Üretim ve Mutfak

Çalışan bir büyükşehir kadını iken mutfak ne kadar da az şey ifade ediyor insana. Ne zaman, ne güç, ne de gerek vardır hakkını vermeye mutfağın. Buna rağmen pek çok anlam yükleyerek işlevsizliğini görmezden geliriz genelde. Organik ürünler, yeni tarifler, farklı ülke mutfakları, çocuklarımız için sağlıklı yiyecekler, onlar, bunlar, şunlar. Oysa gerçek, genelde çok az vaktimiz olduğu, akşam yemeği önceden hazır değilse hızlı ve pratik bir yemek hazırlama gerekliliği yani hafta sonlarında veya ev ahalisi uyuyunca bir kaç kap yemek yapmazsak sofraya ya hazır yemek ya da makarna koymaktan başka çaremizin olmayışıdır.

Çalışmanın üretim tatmini dışındaki gerekliliğine birinci sebep karnımızı doyurmak değil mi? Karnımızı daha iyi doyurabilmek için de daha fazla çalışıyoruz haliyle. Vaktimizi mutfağa değil, işyerindeki masamıza ayırdığımız için de daha iyi beslenmenin yolunu daha iyi -haliyle pahalı- malzemeye bağlıyoruz. Aslında evde yatılı bir bakıcı yoksa yine de olmuyor değil mi? O zaman elinizin altındaki denenmiş, önerilmiş restoranlar listesi sağolsun. İroninin farkında mısınız?

Ben ki mutfakla hiç yakın ilişki kurmamış, yemek yemeyi bile sevmeyen biriyim. Oysa güzel ülkemin nadide doğasına sırtını dayamış türlü çeşit yiyecekle haşır neşir olabilme şansına ve mutfak denen büyülü ortamın havasını sakince soluyabilme lüksüne sahip olunca anladım bu işin sırrını. Yıllarca kavanoz kavanoz emeğini, zamanını, ve sabrını raflara dizdiğini düşündüğüm kadınları anladım, az iş mi?

Kavanozun ya da torbanın içindeki değil o kadar da önem arzeden; o yiyeceğin şekil ve lezzet değişimine uğradığı zaman zarfında kadında oluşan ruh, zihninde şekillenen hayal, sorguya uğrayan geçmiş, umutla yoğrulan gelecek ve kavanozun kapağını çevirirken dudaklardan taşan kahkahanın getirdiği ferahlamanın ‘tık’ sesi.

Böylesine bol ve çeşitli yiyeceğe sahip vir ülkede yaşadığımız için ne kadar şanslıyız biliyorsunuz değil mi?

Reklamlar

Sanat, Tarih, Gündem, Okul

Öyle bir dünya ve zaman ki, herkes herşeyi biliyor! Öyle mi acaba? Bana kalırsa hâlâ herkes fili tuttuğu yerden tarif ediyor. Bunun farkında olanlara ne mutlu 😉

Geçen hafta okul olmasına rağmen biz gezdik, başka başka şehirlerde dolandık. Çünkü biz ailece zamanımıza hükmetmeye ve keyfimizi biraz şımartmaya meyilliyiz 😂 Elden geldiği kadar diyelim 😉

Okulda öğrenmeleri gereken bazı şeylerden geri kaldı çocuklar, doğru; fakat kaç yıl okurlarsa okusunlar öğrenemeyecekleri bir dolu şey gördüler. Ne kadarı kalır dimağlarında bilmem ama bana sorarsanız nefis oldu✌

Sergi gezdik bol bol. Bienal’de komşu kavramını gördük, bir kasabada yaşamanın bu anlamda ne harika olduğunu konuştuk. (Plansız bir gezi tüm komşularımızın, hatta sütçümüzün arayıp sormasına yolaçtı 😊 ve bu da çocuklarla güzel bir muhabbet konusuydu) İstanbul Modern ve Galata Rum Ortodoks İlkokulu sergilerini dolandık sohbet ede ede.

Sonra Tophane-i Amire’deki Balkan Naci İslimyeli’nin sergisini gezdik. Vakit yaratıp gidin İstanbul’da iseniz, harika bir sergi ve sergi alanı inanın.

Beyoğlu’nda Yapı Kredi’nin yeni binası ve koleksiyonunu görme şansımız oldu. Özellikle tablolar gerçekten harika, görmelisiniz.

St. Antoine Kilisesi’ne geçin oradan ve bahçedeki sergiyi ve kilisenin içini gezin. Farklı bir his veriyor insana. Öteki olanı anlama adına çok ihtiyacımız olduğu kesin.

