Jane Austen Kitap Klubü

Jane Austen okudunuz mu? Okumadıysanız bir an önce başlayın derim. 1775-1817 yılları arasında yaşamış bir İngiliz yazar. İkisi ölümünden sonra basılan toplam 6 kitabı var. 19. yüzyıl İngiltere’sinin siyasi olarak savaşların içinde ama güçlü olduğu, köleliğin kaldırılmasına ramak kaldığı, aristokrasinin şaşasının devam ettiği ama gücünün zayıfladığı, halkın özgürlük arayışlarının kıpırdanmaya başladığı bir dönemde, İngiltere kırsalında yaşamış bir kadın yazar. Bu, kadının varlığının evlilik ve mirasa ile belirlendiği bir dönemdir. Aristokrasinin artık sadece soyla değil, ticaretle de kazanıldığı, ordudan para ile toplumsal bir statü elde edilebilinen bir dönem. Kadınların eğitim hakkı olmamakla beraber, evde kendilerini hemen her alanda eğitebildikleri ve Jane Austen’in kaleminden süzülen büyülü bir zaman.

076b0c2ec11c43828907f0df77de109c
İmparator Franz Joseph’in Hofburg İmparatorluk sarayındaki balosunda aristokratlar. Painting by Wilhelm Gause (1900)

Jane Austen romanlarında İngiltere’nin bu dönemini aşk ve evlilik ekseninde toplumsal olarak gayet detaylı ve net bir şekilde tasvir etmiştir. Kadınların ve hatta erkeklerin düşünce ve duyguları ile toplumsal duruşları karşılıklı diyaloglarda dile gelir. Döneminde yüksek sesle okumaların yaygın olduğu düşünülürse, diyalogların romanlara canlılık kazandırmak için ne derece etkili olduğu anlaşılabilir.

Romanlarının ana karakterlerini kadınlar oluşturur. Aşık olan, güçlü duygu ve düşüncelere sahip, kendilerini geliştiren, toplumsal katmanlar arasında varlıkları ile varolmaya çalışan, aristokrasiyi delip geçen, cesur kadınlar. Romanlarının hemen hepsinde ana karakterlerin yanısıra zengin yan karakterler de bulunur. Bu sayede katmanları arasında derinleşen okumalara olanak sağlar.

jane_austen_book_club2

Jane Austen Kitap Klubü ise 6 romanın sırayla okunup, 5 kadın ve 1 erkek tarafından  tartışıldığı bir klubün hikayesini anlatır. Sinema anlamında üstün bir varlık göstermemekle beraber, romanlardan esilenerek günümüz ilişkilerindeki çözümlemelerin yapılması ilgi çekici. Romanların ana teması aşk ve ilişkilerdir. Öte yandan kadının toplumsal anlamda kurallar bütününden etkilenip kendine nefes alacak alan yaratması önemlidir. Bu noktada toplum çözümlemesinin son derece keskin bir netlikte yapılmış olması, romanların bu denli etkili ve zevkli olmasını sağlayan en önemli unsurdur kanımca.

20170104_083452

Kitaplarını okumanızı, filmlerini izlemenizi öneririm. Zevkli bir okuma dönemi olacaktır 🙂 Hele de arkadaşlarınızla tartışarak çözümlemeler yaptığınızda tadından yenmez emin olun 🙂

Kitapları:

  • Sense and Sensibility/ Aşk ve Yaşam – 1811
  • Pride and Prejudice – Gurur ve Önyargı – 1813
  • Mansfield Park/Mansfield Park – 1814
  • Emma – 1815
  • Northanger Abbey/Northanger Manastırı – 1818
  • Persuasion/İkna – 1818

Filmleri:

Bunun yanısıra pek çok filmde romanlarından, karakterlerinden bahsedilmiş ve bir çok sinema ve televizyon filmine de esin kaynağı olmuştur.

c8303b85c262bdfbb00c32edebbc559e

Film: Captain Fantastic

2016 yazında, dünyanın kanlı coğrafyalarında savaş hüküm sürerken, GDO’nun bunca yaygınlaşması pahasına bile kara kıtada açlığa çözüm bulunamamışken, tuzu kuru toplumlarda çocukları teknoloji büyütürken bir film yapılmış. Her ne kadar tüm bu dünya kaosunun tepesindeki ideolojinin bakış açısıyla çekilmiş olsa da, ucundan kıyısından insanı düşünmeye iten bir yanı olan bir film bu: Captan Fantastik.

kaptan2

Boy boy 6 çocuğu olan bir çift hayal edin. Dünyanın çivisinin çıktığına ve insanın doğaya dönmesi gerektiğine karar kılmışlar. Fikri bir ütopyalar dünyasını gerçeğe çevirmeye uğraşıyorlar. Bunu da becermişler doğrusu. Kendilerine yetebilen bir minik aile klanı oluşturmuşlar. Ormanın içinde, medeniyetten uzak bir arazileri, birbirleri ile uyumlu mutlu bir aileleri var. Günlerini fiziksel olarak güçlenmeye çabalayarak, kendi yiyeceklerini üreterek, hatta zaman zaman avlayarak, oyunlar oynayarak, müzik yaparak ve bol bol okuyarak geçiriyorlar. Okul denen tek dişi kalmış canavara teslim değiller. Bilinçli bir şekilde ve birlikte okuyorlar. Okuduklarını yorumluyorlar. Kendi dışlarında olan bitenin farkındalar ve doğruyu bulma adına geliştiriyorlar kendilerini. Her ne kadar bir aşamada çocuklara fiziksel olarak çok yüklenildiğini düşünsem de, aslında doğada kendine yetebildiğin kadar güçlüsün değil mi? Modern hayatın bizi fiziksel olarak bu denli yetersiz ve güçsüz hissettirmesi sonucu, filmi izlerken çocukların fiziksel koşullarının zor olduğunu düşünmem de normal ama doğru değil belli ki! Velhasıl, hayran kaldığım bir ütopik dünya…

