka değil, saf gerçek! Hatta tüm hafta delibozuk gezeceğiz gönlümüzce, inanılmaz değil mi? Oysa bir o kadar basit ve kolay…

Bir ara yazarım detaylı ama şimdilik içimden gelen şu; yaşadığım hislerin ve gerçekliğin sebebi olan koşullara ve kişilere sövmeyi bıraktım ilk haftada, teşekkür mertebesine geldim. Onların yarattığı koşullar ve bendeki cesaret olmasaydı ne ben burda olurdum, ne de bu hisler bende vücuda gelirdi… Minnet yok elbette, o kadar uzun boylu değil 😫 ama bir minik teşekkür geliyor içimden, engel olamıyorum😏 

Çocuk Parkı

Sabah bir mahalle parkının yanından geçtim. 5-6 yıl önce her sabah çocuklarımın ananeleriyle beraber mahalledeki arkadaşları ile buluşup oyunlar oynadığı parkın.

2 çocukla şehrin temposuna tutunduğumuz zamanlara gitti zihnim. Hayatımızı düşündüm. Hayallerimiz nasıl da uzaktaydı. Henüz plan aşamasına gelmemişlerdi. Sadece kafayı yukarda tutmaya çalıştığımız, düşmeyen ritmin ucundan yakalamak için çabaladığımız, her minik boşluğu neşeyle doldurmaya uğraştığımız zamanlar. Minik bebeklerimizle koşturup durduğumuz, okulun erkenden hayatımızı işgal ettiği, haftasonlarının çok manalı zamanlar olduğunu düşündüğümüz, bütçeyi denkleştirmek için debelendiğimiz zamanlar. Şimdi dönüp baktığımda pek çoğuna ‘iyi ki’ diyebildiğim yoğun günler.

Çok şey değişti. Hayallerimiz belki de karmaşanın ve olumsuz yaftası ile hayatımızı yönlendiren etkenlerin sayesinde daha erken plana dönüştü. Ailemizin ve düşüncelerine kıymet verdiğimiz arkadaşlarımızın, abi ve ablalarımızın fikirlerini almak için mevzuyu açtığımızda verdikleri tepkileri hatırlıyorum. “Ne yapacaksınız küçük bir kasabada, eğitim ne olacak, sıkılırsınız, iş mevzusu zor, şehrin imkanlarını ararsınız… Çocuklar için çok iyi olur, sizin gibi bir aile çok rahat adapte olur, halledersiniz bir şekilde, o kadar uzun vade plan yapmaya gerek de yok zaten, daha çok şey yapmaya fırsatınız olur… ” Doluyu boşalttık, yarıyı doldurduk,  ipin ucunu denkleştirdik, sıralamayı değiştirdik, görmezden geldik, ince eledik, sık dokuduk ve sabrettik, inat ettik, cesaret ettik, görmezden geldik… Endişelerimizi, taşın altında iki el var diyerek atlattık. Gittik…

Sonra umduğumuzdan iyi olanlar, planladığımız gibi gitmeyenlerden daha fazla olduğu için mutlu olduk.

Sabah o parkın yanından geçerken 5 yıl önceyi düşündüm. Boş parkın içinde çocuklarımın görüntüleri canlandı. Seslerini duydum. O zamanlardaki telaşımı ve sabırsızlığımı anımsadım. Sonra şimdiyi düşünüp kocaman gülümsedim. O parkın yanından hayallerimi heybeme almış geçmek ne de iyi geldi… İçinize gitmek geldiyse gidin… İçiniz açılacak emin olun 🙂

Hayat Nasıl Gidiyor Orada?

Bazılarınızın malumu üzerine bir süre önce pılıyı pırtıyı toplayıp, çoluk çocuk gitmiştik ‘Bir Ege Kasabası’na’. Hayat nasıl diye merak edenler oluyor. Her ne kadar benim bir ayağım koca şehir girdabından çıkamamış olsa da, evimiz ve esas yaşamımız artık minik kasabamızda. Ve ibre hala güzelden yana 🙂

Sessizlik hakim genel yaşamımıza. Daha sakin ve huzurlu bir ruhum var, bunu iliklerimde hissediyorum. Mesela sinirlerim kendini bir yoga matına veya masaj koltuğuna yatırmışcasına durgun. Beynim dolambaçlı yollardan arınmış gibi hissediyorum. Birbirinin aynı olan günler monotonluktan ziyade güven ve mutluluk veriyor. Günün her anına asılı bir sükunet var sanki havada. Oysa inanılmaz bir hızımız var, yolculuklarımız, işlerimiz, kalabalığımız, zorunluluklarımız, zorluklarımız… Ama huzur ruhumuza yerleşiyor yavaş yavaş, hissedebiliyorum.