Sonra Koç Pera’daki Çatakhöyük sergisi… Sanal gerçeklikten, arkeolojinin vitrine yönelik tatlı yanı… Çocuklar için oldukça başarılı bir sunum olduğunu düşünüyorum.

İzmit’te Bilim Müzesi’ni gezdik. Vakit ayırın mutlaka derim. İslam dışında bir kimliğimiz yokmuş gibi hissettirse de, bilimin dini yok ve deneyimleme şansına sahip olunan doğa olayları epey fazla müzede. Bu anlamda anne olarak değişik hislere kapılsam da, çocuklar müthiş vakit geçirdiler doğrusu.

Sakarya Kentpark’ta tüm gün oynadılar. Gerçekten güzel bir park. Bedensel olarak zorluyor çocukları ve bunu çok seviyor çocuklar. Sonra hemen dibindeki bir sergi evinde hat ve karakalem sergisini gezdik. Çok değişik geldi çocuklara.

İznik Gölü’nü gördük bir de bu yolculukta ve şu ana kadar neden görmemişiz diye hayıflandık. Gerçekten de şahane…

Okuldaki müfredatı düşündüm. Sonra eğitim metodlarını. Kaç yılın, kaç günün, kaç saatin okulda geçtiğini… Bu sürede farklı neler yapılabileceğini…

Okul mevzusunu ciddi ciddi sorgulamak gerek… Özellikle bu ülkede 😞

İş hayatını ve büyükşehir yaşamını ciddi ciddi sorgulamak gerek bu ülkede 😟

Ebeveyn olmayı sorgulamak gerek… Ve uğraşmak, kafa yormak…

Eğer ebeveynseniz veya eğitimci ciddi bir sorumluluğu taşıyorsunuz demektir ve bunun hakkını verebilmek için çaba göstermek boynunuzun borcu… Hakkını verin lütfen, çok önemli bu emin olun…

Ah be ne haftaydı 😝

Sanırım önümüzdeki haftalar ve hatta aylar da ülke açısından yine hareketli geçecek. Her gece sabaha kavuşur dostlar, güneşin doğacağına dair inancımıza sarılalım ve bildiğimiz en güzel şekliyle yaşamanın hakkını vermeye devam edelim.

Bugün ve Yarın

Gelişmiş bir ülkede olmayı sadece parkları ve kütüphaneleri için bile çok isteyebilirim. Hadi ülkemizin ciddi harika doğal güzellikleri park özlemini biraz gidersin diyelim, ki eğer kültür ve düşünce düzeyi yetmediğinden pislik ve zevksizlik abidesine çevrilmemişse! Ama ya kütüphaneler, kitapçılar… Etrafta gördüğünüz okuyan insanlar. Çocuklar…

Geçen gün sosyal medyada bir bakkalın dükkanında çocuklar için kitap standı kurduğundan bahseden bir haber vardı. Bakkal, kendisi okumadığını, çocuklara bu sevgiyi aşılamak için elinden bunun geldiğini anlatıyordu. İşte ülkeyi kurtaracak olan böyle kişisel, anlamlı işler. İnsanın içinden gelen, bir amaca yönelik, özveri ve istekle yapılan, etkili işler. Başka türlüsü sayıca bu kadar çok olan ve bizim gibi epey derine olan toplumları zorlar. Uzun ve meşakkatli yokuşun selameti buna bağlı diye düşünüyorum.

Bir yerde okudum, İranlılar, Türkler gibi olacağız diye korkarlarmış. Bizi cahil ve bağnaz bulurlarmış. Eğitim süresinin, kalitesinin ve yaygınlığının ülkemize oranla ne kadar fazla olduğu düşünülürse haklılık payı var değil mi? Bizim İran’laşmaktan korkma nedenlerimizin sığlığı bile bu söylemi doğrulamıyor mu? Çok acı…

Peki vahlanıp durmanın bir anlamı var mı? Yok elbette… Okuyacağız, daha çok ve ne olursa. Önce okumanın yaygınlaşması gerekli bence. Çocuklar elimizde kitap görmeli. Sonra içerik kendiliğinden gelir.

Ardından umut ve gayret etmekten vazgeçmeyeceğiz. Yoksa başlanmadan kaybedilir bu kavga. Önce içimiz inanacak, ruhumuz ikna olacak. Bulmak isteyene sebep çok inanın.

