Hayallere Doğru Yaşam

Biz sadece hayallerini gerçekleştiren çocuklardık. Yaşamı kendi adımlarımızla arşınlayan, günleri bırak yılları bile saymayan çocuklar. Ne ara yaş alan, tarih olan, kimine göre tarih yazan insanlara dönüştük?

Sene 900’lerdi. Taksim, günün her saati çılgınlığa ve yaşama açılan nefis bir pencere idi. Kariyer basamakları önümüzde serpiliyor, ekonomi ve sanat almış başını gidiyordu. Ülke, kimilerinin 70’lerde yaşadığı özgürlük ve çılgınlığa adım atmış, dört nala koşuyordu muassır medeniyete. Biz de her genç gibi kıymetini bilmiyor ama kıymetini biliyorduk. Abilerimiz, ablalarımız 70’lerin hevesini almış, 80’lerin sillesini yemişti. Biz 90’ların gençleri biliyor ama bilmemezlikten geliyorduk. Hakkınızı aldığımızı düşünüyor ama hakedişleri ne uğruna aldığımızı bilmemezlikten geliyorduk. Çünkü gençlik damarlarımızda kan niyetine akıyordu i zamanlar.

Zaman… Geçti acımasızca ve hayallerini yaşayabilen üç beş şanslı kişiden biri olarak, o Ege kasabasından bildiren abla kıvamına geldim göz açıp kapayana dek.

Hayal kurun gençler. Her ne olursa olsun koşullar, kendi adımınız size yardım edecek emin olun. Gün gelir hayaller plana, planlar gerçeğe döner. Zaman akar ve siz gülümsersiniz. Her şey hayal kurmakla başlar. Koşullar ne olursa olsun vazgeçmeyin hayallerinizden ve hayale tutunmaktan.

Konser mi Var?

Tarih: 16 Haziran 2007, cumartesi.

Yer: Parkorman

Mevzu: Orishas Konseri, 6. Efes Pilsen One Love Festivali

Dünyayı kasıp kavuran şarkılarıyla damarlardaki ateşin fitilini tutuşturan gruplar sırayla İstanbul’un yedi tepesini müzikle, dansla, gençliğin coskuşuyla dolduruyordu bir zamanlar. Konserlere, yeni filmlere, mekanların etkinliklerine yetişmekte zorlanıyorduk. Henüz başımıza ne işler geleceğinin ağırlığı zihinlerimizi işgal etmemişti. Gülüp eğlenebildiğimiz, hafta sonları içip dans edebildiğimiz, tatil planları yapıp, filmlerden, kitaplardan bahsedebildiğimiz günlerin içinde mutluyduk. Umut etmek için sebebimiz vardı ki, işlerimizdeki zorlukları savuşturabiliyor, yeni işlere ağzımızın sularını akıtabiliyorduk. Yurtdışından ülkeye döneli bir kaç yıl olmuştu. Değişimi görüyor ama bünyemiz kabul etmekte zorlandığından umudu canlı tutuyorduk.

O zamanları düşününce gözümün önüne gelen görüntülerden biri Parkorman’ın çimenlerinde, ellerimizde plastik bira bardakları ile dans edişimiz, yorulup minderlere kahkaha ile devrilişimiz, Küba’nın canlandıran müziği ile Orishas’a eşlik edişimiz, birbiri ardına sahne alan grupları ellerimiz patlayana kadar alkışlayışımız. Mutluyduk sahiden.

Pek çok sanatçının İstanbul’u turlarına dahil ettikleri güzel zamanlardı. Geçmişe özlem duymaktan ziyade, pandemi gerçeği dışında da geldiğimiz kurak sanat ortamının içimi acıtmasıdır burukluğumun sebebi. Metallica, Ali Sami Yen’de konser verdi bu ülkede. Madonna geldi. Pink Floyd canlı söyledi. Buena Vista Social Club Harbiye Açıkhava’yı inletti. Herbie Hancock Santral’de yürekleri titretti. REM Küçükçiftlik’i tıkış tıkış doldurdu. Gun’s Roses Kuruçeşme Arena’da boğazı sesiyle titretti. Andre Rieu, Andrea Bocelli Sports Arena’yı müziğe boğdu. Lütfi Kırdar Kongre Merkezi’nde Farid Farjad söyledi, yürekler titredi. Natalie Cole ile Ray Charles Rumeli Hisarı’nda bir kaç gün arayla büyüledi insanları. Sezen, Ajda, Neşet Ertaş, Erol Evgin, Duman, Fatih Erkoç, Şebnem Ferah ve aklınıza gelen tüm güzel tınılı sanatçılar…