Derken anne ölüyor. Anneye dilediği gibi bir veda edebilmek için modern dünyaya dönmek zorunda kalıyor ailemiz. Film de bu geçişin gözlendiği bir yol hikayesine evriliyor. Babanın çocuklarla kurduğu ilişkinin güzelliğine ve netliğine şahit oluyoruz yol boyunca. Çocukların ne denli harika yetiştiklerine, içinde yaşadığımız dünyanın, biraz karikatürize edilmiş olsa da, ne denli saçma olduğuna hükmediyoruz onları izlerken. Beslenme, aşk, cinsellik, ölüm, insan hakları, sosyal kurallar, şiddet gibi kocaman mevzulara dalıyoruz. Filmi izlerken eğip büküyorum ve modern sosyal hayat ile kendimizi ne kadar saçma bir cendereye mahkum ettiğimizi bir kez daha sorguluyorum.

Filmin sonunu söylemek isterim aslında ama seyredeceklere haksızlık olur 🙂 Bunun yerine filmden çıkardığım sonucu yazmak istiyorum; eğer sonunda yaşanacak hayat işte bu elimizdeki ise bile, çocukluğumuzun içinde barındırdığı kadim doğa bilgisini, insanoğlunun varoluşunun getirdiği doğru ve hak/hukuku erken yaşlarda yoketmemeyi başarabilirsek; elimizdeki “bu” hayatı bile anlamlı kılma şansımız var demektir. Bunu çocuklarımıza borçluyuz.

kaptan-aile

kaptan-son

Not: Filmi ‘okulsuzluk’ perspektifinden okursak çok açık nokta bulmak mümkün. Ben insanın koşullarının sınırlarını zorlamak pahasına inandığı gibi yaşamasının mutluluğu ve yaşam amacını gerçekleştirmenin tatminini vereceği ana fikri ile okumayı tercih ettim.

Seyredin derim. Üstelik harika Viggo Mortersen başrolde 🙂

kaptan

 

Barfi! Aşk Neydi Sahi?

Bollywood, Aamir Khan’dan önce benim için garip bir dil, çılgın danslar, renkli kıyafetler ve Yeşilçam konularını aratmayan hikayeler demekti. Sonra bu kalabalık ve farklı kültürün içindeki cevheri keşfetmeye başladım yavaş yavaş. Pılıyı pırtıyı satıp Hindistan’da bir yoga topluluğuna katılacak kadar olmasa da, epey cazip geldi. Fırsatınız olursa Aamir Khan filmlerinden, özellikle 3 İdiots, PK (PeeKay), Yerdeki Yıldızlar (taarezameenpar) ve Talaash (The Answer Lies Within) izlenmesi gerekli filmler kategorisinde. Her biri ciddi bir tabuyu masaya yatırıp, otopsi yapmadan bırakmayan cinsten.

Yol açılınca devamı da geldi, Hint filmlerine müdavim olduk. Geçen gün Anurag Basu‘nun yönettiği bir Hint filmi olan Barfi!’yi izledik. Aamir Khan filmlerindeki tadı, olay örgüsünü, komedi unsurlarını ve mesajın insanın içine işleyen bir ustalıkla verilmesini bu filmde de görebiliyorsunuz.

Biz bir Hint filmi olması dışında hiç bir şey bilmeden başladık filmi izlemeye. İlk sahnelerde Charlie Chaplin tarzı bir oyunculuk ve klasik bir aşk hikayesi var. Derken nasıl olduğunu anlamadan film bir anda sizi içine alıyor. Aşk, fedakarlık, saflık, bencillik, dünyanın dengesi ve adaletsizlik gibi ağır kavramları sorgulamaya başlıyorsunuz. Uzun süren ve sonunda yatırdığı ters köşede kıvranan izleyicisini kendi haline bırakan bir nefis film. Epey de komik üstelik. Denk gelirseniz kaçırmayın derim.

Barfi

Konusuna gelince; iyi gelirli bir ailenin, eğitimli kızı Shruti . Rahat bir yaşamı, aşka tercih etmiş annesi. Zengin kocası.

www_ingi_in_Ileana_24

Babası zengin, kendisi parayı kazanmadan çarçur eden ve sürekli ihtiyaç duyan bir oğul/baba. Kendini alkole vermiş karısı. O dönemde hasta olarak kabul edilen ve kendisinden utanılan otizmli kızları Jhilmil.

2015

Fakir ama mutlu bir karı-koca. Mutlu ve sağır/dilsiz oğulları Barfi!

