Bir “İlk-Okul” Yazısı

Kızım ilkokula başladı. Eskisi gibi heyecanla başlanılan bir olay değil bu durum. Can sıkıcı değil mi? İlk kez okula başlamanın yeri doldurulamaz hislerini hatırlamayacak ileride. Çünkü ilk kez 3 yaşında iken okula başlamıştı. Şimdi ilkokula başladığı binaya da iki yıldır devam ediyor zaten. Üstelik sınıftaki arkadaşları da aynı. Belki de tek iyi yanı burası durumun, en azından yazın özlediği arkadaşlarına kavuşmanın heyecanını yaşıyor ilk gün. Elbette 1. sınıfa başlamanın “gerçek okul”a başlamak anlamına gelmesi ve bunun ayrı bir büyümenin ispatı heyecanı olmasının da hakkını vermek gerek.

6
Okul yolundaki ilk günler. Çantada sadece su matarası ve yedek kıyafet var. Pantalon giydiği tek gün belki de.

Ancak olaya ilkokul öncesi yıllarca okula gitmek açısından bakınca ne kadar  sevimsiz değil mi? Evet sevimsiz, ancak gerçek. İçinde bulunduğumuz şehir koşulları çocukları okul konusunda erkenden sınıflara tıkmak (evet, “tıkmak” ve hatta “hapsetmek”) konusunda pek maharetli. Sistem de buna göre şekillenmiş ve pek de manidar olmuş. Yani bizim gibi X kuşağı ebeveynleri nasıl ki “okumazsan aç kalırsın, oku da kendini kurtar” mantığı ile yetişmişsek; şimdinin nesli de “okumak o kadar normal ve olması gerekendir ki, zaten olması gereken azami durum buysa, bunu da en iyi, en harika, en birinci… yapmak gerekir” şeklinde yetişiyor. Okulda disipline edilmiş hazır kıtalara müfredat denen, içeriği ve süresi tartışmalı ve üzerinde hala fikir birliğine varılamamasından olsa gerek zırt pırt değişen zırvalığı şırınga etmek öğretim değildir, olmamalı.

3
Hayalim çocukların zaman, beden ve ruh olarak alabildiğine özgürce kendilerini dünleyip anlayabilecekleri bir okul ortamı. Sadece içlerinde varolan bilgiyi ve merakı nasıl geliştirip besleyebileceklerini öğrenecekleri bir müfredat.

“Birşeyler öğrensem okulda, mesela nasıl öğreneceğimi, hoşuma giden şeyler hakkında nasıl kendimi yetiştirebileceğimi, nasıl daha zevkli ve mutlu yaşayacağımı” dediğini duyar gibiyim kızımın. Elbette bu benim iç sesim ve kızımın aslında okula gitmekten mutlu ve tatmin olmadığı anlamına gelmiyor kesinlikle. Yine de eksiklikleri hissediyor. Okula başlayalı 2 hafta oldu. Şimdiden arkadaşları ile hiç oynayamadığını, sohbet edemediğini, hala okuma-yazma yerine yıllardır yaptıkları çizgileri çizdiklerini anlatıyor. Evet okumayı ve yazmayı öğrenmeye çok hevesli. Bir an önce kardeşine kitap okuyabilmek ve günlük tutabilmek için heyecanlanıyor. Fakat öğretmenin 24 tane farklı seviyede, farklı hızda, farklı şekilde öğrenen çocuğun ihtiyaçlarını aynı anda ve aynı şekilde karşılayabilmesi de imkansız.

En sevdiği dersler santranç ve resim. Sanırım kendini en özgür hissettiği alanlar.

2
Bu 4 yaşındaki oğlumun, yazısı. Kendi oluşturdu. Uzun uzun yazıyor ve bize okuyor. Hiç okula gitmedi.

Eğitim ne yazık ki şu sıralar en çok canımı sıkan, elimin kolumun yetersiz kaldığını hissettiğim, ben sinirlendiren bir mevzu. Özel bir okul olması ve kızımın okula severek gidiyor olması teselli ediyor beni. Ancak yetersiz ve sıkıntılı kısımları da görmeden edemiyorum.