Ne oldu, nasıl oldu, ne zaman oldu da, içinde umutsuz yarınların, öfkeli bakışların, çökmüş omuzların olduğu bu kurak ve unutulmuş coğrafyaya geldik biz? Bu ülke aynı ülke değil mi? Biz bunları yaşayan aynı insanlar değil miyiz? Oldu bunlar, ben şahidiyim bizzat. O konserlerde gözleri parlayanlardan biriyim ben.

Kapatılan sadece bu mekanlar değil! Bizim, gençlerimizin, çocuklarımızın kültür ve keyif dolacakları ortamlar. Dünya, pandeminin yaralarını sanatla, kültürle, müzikle, edebiyatla sararken önümüzdeki zorlukların nerede başladığını, nereye geldiğini sormanın zamanı sanki. Zira anlaşılan o ki, yapılacak çok şey var. Elimizden kayıp gidenlerin, hangi değerleri ve olasılıkları da beraberinde sürüklediğini biliyoruz değil mi?

Benim hala umudum var. Yoksa yaşanmaz çünkü….

Günlerin Gidişi

Günler birbiri ardına eklemiş uzaklaşıyor. Çocuklar büyüyorlar ve biz onlara eşlik etmek isterken, kendimizin ne denli yıprandığını, yaşamın yokuş aşağı kısmında ne manzaralar olduğunu tam olarak idrak etmekten aciz ilerliyoruz. Oysa yaşam her dönemin kendine has derinliğini yavaşça bünyemize zerk etmekten geri durmuyor. Muazzam bir çağ dönüşüne, akıl almaz kararların yol açtığı olaylara ve insanın uyum yeteneğinin sonsuzluğuna şahit oluyoruz.

Ülkemiz üzerindeki kara balçık toprağı silkelemekten aciz, karanlığın içinde ışığa hasret gibi görünüyor. Hangi ucuna elimizi atsak, lime lime hırpalanmış bir geçmiş dökülüyor avuçlarımıza. Biz toparlanmak adına umudu yaşatmaya çalışırken, sonu gelmez bayağılık ve cahillik kötülüğün koynuna sürüyor kendini, geleceği de yanına alarak. Vazgeçmek olmaz nidaları ile birbirimize, bir ufacık güzel çiçeğe, elimizin emeğine, dostların sohbetine sarılıyoruz. Ne derece işe yarıyor bilmiyorum ama sonuca etkisinin ancak okyanusta damla kadar olduğunu tahmin edebiliyorum.

Pandemi dünyayı vurdu, hemen herkes aynı gemide, insanların eşitliğini sağladı bu meret derken; ne kadar zavallıca yanıldığımızın şamarı patlıyor yüzümüze. Hayır, hiç eşit değiliz, aynı gemide hiç olmadık ve kıyıya varabilenleri bekleyen hava koşulları da birbirine benzemiyor. Hayır eşitliği sağlamadı bu meret! Adaletsizliği tüm çıplaklığı ile meydanlara sürükledi, gözlere şenlik bir ucube gibi kendimizi seyretmekten alamadığımız bu acı gösteriyi sundu bize. Kimimiz farkında, kimimiz rüyada, kimimiz de ne acıdır ki gösterinin tam ortasında.

Dünya dönüyor bir yandan. Başka bir yüzyıla evrilen ülkelerde pandemi sonrası partiler başladı. Dükkanı kapalıyken ekmeğini veren bir devleti olanlar, vergilerini yeniden vermeye gönüllü başladılar çalışmaya. Kimi ülkeler bir kaç yüzyıl geriden, sanki Ortaçağ veba salgını yaşar gibi kapadı kendini. Yenilenmek şöyle dursun, varlıklarına lanetler okunur halde kendi halkı tarafından. Eşi benzeri olmayan kimi ülkelerde yaşam yaşandığına inanamadan sürüyor. Nasıl inansın, elinden geleni ardına koymadığı halde, baksana çalgılar susmadı, naralar dinmedi, eller inmedi. Bir tek gülüşler soldu, onu da uzun zamandır yolcu etmişti halk zaten. Birbirine kızmanın bile kırgınlığa dönüştüğü garip zamanlar. Öfkemiz bir garip hüzne döndü. Neyse ki dört mevsimi de yaşıyor hala bazı ülkeler. Kimi bahar dallarını tomurcuğa teslim ediyor, kimi canını toprağa. Kimi denizin iyotuna bırakıyor yorgunluğunu, kimi okulu unutmuş gelin kızının çeyizine veya sanayiye yolladığı çırak oğlunun öğle yemeğine. Dedim ya, dört mevsim yaşanıyor diye, dördü de ayrı hikaye…

Her Hayatın Bir Hikâyesi Olmalı mı?