Henüz kış bastırmamış olsa da, yazı kışından çok olan bir yerde evleri yapanların kışı pek dikkate almadıklarını keşfetmiş durumdayız. Şahane şöminemizin önüne koyun postu atıp şarap yudumlamak sanırım bir süre daha kitaplardan hayal dünyamıza akacak bir görsel. Kül kovası ile meşe odunlu yığını daha uygun görünüyor şimdilik. Ha ısınma dersen gürül gürül ! Fakat arkadaşlar pek kullanılmayacağını düşünmüş olmalılar ki temizlemesi mümkün görünmeyen henüz keşfedilmemiş bir teknik kullanmışlar bacayı yaparken. Üstelik yaz ustalarının yaşadığı memlekette, baca ustası olmaması da garipsenecek bir durum olmasa gerek. Her yanışta tüterek bir odayı kullanılmaz hale getiren bacamızı adam etmek için, bir süre daha baca temizliği videoları izleyip, gerekirse bir sertifika programı için Halk Eğitime yazılmak gerekecek sanırım. Bu arada hala tişört ile idare edilebilir olması ve klimanın varlığı bize zaman kazandırıyor. Çocuklar da bir süre sonra banyo sonrası titrememeyi öğrenirler diye umuyorum. Yazın buz gibi sudan çıkmamalarına güveniyorum bu noktada 🙂

Devlet okulunun güzellikleri olarak kocaman bahçesi, bol oyun zamanı gibi gibi bir dolu olumlu yan ile beraber, eğitim seviyesi düşük aileler, bazı çocuklara uygulandığına şahit olduğum şiddet, çocukların oyun yerine kümeleşme ile zaman geçirmeleri, futbol dışında oyun kurmakta zorlanmaları, zorbalık gibi olumsuz yönler de sayabilirim. Bunların bir kısmının koca şehirlerde de olduğunu biliyorum ama kendimize yarattığımız sanal fanusun içindeki özel okullar bunlarla yüzleşmemize izin vermiyordu ne de olsa.

Çocuklar için okul ortamında yapabileceğimiz pek çok şeyin olması da ayrı bir güzel. Ha buna gerek kalmamış olsaydı keşke, fakat bu ülke bu dönemde, bu seviyede değil işte; kabul etmek gerek… Henüz vaktim yok bazı sebeplerle, ama olduğunda neler yapabileceğimi planlıyor ve bunun için de ayrıca heyecanlanıyorum…

Beni en çok memnun eden olanaklardan biri de spor ve sanat anlamında iyi işler yapılması. Hemen her yaştan çocuğun voleyboldan bisikletçiliğe, gitar çalmaktan, halk oyunlarına, yelkenden kemana, futboldan yabancı dile pek çok kursa kolayca erişimleri var. Gayretli insanlar var. Katılım gidecek yolu olsa da, ümit verici seviyede. Bu anlamda trafiği, zamanlarını ve ücretlerini düşünerek İstanbul’un olanaklarının zavallı olduğunu rahatlıkla söyleyebilirim.

Yazacak çok şey var hala. Alışmaya çalışıyoruz. Şimdiye kadar olan biteni, İstanbul’a gelen çocuklarımın, 2. gün itibariyle geri dönmek istemeleri ve “burası kokuyor” diyerek tepki göstermeleri özetliyor sanırım. Hem bahçe de yokmuş burda 🙂

Ege’de Zeytin Zamanı

İki gecedir akşamları buram buram zeytin küspesi kokuyor. Bilenler bilir, Ege’nin alamet-i farikasıdır. Malum erken zeytin hasadı zamanı geldi. Hazan mevsimi kapıdan attı ayağını, şenlendi Ege. Öyle güzel ki, burada olduğuma inanmayı sağlıyor, ayağımı yerden kesiyor doğrusu…

Hala büyülü buralar. Hatta okulu açılmış, kışın ritmine başlamış ve bir bayrama bel bağlamış olanlara nispet edercesine daha da güzel. Deniz durgun ve ılık, sanki unutmayalım o özgürlük hissini diye uğraşır gibi. Sıcak ısıtıyor, bunaltmıyor, minik minik vedalaşıyor. Güzel kokular sardı etrafı, Ege ot ve zeytin kokuyor. Son bir gayretle bütün hünerlerini seriyor ortalığa çiçekler, şenlik mi var ne? Geceler serin, kaynayan gündemi bilircesine. Yaz insanları yavaş yavaş elini eteğini çekiyor. Sahiller huzurlu ama cıvıltısı hala neşeli. Demlenmenin vakti güneş batışlarında ve sanki havada bir cilve var, biraz huzur, biraz serin, biraz çakal 🙂 Çakallığı güzelliğinden…