360_ranbir-kapoor_bolly

Kesişen yollar. Yapılan fedakarlıklar. Verilen sözler. Kandırmacalar. Yollar. Kaçmalar, kovalamacalar. Aşk. İletişim. Emek. Gerçekten güzel film…

Filmde bazı bam telleri vardı ki bahsetmeden geçmek olmaz:

Doğuştan sağır olan Barfi’nin adı, babasının ona dinlemesi için daha annesinin karnında aldığı Murphy markalı radyodan gelir. O radyo ki, daha Barfi minicikken, annesinin  ölmesine de sebep olur.

Barfi insanlara güvenip güvenemeyeceğinin kararını, yıkılmak üzere olan bir direğin, biraz uzağında dikilip bekleyerek veriyor. Yanındaki insan direk düşerken kaçarsa notunu alıyor.

barfi-2

Barfi ile Jhilmil bir arabanın kasasında giderlerken, karşılarındaki adamın kızın bacaklarına göz dikmesi üzerine, Barfi’nin kendi bacaklarını gösterme sahnesi.

Barfi!- Starring-Hot-Ranbir-Kapoor-Priyanka-Chopra-HD-Wallpaper-06

İletişimin aslında pek çok yolu var. Ama bilinen  şekline öylesine körlemesine koşullanmışız ki, iletişimi farklı yöntemlerle derinleştirmek aklımıza bile gelmiyor. Bunu sağır/dilsiz Barfi ile otizmli Jhilmil arasındaki iletişimde net ve nefis bir şekilde görüyoruz.

Film imdb’de 8.2 puana sahip. Barfi rolündeki Ranbir Kapoor ve Jhilmil rolündeki Priyanka Chopra alkışlanacak bir oyunculuk sergiliyorlar. 

Barfi! (2012) - Blu-Ray - x264 - 720p - mHD - [DDR].mkv_008725082

Brooklyn

Bu aralar okumak gelmiyor içimden. Yakın gözlüğü almam gerek. Okurken harflerin bulanıklaşması, gözümün sulanması kitap okumaktan soğuttu beni. O yüzden biz de film izliyoruz bol bol. Bilerek izlediklerimiz yanında, hiç araştırmadan gözümüze çarpan şunun gibi nefis filmler de çıkıyor arada.

Geçen gün hakkında hiçbir şey bilmeden Brooklyn filmini seyrettik. Film, 2015 Sundance Fim Festivali’nde ilk gösterimi yapılan İrlanda-Kanada ortak yapımı ve bu senenin Oscar adaylarından. 1950’lerde İrlanda’dan Amerika’ya göç eden bir kızın hikayesini anlatıyor.

Yazının bundan sonraki bölümünün ciddi spoiler içerdiği konusunda uyarmalıyım.

brooklyn

İrlanda’daki baskıcı toplumsal ortam ve işsizlik yaşamı zorlaştırmaktadır. Amerika’daki İrlanda topluluğu kendi içinde güçlü bağlara sahip olduğundan, bu kıskaçtan bazı gençleri kurtarabilmektedir. Bunu organize edenlerden biri olan Peder Flood sayesinde genç bir kız olan karakterimiz Eilis Lacey, Amerika’ya doğru yola koyulur. Bu zamana kadar Eilis’in (Eliş okunur) ablası ve annesi ile olan ilişkisini,  ablasının kendini feda edercesine onun göçüne ön ayak olmasını, zorlayıcı çalışma koşullarını, umutsuz kısır gençlik eğlencelerini görürüz.

MTM0MTYyMzA4OTYzMjc2MDUw

Gemide Eilis’e yardım eden genç kadın, renkli, özgür, kendine güvenli ve ne yaptığını bilen bir profille sanki Amerika’nın simgesidir. Eilis’e yardım eder ve öğütler verir.

Eilis, diğer İrlanda’lı kızlarla ev tipi bir pansiyona yerleşir ve Peder sayesinde büyük bir mağazada işe başlar. Fakat memleket hasreti bir yandan, uyum sağlama çabası diğer yandan bocalamaktadır. Ablasına yazdığı mektuplarda dönmeyi ne kadar istediğini hissederken, bir yandan da buradaki yaşama dahil olmaya başladığını görürüz. Başladığı akşam okulu, pansiyondaki diğer kızlarla her akşam beraber yedikleri yemek esnasındaki sohbetleri ve çalıştığı iş yerinde keskin sınırlarla kuralları hatırlatırken farkında olmadan yol yordam gösteren yöneticisi ile Eilis kendi yaşamını kurmaya doğru yol alır.

brooklyn-image03

Kırılma noktası bir Noel gecesi yaşanır. Kilisede verilen yemeğe yardım eder Eilis. Bu kişiler İrlanda’dan artık geri dönemeyecek kadar uzun zaman önce gelmelerine rağmen, Amerika’da yaşamazcasına memleket hasretini bitirememiş kişilerdir. O gece Iarla Ó Lionáird tarafından söylenen şarkı filme de damgasını vurmuş.

Eilis’in bir dansta tanıştığı İtalyan bir genç ise hayata uyum sağlama çabasının karşılığı gibidir. Eilis, her ne kadar aşık olmasa da, kendisini mutlu eden ve bambaşka bir hayatı tanıştıran Tony’e elini uzatır. İtalyan bir ailenin şamatacı, eğlenceli, tutkulu, hayal dolu ve güçlü özelliklerini bünyesinde barındırır Tony. Her ne kadar Eilis’ten daha az eğitimli olsa da, seven, koruyan ve Eilis’e sağlam bir gelecek vaad eden biridir.