Oğlumsa hala evde, özgürce oynayarak, çizerek, resimler yaparak, yazılar yazarak çocukluğunu yaşıyor. İki çocuklu bir annenin doğal ikilemi olan “haksızlık mı yapıyorum” hissi ise içimde ara ara beni bunaltıyor.

5Bu süreci ne şekilde en az zaiyatla ve en çok deneyimle atlatmanın yolunu bulabilecek miyiz bakalım?

Reklamlar

Yabancı annelerin instragram fotoğraflarındaki doğa…

10949039_527347717431141_582731372_n
heidi steffen @kinderfarmhomeschool

Amerika’dan, Avrupa ülkelerinden, Avustralya’dan bazı kişilerin, özellikle annelerin instagram hesaplarını takip ediyorum. İçim açılıyor. Yeşillikler içinde evler, kırlarda koşturan çocuklar, düzenli ve geniş yollar, kocaman, sadece döşenmiş evler ve beyaz. Evet beyaz renk hakim genel olarak fotoğraflara. Neredeyse hep gülen yüzler. Huzurlu bir sıcaklık yayılıyor fotoğraflardan. Çocuklar genelde oynarken veya koşarken görünüyorlar. Kocaman sofralar, ellerinde bira veya şarap kadehleri ile eğlenen yetişkinler.

10986345_968667106538690_1685387486_n
saskia __ a lovely journey @alovelyjourney

Elbette pek çok da Türk anne takip ediyorum. Gördüğüm fotoğraflardan bana ulaşan hisler daha karmaşık. Biraz daha zorlama bir huzur var sanki. Yapılandırılmış. Özellikle gündem ağırsa, ki ülkede bunun olmadığı gün neredeyse yok gibi, insanlar güzel şeyler paylaşmaya korkuyorlar. Tamam korkmak biraz ağır bir kelime olabilir, endişeleniyorlar diyelim. Sosyal medyanın yargılamasından muhtemelen. Fotoğraflarda poz veren, ülkenin genel ruh halini yansıtan ortamlarda çocuklar var. Evet çocukluğun kendine has dünyasında korunaklılar. Ama eminim o gündemin ve yaşam koşullarının zorluğunun altındaki anne-babaların ruhları yansıyor bir şekilde onların ruhuna da. Masumlar ama bir şeylerin tam olmadığının da farkındalar sanki. Ve bunların arasında Suruç, Cizre, mülteci, siyaset, meclis vs vs… gibi ağır gündemimizin koyu karanlık fotoğrafları.

Honey & Hedge @ourdearlife
Honey & Hedge @ourdearlife

Fiziksel koşullar bile bizim bembeyaz bir huzurla yoğrulmuş, yemyeşil fotoğraflarla boyamamıza engel timeline’larımızı. Çocukların oynayabilecekleri, evlerine yakın yerlerdeki parklar içler acısı hallerde. Genelde de yok zaten mahalle aralarında park. Plastik iki salıncakla, bir kaydırağa park denmiyor benim lugatimde kusura bakmayın. Daha geniş, yeşil alana sahip ve anlamlı oyuncakların olduğu parklar için ebeveynlerin en az birinin çalışmaması, diğerinin ya arabasının olması ya da toplu taşıma ile keyifsiz bir yolculuğu göze alması gerekli. Yoksa haftaiçi anlamlı park ziyaretlerini unutun. Haftasonu da kalabalıktan dolayı uzun keyifli park saatlerini unutun. Eh evlerin bahçesiz olduğu, sokakların ve sitelerin de araba parkı olarak kullanıldığı gerçeğinden yola çıkarak, fazla seçenek yok değil mi?

Özellikle İstanbul’da çalışan kesimin akşam ancak çocukların uyku saatinde evde olabilmeleri de tuz biber. Ha hali kaldıysa eğer oyuna elbette evinde.

Bütün bu geleceğin belirsiz olması, eğitim ve sağlık alanındaki sinir bozan durum da, biraz okumuş araştırmış anne ve babaları huzursuz bir iç sıkıntısına sokuyor ister istemez. Umut var ama içimizdeki o kara delik de var. “Herşeye rağmen” diyebilmek o kadar da kolay değil.