Bir ayağım İstanbul’da. Ama gönlüm her bir zerresi, her bir atışı ile Ege’de… Zeytin ağacının yansa, donsa, yaşlansa, gövdesi çürüse bile gövdesinden sürgün verip, hemen her yere kök salabildiğini biliyor muydunuz? Kendisini yetiştiği bölgenin iklimine uydurabildiğini?  Gövdesinin her hangi bir kısmının kök salabilme özelliği olduğunu? Yapraklarının bir kısmı dökülürken, yerine yenilerinin geldiğini ve bu yüzden hiç yaprak dökmemiş gibi her daim zeytin yeşili göründüğünü? Yaprağından, meyvesine, çekirdeğinden, gövdesine her tarafının bir faydası, yeri, şifası, varolma sebebi olduğunu? 🙂

Evlerim

Bir toprak evde doğdum ben. Yemyeşil bir Anadolu köyünde. Tek göz odasında mutfağın, banyonun, salonun ve yatak odalarının ayrı birer köşe olarak belirlendiği evimizde, havada asılı boşluktu benim odam. Tavana asılı bir çingene beşiğinde mutlu bir bebektim. Sonra yepyeni bir beton eve taşındık. 2 odaya sahip o minik lojman, benim ve kardeşimin engin hayal dünyasında uzay kadar genişti. Oysa aslında ne kadar da minikti 🙂 Bize kocaman gelen bir masanın altında dünyaları keşfederdik. Yüklük olarak yapılan bir girintiyi annem saolsun bize vermişti. Yığılı yatakları özgürce dağıtmak, atlamak ve zıplamak en sevdiğimiz oyunlardandı. Bir de sandalyeleri ters çevirip yolculuğa çıkardık kardeşimle. Bazen bir araba, bazen gemi, kimi zaman da uçak olurdu o sandalyeler. Pencerelerin cumbası vardı mini mini. Kışın yağan karı seyretmeye doyum olmazdı. Okulun binası ile paylaştığımız kocaman bir de bahçemiz vardı. Çakıl taşlarında, kiraz ağaçlarında, kalın taş duvarlarında koştururduk. Ah zaman…

Sonra evler, evler, evler oldu. Sadece 2 ay kaldığımız bir orman köyünde nefis bir lojmanda oturduk. Ormanın içinde bir taş binaydı ve gerçekten nefisti. Derken son derece pis sokakları ile köylerin yüz karası bir yerde altı ahır, üstü tek göz bir toprak evde kaldık. Yandaki odası yıkıldığı için tek göze düşmüştü. Sağlamlıktan eser olmayan merdivenlerinden inip, bahçenin en ucundaki tuvalete giderdik. Garip olansa köye ait şifalı yeraltı suyu olan bir hamamın olması idi bana kalırsa. Sadece suyla olmuyor temizlik…

Hattuşa’yı bilir misiniz? Eskişehir’in göbeğinde bir kadim zaman anıtıdır. Oraya çok yakın, zamanında epey kalabalık bir köyde prefabrik bir evde kaldık sonra. Yandaki ailenin hıçkırıklarını bile duyardık. O köyden en net hatırladığım üzerindeki hiyeroglif yazıları ile kocaman bir taş kapı kalıntısı olması garip mi?

Sonra uzun zaman evim diyeceğim bir yurda geçtim. 5 senem 16 kişinin bir odayı paylaştığı, kalabalık, soğuk, gri bir binada geçti. Ailem ise yıllarca kimsenin oturmaya değer görmediği yüksek tavanlı taş bir binayı adam edip, yıkık dökük bahçesini bir cennet köşesine çevirdi bu sırada. Eskişehir – Kütahya arasında bir benzinliğin karşında, etrafı uzun kavak ağaçları ile çevrili, çır çır akan bir Öğretmenler Çeşmesi görürseniz, orası bizimkilerin eseridir, bilin isterim 🙂

Nihayetinde uzun yıllar taksit ödeyip sahip olabildiğimiz bir kooperatif evimiz oldu. Karanlık, uzun bir koridoru vardı. Apaydınlık ve biçimsiz bir oda ile minicik kare bir karanlık oda için ne pazarlıklar dönerdi kardeşimle aramızda. Hala hangisi hangimizin odası muallaktır hatıralarımızda.