019

Filmin ikinci bölümünde Eilis’in ablası Rose aniden ölür. Annesi yalnız başına kalmıştır. Eilis İrlanda’ya gitmeye karar verir. Tony ise “home is home” (ev, evdir) sözcükleri ile geri gelmeyeceğinden korktuğunu söyler Eilis’e ve evlenme teklif eder. Bu evlilik gerçekleşir. Bu noktada Eilis’in İrlanda’da gitmeyi istediğine, ancak orada kalmayı artık düşünmediğine ikna oluruz.

İrlanda’ya, evine ulaştığında ise Tony’nin öngördüğü şekilde yuvasına ulaştığını anlar. Herşey tanıdıktır, üstelik onun kalması için de iş birliği içindedir. Yarı zamanlı bir iş bulur. Ona güzel bir yaşam vaadedebilecek Jim ile tanışır. Çocukluk arkadaşı ile güzel zaman geçirir ve annesi de çok mutludur. Artık gitmesi için bir sebep kalmamış gibidir. Bocalamasını Tony’nin mektuplarını artık açmamasından anlarız.

30-brooklyn-review.w750.h560.2x
Eilis’i Amerika’da Tony ile ve İrlanda’da Jim ile sahile gittiğinde aynı kıyafetledir.  Amerika’da sahil ne kadar kalabalık, renkli ve gürültülü ise, İrlanda’da o kadar sessiz ve sakindir. Eğlence ile huzur karşı karşıya gelmiş gibi.

Eilis, kardeşleri ile beraber inşa edecekleri evin arazisini göstererek gelecek planları yapan, az okumuş ama yol yordam bilen, neşeli, Eilis’in hiç bilmediği bir dünyaya ait İtalyan Tony (Amerika) ile aynı kültürü paylaşan, kocaman bir evi, iyi bir işi olan, hayatı garantide, başka ülkeleri gezmeyi hayal etse de umudu pek olmayan, ciddi Jim (İrlanda) arasında kalır.

Derken birbirinin hayatına fütursuzca burun sokan toplumun gerçeklerine çarpar. Bu noktada Amerika’nın özgür ve bireysel toplum önergesi çekiciliği ile parlamış olur. Göçedenlerin kendi kültürlerini ne denli sahiplendikleri ve yaşattıkları gözönüne alınırsa bence bu pek doğru bir önerme değil diğer yandan.

Ani bir kararla, Tony’e, kendi kurduğu yaşamına, umuda koşar. Gemide ilk defa Amerika’ya giden bir kıza öğütler vermekten geri durmaz.

brooklyn-movie-review-2015

İzlemenizi öneririm. Göçü, yuva ve memleket hasretini, uyum sağlamanın çelişkilerini, bocalamalarını ve karakterin geçiş evrelerini iyi oyunculuklarla, doyurucu bir sinema dili ile izleme şansınız var. Üstelik nefis İrlanda aksanı ile…

Spotlight

Dün izledim filmi. 2016 en iyi film Oscar’ını kazanan ve doğrusu sıkıcı olacağını düşündüğümüz için önceden izlemediğimiz bir filmdi. Merak ettik haliyle ve geçtik ekranın karşısına. Son derece rahatsız edici bir konuyu, müthiş akıcı, ajitasyona kaçmadan, dram kokutmadan, propagandanın gözünü çıkarmadan ve usta oyunculukların zevkini çıkarmamızı sağlayacak şekilde işlemişler. “İzlenmeli” kategorisinde 🙂

MV5BMjIyOTM5OTIzNV5BMl5BanBnXkFtZTgwMDkzODE2NjE@._V1_SX640_SY720_

Film, zamanında Vatikan dahil Hristiyan aleminin epey karışıp, mecburi bir  öz eleştiri ve revizyona gitmesini sağlayan bir rezaletin ortaya çıkarılışını anlatıyor. Araştırmacı gazeteciliğin ne menem bir şey olduğunu anlatmak için basın yayın okullarında filmin irdelenmesi gerekli diye düşünüyorum. Günümüzde modern şehir hayatındaki en elzem mevzu olan “hız”ın, aslında olayları olduğu kadar hayatı da derinlemesine yaşamamıza nasıl engel olduğu daha güzel anlatılamazdı.

Boston Globe gazetesinin özel olayları araştırıp haberleştiren Spotlight denen bir bölümü var. 4 kişilik bir ekip. Konuyu kendileri belirliyor. Diledikleri kadar bir süre araştırma yapabiliyorlar. Araştırmalarını istedikleri seviyede gizli tutabiliyorlar. Buna gazetede çalışan diğer insanlar, hatta editörleri bile dahil. Bu özgürlük ve güven yüzünden böyle etkileyici haberler yapılabiliyor. Bu haberler bir şeyleri değiştirebildiği için bu insanlar canla başla çalışmaya devam edebiliyorlar. Bu özgürlük ve güven sayesinde deneyim kazanıp, sonuçlarının etkileri sayesinde cesaretle haber yapabiliyorlar diye düşünüyorum. İfade özgürlüğü böyle bir şey olmalı. Haber Pulitzer ödülüne de layık görüldü. Günümüz teknolojisindeki haberin anlık ve hızlı bir şekilde erişiminin, içerik ve derinlik anlamında bizden çok şey götürdüğü fikrindeyim. Araştırmacı gazeteciliğin yaşatılması ve internet platformlarında gerekli yeri bulabilmesini diliyorum.