Ayrıca çocukların içgüdüleri ile bazen bizim hislerimizi bizden bile iyi tahlil edebildiklerini de hesaba katarsak, işimiz daha da zor. Ve bu hislerin onlara geçmemesi için rol yapmak zorunda olmanın verdiği kötü tad da cabası.

Evet yalan yok, imreniyorum fotoğraflarını gördüğüm, hikayelerini okuduğum o yabancı annelere.

Claire Bidwell Smith @clairebidwell
Claire Bidwell Smith @clairebidwell

Ben de çocuklarımın ve bizim daha iyi koşullarda yaşaması gerektiğini biliyorum. Ama bu sadece ailenin yaşam koşullarına bağlı değil. İyi yaşam koşullarından uğruna yaşadığımız güzel kültürün nefis insanları yani hepimiz de nasiplenmeliyiz. Apayrı bir güzelliğe sahip bu coğrafyanın, bu ülkenin tadını çıkarmamıza uygun koşullara sahip olmalıyız hepimiz. Nasıl bakarsan öyle olur değil; acıtan gerçeklerin gülümseten gerçeklere dönüşmesi ile olur bu. Ve kişisel çaba, etraftaki yoğun gaz bulutu içinde parlasa da, bu bir gaz bulutunun içinde olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor maalesef.

Ah ne yapmalı da, hayatımızı daha beyaz, daha yeşil, daha renkli hale getirmeli.

Benden Önceki Kadın – Dorothy Koomson

Benden Önceki KadınDoroth Koomson yeni keşfettiğim ve sevdiğim bir yazar. Uzun romanları seviyorum. Kitaplarında detaylı düşünce balonlarının olması, karakterleri daha net anlamamızı sağlıyor.

Benden Önceki Kadın, bir kadının aşık olup kendi güvenli ilişki kozasından çıkış sancılarını anlatıyor. Rakip olarak ölmüş bir eski eş, ilişkisini kendi içinde yaşamasına sebep oluyor. Öte yandan okuyucu bir günlük sayesinde diğer kadının ruhuna da nüfus edebiliyor. İki farklı perspektif ve iki ilişki ilginç bir hikaye oluşturmuş.

Ek olarak, Dorothy Koomson’un okuduğum iki romanındaki akıllıca yer bulan “siyah kadın/beyaz erkek” vurgusu, oldukça güzel, düşündürücü ve farklı.

Kitapta Libby’nin ilişkilere olan mesafeli duruşunu bozan bir erkek var, Jack. İlişkideki kendine güvensizlik ve içinde bulunduğu anı yaşayamama hissi hem Libby’nin düşünceleri, hem de Jack’in bakış açısı ile yansıtılıyor. Buradan sağlıklı ilişkiler için düşüncelerimizi açık yüreklilikle paylaşmanın ne denli önemli olduğunu da anlamış oluyoruz.

Jack’in ilk eşi Eve ile yaşadığı ilişki de bize günlükler yoluyla anlatılıyor. İki kadın arasındaki bariz özgürlük ve özgüven farkları, öte yandan çekilen acılar ve yaşanan yoğun aşkın benzerliği ince ince işlenmiş. Her ne kadar mümkün olmadığını baştan bu yana biliyorsak da, kitabı okurken bu iki kadının arkadaş olmasını, birbirine el uzatmasını, beraber iyileşmelerini arzuluyoruz.

Hayatın aşk, seçimler ve tesadüflerle nasıl şekillendiğini, akıcı bir dille anlatmış Dorothy Koomson, tavsiye ederim.

Tanıtım yazısı:

Aşkla ölüm arasında tutku vardır

Libbynin muhteşem bir evi, ona deli gibi âşık bir kocası vardır. Mükemmel bir evliliği olduğunu düşünen Libby, zamanla kocası Jackin sevgisinden kuşkulanmaya başlar. Jack, ilk eşi Evein ölümünü bir türlü atlatamamıştır ve aslında hâlâ ona âşıktır.