Ve üniversite bitip, şehr-i İstanbul’a seyr-ü sefer eylediğimde bir kez daha koşullarını anlatmaya dilim dönmez bir eve attım adımımı. Sahi neden bodrum kat var ki? Rutubet denince mesela benim aklıma, zamanın modası tahta topukların akşam yemyeşil küf bağladığı ve sabah yağla parlatılıp arındırıldığı bir şey gelir. Duvarların ıslaklığının bezle silindiği, ışığın sadece sabah 10 civarı 15 dakikalığına eve misafir olduğu bir yer. Üst kat komşularım, telefonda tencere ticareti yapan 7 erkek kardeşti. Hem ev, hem dükkan olması sebebiyle gürültüsü bol olurdu. Ama garip bir güven verirdi bir yandan bu durum hep birilerinin evde olması açısından. Neyse ki sadece 1 yıl kaldım o evde ve sürekli mesaideydim şehrin diğer ucunda. Yine de ilk evimdir. Teyzeme ve kuzenlerime yakın olması sebebiyle de harika anılarımı barındırır, hakkını yemeyeyim.

Sonra nasıl oldu pek emin değilim ama Nişantaşı’nda pırıl pırıl bir eve geçtim. Ev şahaneydi doğrusu. Fakat pek mi gençtik, çok mu çalışıyorduk, aşırı mı kalabalıktık, zamanı mı değildi bilemiyorum. O güzel ev, güzel anılar bırakmamış bende. Sanki bir geçiş evresi, kuru gürültü gibi. Güzel yanı, kardeşimle çocukluğumuzdan bu yana ilk kez yine aynı odadaydık ve ne kadar dağınık olduğunu bir kez daha keşfetmiştim 🙂

Ardından Rumeli Caddesi’nde kocaman bir evde aldık soluğu kardeşimle. Ev bir rock grubunun solistinin askere gitmesi ile boş kalmıştı. Evdeki cins cins heykel kalabalığı müthiş hoştu. Bir vitrin mankeni, doldurulmuş bir keçi kafası, üzerinde çeşitli boylarda çivirilerin olduğu demir bir insan heykeli… Duvarlarını aklımıza gelen tüm renklere boyadık. Kırmızıdan, siyaha, mordan, pembeye kadar. Salonun bir ucundan diğerine sallanan koltukların üzerinde yarışlar düzenlerdik. Age of Empires’ın altın çağlarıydı, henüz bilgisayarlar masaların üzerindeydi ve disket denen o garip aletler sürekli ses çıkararak çalışırdı 🙂

Sonraki evimizde daha ziyade kardeşim yaşadı. Aksaray’da bir caminin minaresi ile karşılıklı, camlar kapalıyken bile içeride hatırı sayılır derecede rüzgar esebilen kendine has bir evdi. Sanırım kardeşimin ortasından baca borusu geçtiği için her daim sıcak olan bir eve taşınmasında bunun da payı vardır 🙂

Biz o esnada o zamanlar sevgilim, dönüşte kocam olacak zat-ı şahane ruh eşimle Londra’da ev değiştirmekle meşguldük. Ortaokul yıllarımdaki yurt deneyimim sayesinde olsa gerek 7 kişi bir evi paylaşmak pek zor gelmedi bana doğrusu. Evler belki Londra’ya göre standart idi, fakat adamların genel koşulları iyi ne de olsa. Binbir milletten insanın olması evin aurasını nasıl bir enerjiyle dolduruyorsa, her zaman müthiş bir hareket olur, kahkahalarla doldururdu evleri. 3 farklı ev, onlarca değişik insan… Bize katkısı çok büyüktür…

Sonra bitti sanmayın. Esas macera evlenip İstanbul’a dönünce başladı. O en müthiş soğukların yaşandığı, uzun zamandır ilk defa fırınların bile kar yüzünden ekmek çıkaramadığı kış döndük yurda. Kardeşimin katalitikli evinin ortasındaki soba borusu işte o zaman çok işe yaradı 🙂 Bilmem ki o sebeple mi, gittik 8. katta, harika bina bacası manzarası! olan bir çatı katı kiraladık. O yaz sıcaklıklar her yıl olduğu gibi artarak şehri istila etti ve çatı katının ne anlama geldiğini terleyerek öğrenme şansımız oldu. Temmuz ayında aralıksız 3 gün süren sağanak yaz yağmurları evin salonunu leğenlerin işgal etmesine ve 5 ay sonra pılıyı pırtıyı toplayıp başka bir eve geçmemize sebep oldu.