Michael Rezendes, Ben Bradlee Jr., Sacha Pfeiffer, Walter Robinson, Martin Baron, Matt Carroll
Gerçek gazeteciler

Filmin baz aldığı konunun din yönü oldukça düşündürücü. Savaşlardan yoksulluğa, açlıktan sömürgeciliğe kadar pek çok olumsuzluğun çıkış noktasının din olduğu malum. İçinde hümanizm adına öğretileri barındıran bir olgunun tüm bunlara yol açabilmesi, insanın içindeki kötülüğün kudreti konusunda dehşete düşürüyor insanı. Aamir Kahn’ın PK filminde nefis şekilde anlattığı gibi günümüz dinlerinin yaşayışını ciddi anlamda sorgulamak gerekli. Spotlight her ne kadar olayı direk din açısından ele almamış olsa da, bu sistemi deşmeye yönelik bir çabayı konu edinmesi bakımında taktire şayan.

Filmde azınlıklar ve 11 Eylül konularındaki ufak dokundurmalar da oldukça yerindeydi.

Filmdeki oyunculuk etkileyici. Karakterleri anlıyor, içinde bulundukları durumu ve kişisel çabalarını heyecanla paylaşıyorsunuz. Bu duygunun izleyiciye geçmesini sağladıkları, bunu da ağdalı ve taraflı bir oyunculukla yapmamaları beni hayran bıraktı.

Yönetmen : Tom McCarthy

Senaristler : Josh Singer, Tom McCarthy

Oyuncular : Mark Ruffalo, Michael Keaton, Rachel McAdams, Brian d’Arcy JamesLiev Schreiber, John Slattery, Stanley Tucci

Gerçeğe Yakın Bir Öykü : People, Places, Things

 

nszpvr-b88484544z.120150812151418000g2abcls1.10

Yukarıdaki resimde görünen baba, kızlarının 5. yaşgününde, karısını sevgilisiyle basıyor. Boşanma sonrası evden taşınıyor. Sonrasında içine düştüğü duygusal durum sebebiyle bocalarken, bir yandan hayatını düzene koymaya, bir yandan da kızların hayatında varolmaya, onların yaşam düzenini devam ettirmeye çabalıyor. Bu arada anne, sevgilisi ve kızlarla hayatına devam ediyor.

Bir Türk bakış açısı ile;

  • ne iyi, ne düşünceli baba, yazık adama
  • kadın da ne genişmiş kardeşim
  • adam kadını basınca icabına bakacaktı
  • hala görüşüyor kadınla, bir de yardım ediyor, pes
  • adam iyi, kadın çok fena

Oysa son derece mantıklı ve bol görünen bir sebeple yolları ayrılan ve çocuklar sebebiyle birbirinin hayatında varolmaya devam eden bir çiftin öyküsü bu. Yaşam insanları farklı yollara savurabilir. Artık birbirine tahammül edemeyen veya birlikte olmaktan dolayı mutsuz insanların bir arada olması gerekmez. Fakat bu iki yetişkinin problemidir. Çocuklarsa her iki tarafın da ayrı ayrı yaşamının güzelliğidir.

2015 yapımı People, Places, Things son derece olabilir bir olayı gerçekçi bir bakışla sunuyor. Komedi unsurlarının ağır bastığı film öyle güzel akıyor ki, sanki bu insanlar yandaki evde yaşıyorlarmış hissiyle izliyorsunuz filmi.

peopleplacesthingdvdbox

Adam, bir çizgi roman yazmaya çalışırken, bir yandan da üniversitede bu konuda ders veriyor. Evliliğinde herşeyin yolunda olduğunu düşünüyor. İçine kapanık bir karakter, hayatın içinde sakince yol alıyor. Kadın, adamın bu çabasını desteklerken, hem evi çekip çeviriyor, hem de çocuklarla ilgileniyor. Bir noktada kadın, kendini unuttuğunu farkediyor. Hayallerini ertelediğinin, kendisini ihmal ettiğinin ayırdına varıyor.

people-places-things-4

Ayrılık sonrasında adam onu sürekli destekleyen birinden mahrum kaldığında bocalıyor. Fakat ayakta kalmak zorunluluğu onun da harekete geçmesine sebep oluyor. Kızlarının sorumluluğunu paylaşmaya, romanının çizimlerini tamamlamaya, ilişkilerinde sorumluluk almaya başlıyor. Bu esnada kadın, kendisi için bir şeyler yapabilmenin tatminini yaşarken, bunu hayatındaki dengeleri bozmadan yapabilmenin yollarını arıyor.

Tüm bu süreçte adam ve kadının birbirine saygısı, iletişimlerindeki yetişkin tavır, ebeveyn olmanın sorumluluğunu taşımaları, her ikisinin de büyüme çabalarını birbirlerine ve çevrelerindeki diğer insanlara yansıtma biçimleri, adamın okuldaki derslerindeki dürüstlüğü, öğretme biçimleri, öğrencileri ve hayatına giren diğer kadınla ilişki biçimi beni hayran bıraktı.

maxresdefault

Kültürün, ilişkiler çerçevesinden aşka ve ebeveynliğe etkisini mantıklı bir dille anlatıyor film. Olması gereken de bu sanki: insanın kendi mutluluğunu yaratırken, başkalarıyla, özellikle de sorumluluk duyması gereken çevresi ile ilişkisi. Bunu empati kurarak, duygularını ve düşüncelerini dürüstçe ifade ederek yapabilmek gerekli. Bu noktada da okumuş, gezip görmüş, bakış açısını genişletebilmiş olmak çok önemli. Çocuklarım için en büyük dileklerimden biri.