Hani derler ya her insanın, her hayatın bir hikâyesi var diye! Yok aslında! Anlatılmayan her hikâye çürüyen bedenle, hatırlanmayan her anektodla beraber ölmeye mahkûm. İnsanın da, hikâyenin de anlatılmaya ihtiyacı var. Acı mı? Öyley olsa da gerçek!

Hikâyesi olmayan hayatlar, ıspanağa benziyor. Yıkanmış, suyu süzülmüş ama tatlandırılmamış. Tuzu, yağı, baharatı eklenmemiş. Hatta kavrulmamış bile. Suyunu salmamış. Helvelenmemiş. Tadına varılmamış. Olmamış, olamamış…

Benim bir hikayem var. Bunu anlatmaya zamanım var. İmkânlar olanaklı. O zaman anlatılmalı. Dilimin kemiğini elime almam, zamana uyup klavyenin tuşlarına vurmam, demini almış bir tavşan kanı çayı buna hazır olan, tadına varabilecek, keyfini çıkarabilecek olana sunmam, üstelik bundan da büyük zevk alabilmem gerek. Hayatımın o noktasında, zaman ve içimde demlenen o kadın elverirken, yapmam gerek.

Yazmak, hikayeni evrene salmak demek.

Yazmak, anlatılmayı hakettiğine inandığın o şeyi bırakabilmek demek.

Yazmak, yazabiliyorken, bunu yapma hakkını, bu fırsatı kendine tanımak ve aynı anda yüzleştiğin şeytanlarınla barışabilmek demek.

Yazalım o halde…

Ben çocukken çiçeklerin kokularının renklerinden daha önemli olduğunu, anıların insanın beynine kokularla vurduğunu, üstelik bunun da insanın zihnine ansızın gelmek gibi bir deli huyunun olduğunu bilmezdim. Büyüdüm, öğrendim… Peki siz?

Yaşıyorsak…

Bu sabah, güneşin göründüğü mis gibi bahar kokulu, kuş cıvıltılı, aydınlık zamanları, yorgun, yoğun, gri ve kasvetli yağmur anları izledi. Ruh halim dinlediğim haberlerle savrulurken; oğlumun okula gitmekten duyduğu sevince, kızımın sorumluluğu ve gayreti su götürmez derse devam azmine su salıyordu. Günüm bu duygularla pişerken, helvelenen keyfim de olan biten kadar, yaşananlardan da şevk alıyordu. Çünkü yeni bir gün, yeni umutlarla başlamak zorundaydı. Madem ki doğmuştuk, en güzel şekliyle yaşayacaktık bu hayatı.

Kitaplarımı çayıma katık ettiğim, battaniyenin altına kıvrılıp, havadan düşen damlaları seyre daldığım bir sabah. Öyle ki, sevmediği bir işe gitmek zorunda kalan birinin kurduğu hayali yaşıyormuş hissi ile dopdolu içim. Yıllar önce kurduğum hayali yaşamanın mutluluğu bu.

Yaşıyorsak bir sebebi var.
Yaşıyorsak hâlâ umut var.
Yaşıyorsak layıkıyla yaşamanın sorumluluğu var.
Yaşıyorsak yaşamayı sevmek, çok sevmek için kendimize borcumuz var.
Yaşamak gibi bir işimiz var.

Salı

Herhangi bir salıydı. Diğer salılardan bir farkı yok gibi görünüyordu. Belki de yoktu gerçekten. Bizi 18 yıl önceye götüren anıları sırtına yüklemiş, kapıdan girmeye imtina eden bir öksüz çocuk gibiydi. Henüz farkına varmasam da, herhangi bir salıdan başka bir havası, beni kendine zorla bağlayan bir kokusu vardı.