İstanbul’da kaldığımız zaman boyunca bir tek o dönem Anadolu yakasında ve bir sitede yaşadık. Konforsa konfor, yeşillikse yeşillik de, trafik çekilmiyor be arkadaş. 1,5 yıl sonra aniden Şişli’nin göbeğindeydik. 3 gün içinde karar verip, evi bulup, taşındık.

Evimiz daha ziyade Yahudi ailelerin zamanında tercih ettiği, Vilma isimli apartmanlara, o bayıldığım şiveleri ile canayakın, bakımlı, harika kadın ve erkeklere, hala güven dolu komşuluk ilişkilerine sahip bir sokaktaydı. Nasıl sevdiysek, aynı apartmanda 3 ev değiştirsek de, 10 yıl yaşadık orada.

Sonra malum, artık Ayvalık’tayız. Çocukluğumdaki gibi müstakil bir evdeyim yine. İlk defa içinde merdiven olan bir evde yaşıyorum. Çocuklarım, benim çocukluğumdaki gibi bahçede oynayabiliyorlar istedikleri gibi. Yine her bir köşesini anıları olan bin çeşit eşya ile doldurduk evin. (Nasıl sadeleşeceğiz acaba? Oysa nasıl da önemli benim için !!!) Neredeyse tüm evlerimde bir yerden yeşili görmeme rağmen, ucundan kıyısından denizi de gördüğüm ilk evim bu.Çocuklarım da, biz de mutluyuz burda. Yine sevdik bu evimizi de 🙂

Her yeni evle beraber farkediyorum ki, binalar içindeki huzur ve neşe sayesinde yuva oluyorlar. Bu kadar çok yuvam olduğu için şanslı sayıyorum kendimi…

Taşınma

Son 20 yılda 15 ev değiştirdim. Taşınmayı seviyorum. Yeni evimi hemen benimsemek en sevdiğim özelliklerimden. Sanki ömrümün sonuna kadar bu yeni evimde yaşayacakmışım gibi hissederken, bir yanndan da her an taşınabilirmişim gibi davranabiliyorum. Bu da taşınmayı zevkli ve heyecanlı bir hale getiriyor. Yine öyle oldu.

Eşyaları kolilemeye 1 ay kadar önce başladık. Bu süreç evdeki fazlalıkları ayırmamızı sağladı. Fakat işin aslı, taşınma sonrasında hala son derece fazla eşyaya sahip olduğumuzu keşfettik. Sonraki aşamada bunlardan kurtulmanın yollarını bulmamız gerekecek. Fazla eşya demek, insanın günlük ritmine de, ruhuna da zul demek.

Taşınma işi 2 gün dürdü. Şehirlerarası taşınma konusunda bir kaç referansa sahip birilerini tercih etmenizi öneririm. Pahalı olanlar iyi diye bir şey yok inanın. Biz bu konuda şanslıyız. Belki de beklentilerimizin düşük olması ve taşınmaya karşı bakış açımızdan kaynaklanıyor bu durum, bilemiyorum. Yorucu ama son derece heyecanlı bir süreçti bizim için.

Sabah İstanbul’daki evimizde onlarca kolinin ortasında uyandık. Öğlene kadar kah kolileri organize ederek, kah komşularla vedalaşarak, hüzünle karışık bir heyecan içinde geçti. 7 saatlik bir yolculukla önce çocuklara, sonra da yeni yuvamıza kavuştuk. Çocukları 10 gün öncesinden göndermiş olmak iyi bir fikirmiş. Eğer bu imkanınız varsa, işiniz kolaylaşır. Öte yandan, onların evleri, mahalleri ile vedalaşmaları, bu taşınma anını yaşamadıkları için biraz sıkıntılı olabilir. 5 yaşındaki oğlum hala İstanbul’daki evini özlüyor ve zaman zaman oraya gitmek istiyor. Kafasında yerleşik hali ile duruyor orası. Bu anlamda taşınmanın fiziki hali, vedalaşmanın mührü olarak faydalı olabilir.