Ayrıca Yeni Zellanda aksanı da ayrı bir tat katmış filme. İzlemenizi öneririm.

1444757105_5

Filmin senarist ve yönetmeni James C. Strouse. Başrollerinde Jemaine Clement, Regina HallStephanie AllynneJessica Williams ve ikizler Gia ve Aundrea Gadsby oynuyor.

Tüm gündemden uzakta, bir film tadında : Dirty Grandpa

Boşverivermek… Hayat bazen de bu değil mi? Hele de insanı uyuşturan bir deli gündemde kavruluyorsa ülke! Savaş, din, yoksulluk, cahillik… Hayır yazmayacağım bile. Elimden gelen bir şey var mı? Belki evet, yapabildiğimce. Başka? Yok! O zaman beynimi erimekten kurtarmam gerek. Yaşamam gerek. Hayattan hala zevk alabilmem gerek. Sağlam durmam ve sonu hep aynı olan bu ömrün hakkını vermem gerek. Sınırlı, küçük dünyalarımızda yapabildiğimiz tek şey, o minik dalgayı oluşturabilmek. Sonrası, bırakmak kendini dalgalara.

Dün akşam tam da bunu yaptık. Kahkahalara karışmış iki saate savurduk öfkemizi, çaresizliğimizi. Hafiflemiş ve gülümserken terk ettik sinema salonunu.

İzlediğimiz film Dirty Grandpa (Çılgın İhtiyar) idi. Başrollerde Robert de Niro ve Zac Efron var. Konusu bildik, işleniş şekli tahmin edilebilir bir vasat film aslında. Fakat oyunculuklar da, diyaloglar da nefis.

Konusu; eşini yeni kaybetmiş bir büyükbabanın, istemediği bir hayat içinde sıkışmış torununu kendine getirme çabası olarak özetlenebilir.

Babasının yönlendirmesi ile avukat olan ve şirket ortağının kızı ile evlilik arefesinde olan torun Zac Efron, babanesinin cenaze töreni sonrası dedesi ile beraber 2 günlük bir yolculuğa çıkmak zorunda kalır. Yolun sonunda herkes kendini bulmuş, hatlar oturmuş, istikamet belirlenmiş ve rahat bir nefes alınmıştır. Bu arada seyirci de gülmekten helak olmuştur tabii.

28-dirty-grandpa.w1200.h630

Epey edepsiz bir dili var. Bu edepsizlik, yaşını başını almış bir dedeyi canlandıran Robert de Niro’ya çok yakışıyor.

robert-de-niro-dirty-grandpa

Şu adamın kırışıklık dolu yüzündeki nefis ifadeye bakar mısınız? Botoks mevzusunu bir daha düşünse iyi olur, özellikle oyuncu camiası.

Zac Efron da muhallebi çocuğu görünümümün altında iyi niyetli serseri bir ruh taşıyan torun rolünün hakkını veriyor.

download

Bir diğer dikkate değer oyuncu da R. de Niro’nun peşinde olduğu kolejli kız rolünde Aubrey Plaza idi. 

77164

Ekip sağlam, diyaloglar muhteşem, gülmek garanti.

Çocukları bırakacak bir destek kuvvet varsa, sinema salonunu; yoksa çocuklar uyuduktan sonra bira eşliğinde kendi salonunuzu kahkahadan inletin derim.

Çok Pişmiş “Burnt”

Çok PişmişBurnt” filmini seyrettim dün akşam. Klasik bir Hollywood Bradley Cooper filmi diye başlayan filmin sonunda ummadığım düşüncelere sevk oldum.

burnt-poster

Film 19 yaşında Fransa’ya gelip, usta bir aşçının yanında çalışmaya başlayan, son derece yetenekli bir şefin hikayesi. Bu şansı uyuşturucu ile batıran ve kendine verdiği 1.000.000 midye ayıklama cezasından sonra yeniden sahalara dönen şefimizin mücadelesini izliyoruz. Bradley Cooper karakteri öyle güzel canlandırmış ki, onunla beraber hem büyüme sancılarını, hem de yemeğin hazırlanma telaşını yaşıyorsunuz. Harika tabaklar da seyirlik bir tat veriyor.

01-bradley-cooper-burnt-kitchen-in-movie

Sonra adamın içine düştüğü durumu, çabasını, çocukluğunu, cesaretini, sorgulamalarını düşündüm. Bizi, hem kendimi, hem de toplumumuzu uyarladım bu duruma. Aklımda evirip çevirdiklerim şunlar oldu:

Toplum olarak nasıl da başkasını suçlamaya, başımıza gelen herşeyin sorumlusu olarak diğerlerini görmeye meyilliyiz. Ya çocukluğumuz pek fenadır, ya ailemiz bize iyi bir eğitim veya sermaye vermemiştir, ya öğretmen bize takmıştır, ya müdür egomanyaktır, ya eşimiz anlayışsızdır ya da çocuklarımız çok zordur. Bize bizden başka dost yoktur, zira tüm diğer dünya ülkeleri bizim kötülüğümüz için sıraya girmiştir. Aman da ne zordur şu hayatımız, ne kadar da şanssız insanlarızdır. Oysa aslında hep iyilik ister, deli gibi çabalarız. Yalan. Koca bir yalan.