O salının ilk saatlerindeydik hâlâ. Bütün gün depremler sallamış, yağmur şimşeklere teslim olmuş ve ben şarabın büyüsüne biranın delikanlı lezzetini katmış öylece göğe bakıyor ve günün yorgunluğunu bünyeme katıyordum. Aniden her daim sallanan bacağım duruverdi. Keskin bir koku bir anda çarptı beni. Babamın kokusunu aldım havada. Bir an. Sadece bir inanılmaz an. Beni yanına katıp yılların içine, anıların derinine, en güzel anlara ve sonrasında acının, kaybı farketmenin keskin yarasının ve geri gelmeyecek olanın çaresizliğinin girdabına sürükleyen o inanılmaz an.

İnsan yaşar. Koca evrende, sonsuz zamanda, sanki bulabilecekmiş gibi hayatın anlamını, kendini paralarcasına didinir ve egoistçe yaşar. Gidenlerin yası bile anlatamaz ona bitimsiz günün henüz icat edilmediğini, varlığının önemsizliğini. Yaşar öylesine tutunarak hayata.

İyi de yapar. Çünkü an gibi geçicidir hayat.

Karşı Komşu Deniz

Aylardan ocak, mevsimlerden kıştı. Yeni bir eve taşınmıştık. Güzeldi. Dört bir yanında boşluk, pencerelerde alabildiğine gök vardı. Önümüz bahar, hayallerimiz çiçek, evin bir yanından görünen inşaat ıslaktı. Henüz tamamlanmamış, içinde yuva olmamış, ısınmamış, bir ucundan bir ucuna duvar örülmediğinden denize bakan pencereleri kapanmamıştı. Biz mutfağın leziz kokularına eşlik eden masasında, midelerimizi giderek çoğalan el emeği ürünlerimizle, gözlerimizi ise denizle doyuruyorduk. Masabaşı sohbetlerimize alabildiğine deniz, yeri geldiğinde poyraz, havanın keyfi yerindeyse sarhoş eden sıcaklığıyla lodos eşlik ediyordu. Biz hayalimizi elle tutmanın mutluluğu ile sarhoş, bina ise henüz vakti gelmemişliğin toyluğu ile yarım, yuvarlanıp hayata dahil oluyorduk.

Zaman geçti. Biz hayalimize tutunduk. Kendimize yuva belledik zamanımızın sıcaklığını. Evimizden yaşanmışlıkların sesi, dostların varlığı ve günün güzelliği hiç eksilmedi. Her gün güneşi doğurduk salona. Büyüdük ve çoğaldık. Gelenlere daimî bir de dört ayaklı, sevimli ve bize dair bir yavru köpek dahil oldu. Eksilen canlarımız, gecmişimiz, anılarımız can evimizde kendilerine en güzel yerleri buldu. Zaman geçti.

Zaman geçtiverdi. Yaktı yıktı, çoğaldı ama en çok kendimize kattıklarımızla azaldı. Bina tamamlandı. Birileri geldi, baktı, gitti. Bir daha geldi, bir daha baktı ve gitti. Gitmeyenler kaldı. Onlar yeni komşularımız olurken, binayı yuva bellediler, sıcak ve perdeli pencerelere çevirdiler bizim ıslak ve bitmemiş iskeletimizi. O perdeler bizim masabaşı sohbetlerimizin eşlikçisi denizimizi örterken, yeni gelen komşuların selamı ısıttı yemeklerin gündemini. Varlıkları yumuşattı yüreklerimizi.

Zaman geçti. Gidenlerin anıları çoğaldı içimizde.

Her sabah güneşin doğurmaya devam ettik biz.

Isındık birbimize sarılıp yâd ettikçe.

Kına

İnsan ritüeline aşina olunca ve saçları kınaya alıştırınca gayet basit, özlenen ve yinelenmesini beklediğiniz bir olay hâlini alıyor kına yakmak . Bu konuda yazılarım kadar insanlara anlattığım onlarca seferi de sayarsak, yıllardır kına gönüllüsüyüm diyebiriz sanırım.

Annemden, ona da babanesinden ve ona da kimbilir ailenin kaçıncı neslinden kalma bir miras bu. Benden de kızıl saçlı kızıma sirayet eder diye umuyorum. Bakarsın sonra torunlarıma kına yakarım gün gelir.