İlişkileri kaderin bir cilvesiyle sarsıldığında Libby, alelacele evlendiği adam ile kusursuz bir eş gibi görünen Eve hakkında bulabileceği her şeyi öğrenmeye karar verir. Fakat bunu yaparken geçmişin korkunç sırlarıyla da yüzleşir. Öğrendiklerinden ve bunların verebileceği zarardan korkmaya başlayan Libby, kendi sonunun da Jackin sevdiği ilk kadın gibi olmasından endişe eder. Ama artık geri dönüş yoktur…

“Kocanızın kalbinin hâlâ sizden önceki kadına ait olduğunu öğrenseydiniz ne hissederdiniz?” sorusunu okuruna gerilimli bir kurguyla sunan Dorothy Koomson, sosyal çatışma, aldatılma ve evliliğin doğası üzerine gizemli ve dokunaklı bir öykü anlatıyor…

“Koomsonın romanları çikolata gibi bağımlılık yapıyor.”
Sunday Express

“Bu roman sizi içine çekecek ve son sayfasına dek bırakmayacak.”
She

“Faturaları unutun, sevgilinizle buluşmayı unutun, baştan sona sürükleyici muhteşem yazılmış bu gerilimi yalayıp yutmak dışında her şeyi unutun… ”
Daily Record

Ölüm İlanı Yazarı – Ann Hood

Okurken sık sık Sarah Jio tarzını yakaladığım bir kitap. İki farklı dönem, iki farklı kadın üzerinden anlatılan bir hikayesi var.

Aile kavramını, kadının özgürleşmesi, kendini tanımlaması, zamanın ve mekanın koşulları içinde gerçekleştirmesi üzerine bir kurgu. Günlük hayatın içine serpiştirilmiş düşüncelerle geleceği tanımlama çabası.

Yazar, farklı dönemlerde yaşamış, benzer karakterdeki iki kadının yaşamını benzersiz bir şekilde birleştiriyor. Zaman, mekan ve koşulların özgür ve vahşi (cesur) kadını nasıl etkilediğini, 60’ların Amerika’sında olağan bir aile hikayesi ile anlatıyor. Yazım dili oldukça rahat, akıcı. Hikaye ilginç olmakla beraber, daha ayrıntılı olarak karakter anlatımına ihtiyaç var. Karakteri anlayabilmek için çocukluğu ve çocuğu ile ilişkisi daha incelikli işlenebilirdi diye düşünüyorum. Belki de @annegozuyle baktığım içindir, kimbilir 🙂

Okumak keyifliydi. Okurken güzel zaman geçirdim. Ama tam anlamıyla beni alıp sürükledi diyemem roman için.

Ölüm İlanı Yazarı

Tanıtım bülteni:

Ölüm İlanı Yazarı, farklı kuşaktan iki kadının, beklenmedik bir şekilde kesişen yazgılarını anlatıyor. Örnek eş rolünden, benimsemeye zorlandığı ev kadınlığının yavan dünyasından bunalan Claire, zamanla evlilik dışı bir ilişkiye sürüklenir. Gelgelelim hamile kalması ve gerçeklerin ortaya çıkmasıyla çöküntünün eşiğine gelen Claire, sevdiği adam ile kocası arasında, hayati bir seçim yapmaya zorlanacaktır.

O tarihten yaklaşık yarım asır önce, kadınların özgürleşmeye başladığı, kendi hayatlarında söz sahibi olmak için mücadele verdiği bir dönemde uçarı, hayat dolu, kabına sığmayan Vivien, âşık olduğu adamı talihsiz bir kaza sonucu kaybeder. Derin bir kederle sarsılan Vivien, ölenlerin yakınları için gazetelere şiirsel ilanlar yazmayı iş edinerek teselli bulmaya çalışır.

Toplumun dayattığı kalıplara sığmakta zorlanan, isteseler de sıradanlığı seçemeyen Claire ve Vivien; biri genç bir anne, diğeriyse yaşı ilerlemiş ve çok şey yaşamış bir kadın olarak karşılaşacak ve özellikle Claire’in hayatı, geri dönülmezcesine değişecektir.

Evlilik kurumu, aile bağları, kayıplar, doğumlar ve önü alınamayan tutkular… Ölüm İlanı Yazarı, tarihin farklı dönemlerinde yaşamış iki kadının aşklarını, acılarını ve karşılaştıkları zorlukları incelikle işleyen, “bir hayatı hayat yapan” meseleler üzerine, sarsıcı ve alabildiğine sürükleyici bir roman.