İnsan istemeye görsün, gücünün farkına ancak o zaman varıyor. Dayatılan, öğretilen, kabul gören yaşamdan bir kafasını kaldırsa, kendiyle karşılaşıyor. Kabullenmek zorunda değiliz genel geçerleri. Bir tek hayatımız var. Onu da dilediğimiz gibi yaşamak en doğal insanlık hakkımız. Ama bunu bize başkalarının sağlamasını beklemek, tek kelime ile bencilce bir salaklık. Kendin farkına varacaksın dostum, çabalayacaksın, göze alacaksın, bedelini ödeyeceksin. Sonra da iç huzurunla, başarınla mutlu olacaksın. Hakettiğine inandığı, uğruna çaba göstermeyi göze aldığı hayatı yaşıyor insan.

Burada en büyük yanılgı, genel geçerin insanı mutlu ve tatmin edeceği bana kalırsa. İyi bir okuldan mezun olur, ruh bedenden ayrılırcasına çalışır, müdürü ve sistemi memnun edersen; o evde oturur, iyi paralar kazanır, çocuklarını en şahane okullarda okutur, 5 yıldızlılarda tatil yapar, o ayakkabıya da sahip olursun. Aman ne büyük mutluluk. Bu mudur senin yaşam hedefin. Seni, yastığa başını koyduğunda huzura garkedecek yaşam böyle günlerden mi oluşuyor? Eğer öyleyse, doğru yoldasın kardeşim, aynen devam.

ozdeyis_net_resimli_ozlu_sozler_e-motivasyon_net_yol_acmak_sozleri

Fakat değilse, suçu başka yerde aramayı bırak. Mağdurun gücüne sığınma artık. Kendine gel. İpleri sahiplen. Yaşayacaklarını göze al. Dik dur. Vazgeçme. Emin ol. Kendine güven. Sonunda elde edeceğin o huzuru, gururu, tatmini, mutluluğu düşün ve harekete geç.

Ha dersen ki ben yapamam. O zaman elindekiyle mutlu ol güzel kardeşim. Bırak sızlanmayı, kurban rolüne sıkışıp kalmayı. Bi gül be artık. Kabul et, buysa budur. Senin hayatın sonuçta, senin kararın, senin gücün…

Çocuklarımıza verebileceğimiz en güzel şey, hayatı diledikleri gibi yaşama özgürlüğü ve bunun için gerekli güce sahip olduklarına dair inançtır.

Şehre Doğan Günün Düşündürdüğü Kadınlar : Kurbağa Prens

Fotoğraf Flicker’dan alınmış ve Sema K. tarafından çekilmiştir.

Sabah erken saatlerde şehrin burjuvazisinin yerleşkelerinde işe doğru yürüdünüz mü? Yürüdüyseniz siz de akşamdan kalma sokakları, görevini tamamlamanın rehavetiyle kepenklerin ardına saklanmış çığırtkan vitrinleri, sabahın ışığıyla sönükleşmiş parlak lambaları görmüşsünüzdür.

Daha birkaç saat önce son model araçlardan inen, kuaför kaçkını saçları, parlak boyalı yüzleri ile kahkahalar atan mutlu kadınların yerini; belli ki daha sabahtan yorgun, uyku mahmuru, yüzünde boşvermişlik okunan şehrin işçi kadınları alır. Sokaklar çöpten sızan suya ve kokuya bulanmışken, bir yandan da yeni doğan taze güneş ışınları, baharın kokusu, sabahın umudu, güngörmüş binaların kalenderliği eşliğinde süpürür kaldırımları.

Prenses ve Kurbağa” çizgi filminde Tina’nın annesiyle beraber, Charlotte’un evinden kendi evine gittiği bir sahne vardır. Zenginden fakire, üst tabakadan alt tabakaya geçişi, çizgi film naifliği ile anlatır. Bu filmi çocuklarımla, özellikle kızımla beraber seyretmeyi, hakkında konuşmayı çok seviyorum. Her ne kadar prensi bulmak için kurbağanın öpülmesi gerektiği 🙂 kurgusuna sahip olsa da; çalışan kadın olmayı, amaca ulaşmak için çok çalışmak gerektiğini ve farklı kadınları anlattığından seviyorum bu çizgi filmi. Eğlenceli kurgusu ve şarkıları ile keyifli zaman geçirten bir film.

Şehrin emekçisi olmak zordur. Efendi köydeki gibi doğa değil, teknoloji ağırlıklı kalabalık bir ordudur. Şehirde yaşamak zordur ama kendi sınırlarını iyi belirleyenler için bir nebze daha kolaylaşır. Bunun için yol kurbağalar için prens olmak, diğerleri için de prens olan kurbağaları öpmek değil; o derede özgürce ve kendi olarak yüzebilmekten geçer.

Bir sabah, harika bir müzik eşliğinde evden işe yürürken Nişantaşı sokakları beni buralara götürdü işte….

Güzdüz Vassaf’ın dediği gibi; bir şehri yaşamak için sokaklarında yürümek, içine karışmak gerekmiş…

Şehrin kokusu sindi üzerime… Umuduyla birlikte….