Her defasında farklı bileşenlerle kına yakmaya çalışıyorum. Bu şekilde hem denemelerden keyif alıyorum, hem de sonuçların sürprizlerini beklemeyi seviyorum. Anlayacağınız hazırlık ve bekleme aşamalarındaki keyfi çoğaltmak mümkün.

Bu sefer annemle beraber kına yaktık. Bir süre önce haşladığım pancarların suyunu saklamıştım buzdolabında. Kıpkırmızı bir renk. Üstüne Kozak üzümlerinin can yakan kızılından hazırlanmış şarap. Tavşan kanı demlenmiş koyu bir çay. Baş ağrılarına iyi gelmesi için tuz, rengi daha iyi mayalaması için şeker, kolay uygulanması ve saçı beslemesi için has Ayvalık zeytinyağı ve saçı güçlendirmesi için yumurta sarısı. Yumurta akını katarsanız kuruma aşamasında saç derisinin çektirmesi sebebiyle baş ağrısına yol açarsınız. Hepsini biraz ılıtıp, kına ile bir güzel yoğuruyoruz ve saça yedirerek uyguluyoruz.

Sonrasında ne kadar bekleyeceğiniz sabrınıza ve zamanınıza bağlı. En az 24 saat beklemenizi öneririm. Ben öyle yaptım bu kez. Annemse 2 gün bekledi.

Işıkta farklı yansımaları var. Gün geçtikçe renk daha iyi oturacak.
Saçlarım kestane kızılı bir renk aldı. Beklediğimden koyu ve daha kahverengi. Ben kızılın daha ağır basacağını ummuştum. Bir dahaki sefere çay demi yerine kırmızı soğan kabuğunu tercih edeceğim sanırım. Beyazlarda elbette renk koyu kızıl oldu. Bende çok az beyaz olduğu için göze çarpmıyor. Annemin saçlarındaki etkisi daha göz alıcı.
Saçın doğal renginin tonu ve daha önceki uygulamalardan kalan renk sonucu etkiliyor. Annemde çok daha koyu, neredeyse siyaha yakın bir kızıl elde ettik.

Koyu renk saçta daha iyi sonuç verdi karışım

Beyazların yoğun olduğu bölge

Kına doğallığı ile saça, ritüeli ile aile hikayesine katkı sağlayan bir mucize. Eğer bu şekilde değerlendirirseniz uygulama aşamasındaki zorluklar gözünüzü korkutmaz. Saçınızın alacağı renkle ilgili kaygılarınızı bir kaç hafta ara ile yineleyerek farklı tonlar elde etme şansınızın olduğunu bilerek azaltabilirsiniz belki.

Madem dünya değişiyor, madem bu yıl eski alışkanlıklarımıza veda zamanı, madem doğala ve doğaya dönüş adımlarının hızlanacağı bir çağa girdik… O halde baştan başlamakta yarar vardır belki de, kimbilir…

Kitap: Evlilik, Doris Lessing

2020 çok değişikti. Pek çoğumuz için acı, tedirginlik, şaşkınlık gibi zorlayıcı hisleri dibine kadar deştiğimiz bir yıldı. Kendi adıma kayıpların acı girdabında ve belirsizliklerin tedirginliğinde epey zorlandım. Babamı, ananemi ve teyzemi kaybetmek beni çok hırpaladı. Çocukların eğitimlerinin aksaması ve fiziksel, sosyal sıkışmışlıkları ise çaresiz hissettirdi. Bunlara rağmen 2021’e heyecan, heves ve umutla başladım. Kendime koyduğum hedefler ve kafamda planlar var. Daha önemlisi enerjimi, gayretimi ve ilgimi yönlendirmeyi düşündüğüm, beni mutlu eden, umutlandıran şeyler var.

Kitaplar her dönem olduğu gibi şimdi de benim can simitlerim, yol göstericilerim, dostlarım. Okuduğum kitaplar hakkında yazmaksa, bu deneyimi derinleştirip zenginleştiren en güzel unsur.

2021’de bitirdiğim ilk kitap Doris Lessing’in Evlilikler isimli romanı. Roman, beş kitaptan oluşan Argos’taki Kanopus Arşivleri serisinin ikincisi. Diğer kitaplarını okumadığım için serinin bütününü değerlendiremiyorum. Kitap, Niran Elçi çevirisi ile Delidolu yayınevinin yayınladığı 344 sayfalık bir roman. Kitabı sevdim, hatta çok sevdim. Roman ve distopyasever biri olarak beni ziyadesiyle tatmin etti.