O gece saat 1’de ilk kez gördüm yeni evimizi. Bomboştu. Bir minik bahçesi ve kocaman bir varendası vardı. Gecenin içinde, binlerce yıldıza, gürültücü cırcır böcekleri ve kavgacı köpek havlamaları eşlik ediyordu. Tüm bu aura, beni huzurla dolduruyordu. Hayallerimin gerçeğe dönüştüğü andı bu. İçim heyecanla kıpır kıpır, vücudum ise yorgunluktan bitkin haldeydi. Gece 2’de eşyalar geldi. Hem onlar, hem biz yorgunduk. Sonuçta saat 4’te tesadüfen varendada bulunan bir minderde eşimle sarılmış halde uyuyakaldık. Gecenin içinde. Gökyüzünün altında. Kapı pencere açık, eşyaların yarısı evde, yarısı onlara uyuyarak eşlik eden nakliyeci arkadaşların olduğu kamyon kasasında. Bence bundan sonraki hayatımızın beklenmedik, rahat, içimizden geldiği ve belki de aslında olması gerektiği gibi geçeceğine dair ilk işaret buydu. Hayatımdaki en huzurlu uykulardan biriydi o 4 saat…

Sabah 8’de eşyaların geri kalanı eve taşınırken, biz de bir yandan yerleştirmeye başladık. 1 ay kdar geçti üzerinden o günün. Bu süre içinde sevdiğimiz bir dolu insan bizi ziyarete geldi. Biraz eğlendik, biraz dinlendik, biraz da kolileri açıp evi yerleştirdik. Son bir haftadır ailecek başbaşayız. Hala şaşkın, hala bunu yaptığımıza inanamaz haldeyiz. Sanki yıllardır burada yaşıyormuş gibi hissediyoruz genelde. Bazen de hala tatildeyiz ve dönecekmişiz gibi geliyor.

Burada ilk farkettiğim şey, kelime anlamı ile bakış açısı. Meğer binalarla sarılı olmak, benim gibi çocukluğu sonsuz bozkırda geçen birinin bile, artık sadece yakına odaklanabilmesine sebep oluyormuş. Öğrenilmiş bir çaresizlikle sadece bahçedeki ağaca, en yakındaki eve, kumsala bakıyor insan. Yavaş yavaş kaldırıyor kafayı. Bahçenin ötesindeki çeşmeyi keşfediyor, sokağın ucundaki evi, tepedeki bulutu, güneşin batışını, denizin enginliğini, gökyüzünü, yıldızları görüyor. O zaman bir kez daha anladım ki, insanın kendine ve çocuklarına verebileceği en güzel şeylerden biri sonsuzluğun hissettirdiği özgürlük duygusu. Bunu öğrenmek değil de, içinde bir yerlerde hissederek büyüyebilmek ne güzel. Bu kararı almamızdaki sebep, belki de hem benim hem de eşimin çocukken yaşadığı o sınırsızlıktı. Bakış açılarımızda engellerin olmaması. Kafayı kaldırdığımızda gördüğümüz dağlar, kırlar, bulutlar, yıldızlar, bozkır, orman… 1 ayın sonunda içim huzurlu bir kıpırdanışla yeniden canlanıyor…

Taşınma Öncesi Çocuklar

İstanbul’dan bir aşamada taşınacağımızı biliyorduk, fakat hep çocukların lise dönemlerini bitirmelerini bekleyeceğimizi düşünürdük. Bir kızımız (6,5) ve bir de oğlumuz (5) var bizim. Kızımız 3 yaşında okula başladı. Kreş, anaokulu derken ilkokul 1. sınıfı bitiriyor. Oğlumuz ise okula hiç başlamadı. “Okul ve okulsuzluk” … Neyse!

Temposu daha düşük, zamanın hakkının verildiği bir yaşam tarzı, bizim ruhumuzun dinginleşmesinden ziyade, çocuklarımızın kendilerini keşfetmeleri, çocukluklarını hakkıyla yaşamaları için önemliydi. Son çıkıştan kendimizi sahile atmaya karar vermemizin bir sebebi de buydu ya!

Çocuklarda günlük düzene çok önem veriyorum. Neler yapacağımızı ve nasıl yapacağımızı önceden bilmeleri, belli bir sıralama ile günlük hayatlarını düzene koymaları, daha sakin, daha bilinçli ve daha mutlu olmalarını sağlıyor. Özellikle zamanın her anının planlı olması gereken büyük şehirlerde, bu düzen oldukça önemli. Kısıtlı zamanı nasıl geçireceklerini bilmeleri, iç dinamiklerini de ayarlayabilmelerini sağlıyor. Kendilerini yaşamın gürültüsü çinde güvende hissediyorlar. Oldukça da yoğun bir yaşam trafiğimiz var İstanbul’da. Bu şekilde yaşayan çocuklarımızı taşınma konusunda önceden hazırlamamız elbette gerekliydi. Çünkü bu taşınma, günlük düzenin tamamen değişmesi, farklı bir akışla hayatımızı yaşamamız anlamına geliyor.