Geleceği Anlatan Seriler: Uyumsuz… Açlık Oyunları… Twilight…

Oldum olası içinde geleceğin dünyasını barındıran sinema filmlerini severim. İçlerinde hep karamsar bir öngörü barındırsa da, sonunun kurtuluşa bağlanması hoşuma gider.

Açgözlü bir hırsla dünyayı talan etmeye devam edersek, doğa, yakın bir gelecekte insanoğlunu alaşağı etmekte beis görmeyecek korkarım. Hızla artan nüfus ve doğaya karşı bilinçsizlik, gelecek umutlarını artan bir ivme ile tüketiyor. Görünen o ki, gelecek nesil daha zor yaşam koşullarına sahip olacak.. Bu noktada ilerleyen teknolojinin etkisi büyük olacak. Günümüzdeki iletişim ağına bakarak, güçlü ve hakim bir teknolojik beyin -ki bu tarz filmlerin ana karakterini oluşturur genelde- uzak değil.

Sanat bizi geleceğin şaftı kaymış gündemine hazırlıyor bir anlamda. Bakış açıları ve yaşama şekilleri bizim kuşaktan çok farklı olan yeni nesil, içten içe hazırlanıyor bu kaos içindeki tekno-dijital dünyaya. Onların çabası ile kurtulacak bir yudum nefeslik bir yerde, yeni bir yaşam umudu yeşerecek diye umuyorum. Hatalarının sonucuna katlanmış ve bunlardan ders almış insanoğlunun, dünyayı yeniden yaşanılır bir yer yapabileceğine inanıyorum.

Çocukların seçecekleri meslekten, alacakları eğitime, doğayla ilişkilerinden, beslenmelerine, sanat ve teknoloji ile ilişkilerine ve hatta kendi çocuklarına bakış açılarına kadar bu tarz kurguların bize farklı bir bakış kazandıracağına inanıyorum. Türkiye koşullarında evrensel boyutta çocuklar yetiştirmek istiyorsak, gelecek hayallerinin bir parçası olan sinema kurgularına kayıtsız kalamayız. Bu gözle değerlendirince, bir anne olarak bence bu filmler işini iyi yapıyor.

Aşağıda bahsedeceğim film serileri, işte tam da bu düşüncerin ilk aşamasına gönderme yapar nitelikte. Farklı simgelerle makineleşmiş bir dünya, kaosun değişik şekilleri ve kurtuluş için ödenen bedel: savaş…

Veronica Roth’un öyküsünden uyarlanan serinin başlangıç filmi Uyumsuz ve devam filmi Kuralsız… 3. film, Allegiant, 2 bölüm olarak 18 Mart 2016’da vizyona girecek.

Filmin bahsettiği geleceğin dünyasında, toplum 5 farklı fraksiyona bölünmüştür. Dürüstlük, Fedakarlık, Cesurluk, Dostluk ve Bilgelik.

Belli bir yaşa gelen gençler hayatlarının kalanında hangi grupta yaşayacaklarını seçer ve yola devam ederler. (Bu noktada insanın aklına sanayi devrimi, işçi sınıfı, tek toplum, sağlık gibi fikirler üşüşüyor ve ne yazık ki filmde bunlara bir gönderme göremedim!) Elbette bu gruplar dışında kalan bir de uyumsuzlar vardır. Geleceğin dünyası yaşanılası olmaktan uzaklaşmış, spiritüel ve doğal döngü ile uğraşmaya henüz vakit gelmemiştir. Bu ara dönemin çözümü kastların dağılması, yolu da erk karşıtı gerilla savaşıdır. (Oktay Ege Kozak’ın yorumu için Beyazperde‘ye göz atabilirsiniz. Filmlerle ilgili daha doyurucu bir eleştiri okumak isterseniz de Arzu Pınar Demirel’İn Uyumsuz ve Kuralsız yazılarını öneririm.)

3 boyutlu izlendiğinde pencereden dışarıdaki geleceğin dünyasının ne kadar dağılmış olduğuna neredeyse canlı tanıklık edildiği hissini veren bir film. Ne varsa gençlerde var dedirtecek denli gençlik dolu. Umutsuz, hınç dolu, elde kaybedilecek hiç birşey kalmamışcasına cesur ve dünyayı değiştirecek denli güçlü bir gençlik resmi. Çok merak ediyorum gerçekten bu noktaya doğru mu gidiyor dünya?

Film güzel vakit geçirten bir seyirlik. Çekimler ve oyunculuk bilgisayar dehasının başarılı uygulamaları ile güçlendirilmiş. İyi bir seyirliğin ardına, derin bir fütüristik sohbet eklemek garanti.

Film, Açlık Oyunları serisi ile çok karşılaştırılıyor. Ben bu seriyi henüz izleyemediğim için bilemiyorum.

Bir diğer seri olan Twilight serisi de son yıllarda gençlerin epey ilgisini çeken bir alana hitap ediyor: vampirler, melekler, kurt adamlar, doğaüstü yaratıklar… Hem edebiyat hem de 7. sanatta ciddi bir kitlesi oluştu bu temaların.

Ben özellikle çocukların 7. sanatla bağlantılarını daha iyi anlayabilmek, onların geleceğe dair hayallerini şekillendiren alanları anlamlandırabilmek adına bu tarz filmlerden uzak kalmama taraftarıyım ebeveyn olarak.