Öze Doğru Bir Yolculuk

İnsan, hayatın ne kadar kısa olduğunu belli bir süre sonra farkediyor. Oysa bu kadar net bilinen “her canlının bir gün öleceği” gerçeği kabak gibi ortada. Yine de belli ki hayattan keyif alabilmek için 10 yaşında birine 20’li yaşların, 20’lerindeki birine 35 sonrasının, 35’lerde ise 60’lı yaşların sonsuzluk kadar uzak gelmesi gerekli. Bu sayede elimizi ağırdan mı alıyoruz acaba?

Ben anne olduktan sonra insanın istediği hayatı yaşayabilmesinin önemini daha net kavradım. Öncesinde ertelemek, ilerideki bir zamanı hedeflemek olağan geliyordu. Oysa varoluştan getirdiğimiz, yaşamın ilk 7 yılında oluşturduğumuz benliğimiz, beslenmeyi, pamuklara sarılmayı, sevilmeyi ve gelişmeyi hakediyor. İçimizden geldiği gibi yaşamak, herşeye boşvermek demek değil. Hala kazanılması gereken paralar, yapılması gereken işler, toplumun uyulması gereken kurallar silsilesi orada. Tüm bunların hayatında ne kadar yer kaplayacağı ve önem sırası ise insanın elinde. İşte çocuklardan sonra yapmaya çalıştığım tam da bu.

Maternal Instinct by Pino Daeni

Ruhumun derinlerinde kalmış o çocuğun benliğini yeniden keşfetmeye çalışıyorum. Ben kimdim? Ne yaparsam mutlu olurdum? Sevinçlerim neydi? Üzüntümün kaynağı nerede idi? Beni sıkıştıran zincirler var mıydı? Nasıl bir yoldu yüremeyi seçtiğim? Alternatiflerim neydi? Beni nereye götürsünler isterdim? Çocukken ne hayal ederdim? Unuttuklarımı hatırlamaya başladım. Kendimi yeniden tanımaya başladım. Çocuklarımın hayatı tanıdıkları bu ilk çağlarında, ben de 40’larını süren bu kadının içindeki çocuğun gözünden bakmaya başladım hayata ve yeniden tanımladım kendimi. Fırtınamı yarattım ve kurtulacağımı bilerek mücadeleye başladım.

Thomas Moran – Sunset Painting

Bu bir süreç. Ha deyince olmuyor. Farkına varmakla başlıyor herşey. Kıvırmadan gerçekleri kabul etmek gerekiyor. Bu süreçte hırpalanıyor insan. İçi acıyor bazen giden zamana, bazen de sevinçle farkına varıyor aslında ne de iyi olduklarını zamanın getirdiklerinin. İlk zamanların heyecanı, tezcanlılığı, ürkekliği geçiyor bir süre sonra. Yavaş yavaş demleniyor insan. Aynen çocukların yürümeyi, konuşmayı, bisiklet sürmeyi, bir ipten boncuk geçirmeyi öğrenmeleri gibi. Derin bir merak, ürkeklik, korku belki, hırs ve keşfettikçe artan bir keyifle hayatını yeniden tanımlıyor. Birbirine dolanmış bir ipi çözerken hani her bir düğümde biraz daha rahatlatan, hızlandıran, sevindiren bir his vardır ya, işte ona benziyor biraz.

İnsan zamanla süreçten keyif almayı, giderek daha da doymayı, tatmin olmayı öğreniyor. Özünü tanıyıp, yaralarını sardıkça, sistemi sorgulayıp, dışına çıktıkça daha da mutlu oluyor. Bitmesini istemediği o nefis kitabın sayfalarını çevirir gibi daha yavaş, daha sakin, daha keyifle yaşıyor. Sonunu hem merakla bekliyor, hem de bitmesin diye yavaştan alıyor.

Ben çocuklarımla birlikte özgürleştim. Çıktığım bu yolculuk, şimdiye kadarkilerin içinde beni en mutlu eden, en gerçek yolculuğum. Keyifle ve özgürce…

Çocuk ve Sanat

20150905_155508

Çocukların sanatla haşır neşir olmalarını çok önemsiyorum. Okuldan beklentim düşük açıkçası. Her ne kadar okul seçimimizde okulun sanatla ilişkisi etkili olduysa da, 3. yılımızda bu beklentimin okul adına ne yazık ki karşılanmadığını görüyorum. Belki de benim beklentim yüksekti.