Düşünceler kafamızda ilk filizlenmeye başladığı zamanlarda bir fikir olarak bu durumu söyledik. “Nasıl olur böyle bir taşınma?” diye fikirlerini almak istedik. Kızım okul arkadaşlarından ve öğretmeninden ayrılmak istemediğini söyledi. Fakat anne ve babanın hep evde olması, tüm eşyalarının da gelecek olması oldukça cazipti. Sonuçta hala arkadaş değil, aile çağında. Oğlum ise eşim zaten tüm gün evde olduğundan, bariz bir şekilde benim de evde olmamı tercih etti. İlk aşamayı kolay atlattık. Küçük yaşlar böyle radikal bir karar için daha avantajlı.

Geçen aylar boyunca orada yapacaklarımız, günü nasıl geçireceğimiz, yeni evimizin fotoğrafları, odalarını nasıl yerleştirecekleri gibi ayrıntıları konuştuk ara ara.

Birkaç hafta içinde taşınmış olacağız. Çocuklar da en az bizim kadar hazır ve heyecanlı. Sanırım süreci çocuklar açısından zamana yaymak ve neler olacağı konusunda onları bilgilendirmek işe yaradı. Önümüzün uzun bir tatil dönemi olması da yeni hayatımıza alışmamızı kolaylaştırcak diye düşünüyorum.

Son Demler

Bir anda gitmeye karar verip, pılıyı pırtıyı toplamak her ne kadar cazip ve kolay olsa da; yavaş yavaş gelişen bir sürecin de kendince avantajları var. Hem ruhu hem de eşyaları hazırlamak için yeterli sürenin olması mesela.

Planımızdan haberdar olan bazı arkadaşlar, “daha gitmediniz mi siz?” diye soruyorlar. Moral bozucu bir yanı var bu sorunun. Sanki söyleyip söyleyip yapamamış gibi hissediyor insan. Oysa çocuklarla yaşam şeklini tam anlamı ile değiştirmek çok da kolay bir süreç değil. Belli bir standardı oluşturmuş olmak gerekli. Bir miktar para ve üzerinde bol bol konuşulmuş, kurgulanmış hayaller ve planlar gibi.

Sürecin tam da bu aşamasındayız. Bir işi halledip kenara koyup, sıradakine geçemiyor insan. Bir yandan para pul işlerini halletmeye çalışırken, bir yandan da çocukların heyecanını körükleyip, beklentilerini gerçeğe yakın bir düzeyde tutmaya çalışıyoruz.

Evimizi kiraladık. Boyandı. İstanbul’daki evimizi kiraya verdik. Kontrat tamam. Eşyaları ayrıştırmaya başladım. Götürmeyeceklerimi ayırıp, verilecek yerlere gönderiyorum. Kitaplar kolilerde. Arkadaşlarla veda geceleri düzenliyoruz. Sanırım en zevkli kısımlardan biri bu. Tahminimden daha ciddiye alınıyor bizim taşınma işi:) Biz sanki tatile gidiyoruz havasındaydık oysa. Çocuklar gün sayıyorlar. Onlar hala tatil havasında. Ama bir yandan da geri dönmeyeceğimizin bilincinde, kendilerince vedalaşıyorlar etrafla. Jimnastik öğretmenleri ile vedalaştılar örneğin. Onu yazın gelmesi için davet ettiler.

Eminim yetişmeyen şeyler olacak. Ama amaç zamanı farklı bir hıza getirmek değil mi biraz da. Yavaş, sakin, huzurlu, telaşsız bir yaşam.

Nereye Gidelim?

Nereye yerleşeceğimize karar verirken pek çok seçenek eledik. Öncelikle ne istediğimize karar vermemiz gerekiyordu. Ve elbette ne istemediğimize. Sonra buna uygun yerleri araştırıp, artı ve eksilerine göre karar verdik.

Bu, elinize kağıt kalem alıp değerlendirme yaptığınız bir süreç değildi. Yine de bir gün eşimle Beyoğlu’nda bira içerken, çantamdan kalem ve defterimi çıkarıp, tam bir beyaz yaka kafasıyla, swot analizi yaptığımızı da hatırlıyorum mesela. İstanbul’da kalmak mı, başka bir şehre yerleşmek mi, yurtdışı mı diye ince ince maddelemiştik düşüncelerimizi. Tahminimizden daha çok maddeyi bir şekilde düşünmüş ve değerlendirmiş olduğumuzu keşfetmiştik o gün.

Biz her ne kadar doğal beslenmeye gayret etsek de, yiyecek yetiştirme hevesinde olan veya organik gıda konusunda aşırı ciddi bir aile değiliz. Doğayı çok sevmek ve öneminin farkında olmakla beraber, yeteri kadar tanımıyoruz. Bu nedenle köy yaşantısı yerine küçük bir şehir veya bir ilçe bize daha uygundu.