Doris Lessing yaşadığı hayatla da epey ilgi uyandıran, Nobel ödüllü bir yazar. Kadın hareketi, ırkçılık, komünist hareket, feminizm, nükleer enerji karşıtlığı gibi pek çok alanda aktivist hareket içinde yer almış. Üretken bu yazarın eserleri hakkında da şuradan harika bir derlemeye ulaşabilirsiniz.

Gelelim Evlilikler’e. Argos’taki Kanopus Arşivleri serisinde yaratılan dünyanın kadın ve erkek ilişkisi üzerinden tasviri denebilir bir anlamda. Ancak esas mevzu, bu ilişkinin cinsiyet temelli yaşayış biçimi, bakış açısı, hayatın anlamına dair sorgulamalar ve kabullenişler, milkiyet, özgürlük ve dayatma gibi sağlam temelleri barındırması. Kitapta anaerkil 3. kuşağın kraliçesi Al-Ith ile ataerkil 4. kuşağın kralı Ben Ata’nın, bir üst akıl tarafından zorla gerçekleştirilen evliliği anlatılıyor. Bu iki karakter, kadının ve erkeğin egemen olduğu aileleri ve toplumları da kendi bünyelerinde barındırıyor. Zarafetin ve bolluğun, özgürlüğün ve anlayışın temellendirdiği anaerkil yapı kraliçe Al-Ith ile, güç ve dayanıklılık, sabır ve fethetme güdüsü ise ataerkil, barbar kral Ben Ata ile cisimleşiyor. Bu iki karakter kendi dünyalarının özelliklerini, karşıt veya farklı bir düşünce ve yaşayış ile birleştirmeye zorlanıyorlar. Zamanla cinselliğin getirdiği çıplak bir güven ve iletişim sayesinde eridikleri pota, okuyucuya günümüz kutuplaşmış dünyasının uzlaştırılmasında da bir umut ışığı yakıyor.

Karakterlerin o güne değin içselleştirdikleri özelliklerinin farkına varmaları ve başka türlüsünün de mümkün, hatta daha iyi olabileceği gerçeğini kavramaları çok manidar. Barbarlık denen şeyin çaresizlik, ahlaksızlık denen şeyin özgürlük olabileceği, kadın ve erkek ilişkileri boyutunda işleniyor. Ancak bunu kral ve kraliçe ekseninde, üstelik bir üst akıl zorlaması ile topluma uyarladıklarında varılan sonuç ilginç. Öyle ki, alışkanlıklar ve inanışlar bir toplumun her anlamda refahını ve mutluluğunu, huzurunu etkiliyor. Diğer türlüsünün gösterildiği alternatifler ise yepyeni ve umut dolu bir yol açabiliyor. Fakat bu yola çıkmak beraberinde sorgulamaları, engelleri, bağnazlığı, vazgeçişin direncini de getiriyor.

KİTAP SERİSİ: DORIS LESSING - ARGOS'TAKİ KANOPUS ARŞİVLERİ | Profesyonel  Kitap Bloğu

Özellikle kitabın sonlarında olay örgüsüne beşinci kuşağın vahşi kraliçesi dahil edilerek, okuyucuya dönüşümün ve varoluşun sürekliliği ile ilgili zengin bir düşünce deneyimi vaadediliyor. Kitabı bitirdiğimde bu sonsuz döngünün gücü ve sürekliliği beni büyülemişti bile. Özellikle iletişimin bireyleri dönüştürmede ne denli etkili olabileceği, bunu her bireyin kendi deneyimleri ile farklı şekillerde hayata geçirdiği ince ince işlenmiş.

Toplumsal katmanların ve kutuplaşmanın giderek coştuğu günümüzde bu düşüncenin üzerinde durmak önemli bence. Kitap kişisel deneyimlerimize bunu katmada başarılı.

Sadece iyi kurgulanmış, bireye odaklanan bir distopik roman keyfi için bile okunması gerekir.

Pandeminizi Nasıl Alırdınız?

Bu sabah kendimi klavyenin başında otururken buldum. Orda burda yazdıklarım beni tatmin etmemiş anlaşılan ki, şimdi ellerim kendiliğinden yazıyor sanki.