Bu durumda ebeveyn olarak biz elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. İstanbul, “yiğidi öldür, hakkını yeme” misali, bu konuda olanakları çok bir şehir. Özellikle müzelerin atölyeleri ve sergi/fuar gibi olanaklar güzel.

20150905_155359

En son Art International’da Ülker’İn sponsorluğunda düzenlenen sanat atölyesine katıldı çocuklar. Ege de 4 yaşını doldurması ile birlikte daha çok olanağa sahip artık. 4 yaş altındaki çocuklar için bu tarz atölye olanakları yok denecek kadar az maalesef. Bu atölyelerde ne kadar çok sanat eserine maruz kalırlar, ne kadar çok orada, onlarla etkileşim halinde vakit geçirirlerse o kadar iyi. Onları sıkmayacak, ilgilerini çekecek ve eğlenmelerini sağlayacak şekildeki etkinlikler, hem sanata hem de bu tarz organizasyonlara bakış açılarını oluşturacak diye düşünüyorum.

20150905_152636

Borusan Contemporary, İstanbul Modern, İş Sanat, Ak Sanat, Yapı Kredi Kültür gibi pek çok pek çok kurum haftasonları çocuklar için etkinlikler düzenliyor. Mekanlarındaki sergileri gezmek de ayrıca bir bonus oluyor. Bu arada biz ebeveynler de gözlerimizi ve ruhumuzu beslemiş oluyoruz elbette.

20150905_155754

Sonbahar ülkeme karmaşa ile geldi. Ama hala mutlu çocuklar yetiştirmek, daha iyi bir yaşam için çalışmak zorundayız. Ben çocuklarımın karnını olduğu kadar, ruhunu da doyurmayı seçtim. Onları her anlamda beslemek, bu koşullarda yapabileceğim en verimli şey.

Diliyorum ki, sonbahar aynen sanat ve kültür sezonu gibi barış dolu, verimli ve keyifli günler getirsin ülkeme ve dünyaya.


20150905_160642

Kamp Hayatı için Yardımcı Fikirler

1

Çocuklarla kamp yapmak güzeldir. Hem de çok güzel. Üstelik kolay ve keyiflidir de. Nasıl mı?

Öncelikle kamp yapmayı içinize sindirmeniz gerekli. Doğadaki konforu içselleştirmeniz, etrafta bina olmayışının keyfine varmanız, bakır bir cezveye konfor addedebilmeniz lazım. İstek ve az beklenti şart yani. Bunlar tamam mı? Sırada ihtiyaç listesi var:

Küçükken haftalarca süren çadır maceralarımız olurdu. Annemin meşhur bir listesi vardı. Yılların deneyimi ve bir başak burcunun özeni ile hazırlanmış, oldukça işe yarar bir liste idi. Kamp öncesi annem listeyi çıkarır, eşyaları kontrol ederdi. Bu sayede kamp bizim için gayet rahat geçerdi.

Öncelikle çadır. Decathlon, aynen spora bakışa olduğu gibi, açıkhava tatil anlayışına da genel bir kolaylık getirdi. Pek çok kamp malzemesi gibi çadırın da en kullanışlısını bulabilirsiniz orada. Biz 2 çocuk, 2 yetişkin için 3 kişilik, kolay katlanan bir çadır kullanıyoruz. 4 tarafının da hava alabilir olması sayesinde çadırın bunaltıcı etkisini yaşamıyoruz. Tüm pencereler tül olduğu için sinek ve böcek girmesini engelliyor. Ayrıca 3 köşesindeki lambalar sayesinde gece bile içinde hareket etmek, kitap okumak mümkün.

Su geçirmez özelliği olduğunu da geçen seferki kampımızda tüm gece bardaktan boşalırcasına yağan yağmur altında test ettik, onayladık. Yağmurlu bir kamptan çıkarımım şudur: kampta yağmurdan korkmayın, mutlaka bir kez deneyin, keyfini çıkarın. Özellikle çocuklar çok sevecekler.