Bu noktadaki seçeneklerimizi değerlendirirken, ne kadar küçük de olsa bir şehrin, sadece sorunlarımızı küçülteceğini farkettik. Öyle ya, gelir anlamında ihtiyacımız azalmakla beraber, çalışmak zorunda olmadan bir şehirde yaşamak epey zordu.

İlçeler ise, büyük köyler, küçük şehirlerdir. Eşim de, ben de çok gezen memur ailelerde büyüdüğümüz için bu konuda az çok bir fikre sahiptik. O nedenle ilçenin dışarıdan, özellikle büyük şehirlerden göç alan bir yer olması önemliydi. Yoksa o topluluğun içine girmek zorlu bir süreçtir. Çocuklar olmasa bizim için yalnızlık keyifli bile olurdu da, çocukların sosyalleşme ihtiyaçlarını gidermek önemliydi.

Bir diğer konu da okul mevzusu elbette. Biz bu fikri yeşertmeye başladığımızda çocuklar okul öncesi dönemdeydi. Tüm kararlar, ayarlamalar derken kızımız anaokulu sürecini bitirip, 1. sınıfa başladı. İstanbul’daki süreç, sanki gitmeyecekmişizcesine işledi (güzel Türkçem ya, ne harika bir dil). Fakat oğlumuzun hiç okula başlamaması şansımız da oldu.

Sonuçta, dışardan göç alan, gelişmeye açık, yazları epey kalabalık, kışları ise dışarıdan aldığı göçle de bağlantılı olarak kültürel anlamda faal, çağdaş bir yapıda, sosyal yönden başarılı bir kaç okula sahip; üstelik de tanıdığımız kişilerin olduğu bir ilçeye karar kıldık.

Bu aşamada ilçenin neresinde yaşayacağımız, evi alacak mıyız, kiralayacak mıyız, nasıl bir ev olacak, kışın ısıtması, komşular, okul ve öğretmen, ulaşım, sosyal faaliyetler gibi konuları hem gidip görerek, hem de ciddi sosyal medya iletişimi sayesinde araştırdık. Hummalı bir kış olduğunu söyleyebilirim karar sonrası sürecin.

Evet, artık kiraladığımız bir evimiz, bir kaç okul alternatifimiz, taşınma planımız ve en önemlisi çocukları psikolojik olarak hazırlama evremizi tamamladık.

Yolun kendisi de, gidilecek yer kadar güzel olabilir. Yolculuğa şans verin…

Karar Aşaması: Gitmeli mi?

İlk aşamada İstanbul’da çocukların eğitimi bitene kadar kalırız diye düşünüyorduk. Henüz çocuğumuz bile yoktu. Yoğun işlerimiz, trafikte geçen hayatlarımız, güzel hayallerimiz vardı.

İnsana “gitme” hissi nasıl doğuyor ve yerleşiyor bilemiyorum. Bende yoktu en öncesinde mesela. Kafamda Amerikan filmlerinden kalan metropol yaşantısını, renkli özel sektör hayatı ile harmanlamıştım. İşim, dönemin en cafcaflılarından idi. Eğitimini aldığım, hayal ettiğim ve üstüne sevdiğim bir mesleğim, işim vardı. Ama sıkıldım. Valla sıkıldım.

Özel sektör insanın zamanını, ruhunu, hayallerini alıyor. Bunun karşılığı olamaz. Para hele, hiç olamaz. Ne yazık ki sistem, içinde belli bir standardı yakalayacak ama dışına çıkılmasına imkan verilmeyecek şekilde dizayn edilmiş. Dışına itilirsiniz veya bu standarttan vazgeçersiniz. Başka yolu var mı emin değilim.

Bizde ikisi birlikte işledi bu sürecin. Biraz dışına itildik sistemin. Bunu bir fırsat bildik ve sistemi tekrar zorlayıp içinde kalmaktansa, dışına doğru yol almaya karar verdik. İki çocuğumuz olduğu için de bir anda standartlardan vazgeçmek yerine, zamana yayılan bir hazırlık süreci geçirdik. Bu durum, hem çocukların önümüzdeki hayata yumuşak geçişlerini sağladı, hem de bizim bazı hazırlıkları yapabilmemize olanak tanıdı.

Şimdilerde sürecin sonlarına geldik. Hazırlıklar hızlandı. Heyecanımız arttı. Bizimle birlikte ailemiz ve arkadaşlarımız da geri sayımda. Bir kaç ay içinde yeni hayatımıza başlamış olmayı umuyoruz.