Hayatın garip evrelerinde salınan zamanlardayız. Sen, ben değil; aile, mahalle, semt, şehir, ülke hatta bölge değil; tüm dünya. Varlıklı, yoksul, eğitimli, zır cahil, akıllı, deli… Dünya bir salgına teslim olmuş gibi gösteriliyor. Yaşarken nedense farkına varamıyor insan. Belki sağlıkçılar… Babamı ve ananemi kaybetmeme rağmen, salgın hala bir şakadan ibaret çoğu zaman zihnimde. Sanki tüm insanlık yaşamın ara bir evresine geldik ve burada kapana kısıldık. Beklemek zorundayız. Bir yandan nefes almak, doymak ve hatta bildiğimiz eski usul yaşamak zorundayız. Oysa bekleme yeri çoğumuz için buna pek müsait değil anlaşılan.

Evlere kapanmak diye tabir ettiğimiz bir durum bu ara durak. İşleri evlere taşıdık. Okulları bilgisayarlara, yemekleri ve alış0verişi kargo paketlerine. İnsanları dört duvara kapattık ya da biz öyle sandık. Birileri hala sabah köründe o otobüse binip fabrikaya tezgahının başına koştu. Birileri sokak sokak, ev ev dolaşırken, kollarındaki kargo paketleri doldu taştı. O günkü yemek parasını denkleyecek iş bulamayan, dükkanı siftah yapmadan kilidi vuran, sözleşmesi yenilenmediğinden dört duvara mahkum kalan… Onlara geçmedi zaman, diğerleri zorluk diye can sıkıntısından gem vururken.

O durakta hepimiz kendimizce bir yaşam ritmi tutturduk. Zaten başka bir çaresi var mı bilmiyorum. Zira hayat herkese ayrı yüzünü gösteriyor ve aynı zamanı farklı duygulara teslim ediyoruz. Budur belki de yaşamaya dayanma gücümüzü sağlayan, kimbilir!

İnsan böyle zamanları hep yaşayamaz. Bu zamanlara şahitlik ediyoruz inanışı, sıkışmışlık hissimizi köreltmeye yarıyor. Yoksa işi zor insanlığın. Kendimizi kaf dağına eş bir değerde görme kibri ile geçiyor günler. Oysa ne yani, evden, pencereden, klavyeden nasıl bir şahitlik kimbilir!? Açılan yeni çağ bize bunu da öğretecek sanırım. Kafamıza vura vura, içimizi oya oya…

Bilgi birinden gelmiyor, ekrandan yağıyor zira.

Bilgi, en büyük güç hatta.

Hoşgeldiniz bilginin krallığına.

Bizim görevimiz, işlevimiz, dileğimiz nedir peki bu krallıkta? Üstümüze kusulan onca bilgi ile ne yapacağız? Kokar bir süre sonra eminim eğer bir işe yaramazsa. Boğar bizi çokluğuyla. Ne yapacağımızı bilemediğimiz aletlerle toparlamaya çalıştığımız bir dolap gibi, derme çatma olursa yıkılıverir anında. Esas görevimiz bu olsa gerek, durma, bekleme, izleme, şahitlik etme durağında. Hazır mıyız, farkında mıyız buna acaba?

Salgın Çin’den çıksa da, bir kaç ay içinde hemen tüm ülkelere yayıldı. Hepsi durumuna göre önlemler aldı. Günün sonunda hepsi de sınıfta kaldı. Kimi daha az, kimi daha çok. Biz devlet-i ali’nin sandiğimiz gibi şefkatli olmadığını, bizi onca dövmesine rağmen, zor zamanlarda yanımızda olacağına dair inancımızın boş bir inanıştan öteye gidemediğini ve kendi yaralarımızı sarmakta bir yere kadar başarılı olabileceğimizi topluca deneyimledik. Kimi farkına vardı, kimi öylece yaşadı. Farkına varanların çok olması ve zamanı geldiğinde heybelerindeki bu hissi gediğine koymalarını diliyorum. Zaman gösterecek ne denli akıl bali olduğumuzu elbette.

İnsan böyle zamanlarda coğrafyanın kader olduğuna hükmediyor. Öte yandan şimdi imrendiğimiz coğrafyalarda yaşayanların bu söylemin farkında dahi olmaması ne acı ve garip bir gerçek. İnsanın keşkeleri sıraya diziliyor bunları düşününce. Yaşadıklarımızı kendi şahitliğimizde kilide alıp, zamanı geldiğinde demli çay veya kan kırmızı şarap niyetine yudumlamak dileğiyle.