çadır

Yatak olarak ben çocuklarla beraber bir şişme yatak, eşim ise tek aşağıdaki resimdeki gibi bir kamp yatağı kullanıyor.Her ikisi de rahat. Kilo farklılıkları sebebiyle, çocukların baba ile aynı şişme yatakta olmalarındansa, bu şekilde yatakları ayırmak daha pratik. Aksi durumda gecenin bir körü ev ahalisi babanın üstüne çullanmış olabilir 🙂
Katlanabilir kamp sandalyeleri pek çok işe yarıyor. Mutlaka bulundurun. Genelde kamplarda masa oluyor ama kamp ateşinin etrafında muhabbet için bu sandalyeler şart.

sandalye

Tabak çanak için mümkünse pratik kamp malzemeleri alın diyeceğim. Ancak kamptaki konfor size keyif veriyorsa, iki fincan, ince belli çay bardağı gibi eşyaları ekleyin malzemelere. Bunlar kampa keyif katıyorlar kesinlikle.

Zamanında Debenhams’dan aldığımız kamp çantası bizim için çok kullanışlı oldu. Sayesinde günübirlik pikniklerde de gerekli malzemeleri bir çırpıda hazırlamış oluyorum. Çantada 4 kişilik tabak, çatal-bıçak ve plastik kadeh bulunuyor. (İngiltere meşeili olması sebebiyle piknikte çay değil, şarap içilir fikrinden sanırım) Ayrıca içi straforlu olduğu için ısıyı koruyor. Böyle bir çanta çok işinize yarar. Ama bir piknik sepeti alıp, evdeki eşyalardan kendiniz de toparlayabilirsiniz. Her seferinde hazırlamak istemezseniz, bir tane hazır bulundurmanız işinizi kolaylaştırır. Bir de termos olduğu zaman tamamdır. Biz genelde kamplarda kettle taşıyoruz. Elektrik problemi olmayan kamplarda sıcak su sağlamak için büyük kolaylık. İçinde yumurta haşlamışlığımız da vardır.

Geceleri soğuk olabilmesi ihtimaline karşın battaniye, rahat bir uyku için kendi yastıklarınız, mutlaka renkli bir masa örtüsü, sineklere karşı büyük bir yatak cibinliği, mangal keyfi için maşa, mayo ve havluları kurutmak için çamaşır ipi ve mandal, bir küçük tepsi (içinde karpuz kesip, yeşillik yıkayabilmek için çelik fırın tepsisi), fener, çakmak gibi eşyalar hayat kurtarır.

Ayrıca makarna, kızartma, menemen gibi basit yemekler için derin bir tencere yeterli olacaktır. Bir de tavaya ihtiyaç yok.

Eğer arı ve sinek problemi varsa gittiğiniz yerde cevzede kuru kuru Türk kahvesi yakarak kurtulabilirsiniz. İçine birkaç damla lavanta kokusu da eklerseniz fena olmaz.

El havlusu, sabun, bulaşık deterjanı ve süngeri gibi temizlik malzemelerini de unutmayın.

Artık genel anlamda kamp için hazırsınız. Az eşya, az iş demek kampta. Bu sebeple çok kullanımlı eşyalar tercihiniz olsun. Ve unutmayın, kampçılar birbirine yardım etmeyi severler. Yol yordam sormaya, ihtiyacınız olan birşey istemeye çekinmeyin. Kimbilir bir kamp ateşinin etrafında tüm gece sürecek güzel bir muhabbeti başlatmış da olabilirsiniz bu sayede.

Çocukları hem bu hazırlığa, hem de kampın kurulmasına katmak, onların da birer kampçı olmalarını sağlıyor. İçselleştirdikleri bu yolculuk, kamptan daha fazla keyif almalarını sağlıyor. Bu şekilde etrafı kendilerine rahatlık sağlayacak şekilde belirleyip, tanıyorlar. En sevdikleri şeylerden biri de çadırı kurmak ve içinde oynamak.

Kamp hayatı, insanın doğadaki yeterliliklerinin farkına varmasına, içsel yolculuğuna, ailenin dinginlik içinde uzun vakitler geçirebilmesine, çocukların sonsuzluk ve özgürlük duygularının gelişmesine yardımcı oluyor. O zincir bir kez kırıldı mı, size de keyfini çıkarmak kalıyor.

20150618_160404

2

20150621_140515