Sonra eğitimden, hukuktan, sağlıktan ve nicesinden sadece sorunlarla bahsetmekten vazgeçmemi gerek. Bizim ülkede genel olarak hemen her kesim sorunu ortaya koymak ve şikayet etmek konusunda harikadır. İş çözüm önerilerinde tıkanıyor. Aksiyona geçme mevzusuna hiç değinmeyeyim zaten.

Kendi bireysel etki alanımızı iyileştirmek için yeterince çaba gösterirsek işe yarayacağına inanıyorum. Başka bir ülkeye de gitsek yine benzer bir gayret içinde olmak gerek. Aynı sabır ve çalışmayı burada verebilirsek, neden olmasın? Tabii bizim etki alanımızda olmayan ama bizi etkileyen gelecek korkumuzun nedenlerine ne diyeceğiz diye düşünüyorum bir yandan da😲 Ama işin başı algı değil mi?

Eğer ikna olursak ve sabrımızı ve inadımızı bırakmazsak ülkenin bir gün harika doğal güzelliklerle çevrili, bunun hakkını veren, kültürlü ve eğitimli, dolayısıyla zevkli ve mutlu insanların yaşadığı bir coğrafya olacağına yürekten inanıyorum.

Eğitim

Eğitime dair ne düşündüğümü ve neden böyle düşündüğümü yazmıştım. İşin içinden nasıl çıkarız noktasında aklımdaki çözüm önerilerini ebeveyn perspektifinden sıralamıştım. Hemen her şeyin değiştiği sistemde aslında değişen pek de bir şey olmadığına göre, aynı yazıyı bir kez daha yazmakta sakınca yok sanırım. Gidecek epey uzun ve meşakkatli yol, çocuklarımızın büyüme sürecine bakarsak da çok az zamanımız var. Ha gayret…

http://wp.me/s68LvP-egitim

Dem

Çay demlemek güzel bir şey. Turşu kurmak da. Reçel ya da konserve yapmak da. Neden biliyor musunuz? Çünkü demleniyorlar. İnsan da ne garip ki hemen her yaşında dem aldığını düşünerek kendini mutlu hissediyor. Daha deneyimli, acılardan geçmiş, görmüş, bilmiş… Ne garip! Oysa olan biten ‘an’ denilen büyüde sadece. O içinde yaşanılan an sadece. Geçmiş kimine yük, kimine özlem, kimine kin, kimine de gülümseme ve ne varsa o histe, işte sadece o kadar insan. Özünde ne olduğundan bağımsız o geçmişin yaşattığı his tüm varlığı.

Gün geçmiyor ki yeni bir hayata başlayan, içinde bulunduğu hayattan kin kusmayan, bir heyecan yaşama bir başka yerinden tutunmayan, kafasını tümden değiştirmeyen, kendini olmak istediği insana evrilmeye ikna etmeyen, kaypakça yön değiştirip mantığa bürümeyen ve en fenası ölen birinin haberi düşmesin önüme. Sosyal medyanın laneti.

Yaşamımda iş bulandan, evlenenden, boşanandan, çocuğu olandan, emekliye ayrılandan, pek şahane terfilerden, yenilenenlerden, botokslardan ölümlere geçtiğim döneme geldim. Ani ve sıradan, yaşam değiştiren ve beklenmeyen cinsinden ölümler. Oysa hani beraber yaşlanacaktık?! Oysa henüz pek genç, pek demlenmiş, pek de heyecanlı idik?!

Çocuklar okula başlıyorlar akın akın şu sıralar. Derdimiz okuldaki arkadaşları, öğretmeni sevip sevmeyecekleri, okul sonrası neler yapacağımız, tatil zamanları değil. Ne yazık ki değil. Derdimiz müfredat, okul binası, kitaplar, saatlerin inatla geri alınmaması yüzünden saçmalayan ders saatleri, servislerdeki denetimsiz ve vicdansız sorunlar, ücretler… Ah be ülkem. Keşke bütün okullar Köy Enstitüsü olsa ve hâlâ halkın %81’i köylerde yaşasa.

Bir yandan ölen yaşıtlarımızın zamansız gidişlerine, geride kalanların şaşkın ve şok olmuş kalakalmışlıklarına, bir yandan geleceğe dair en önemli umudumuz çocuklarımızın çaresiz daldıkları kaostan ve hain planlardan örülü gelecek yaşamlarına, bir yandan kendi sisteme kaptırılmış zavallı hayatlarımıza boş gözlerle bakarken, günü kurtarmayı ve yarına inatla, hararetle sarılmayı ihmal etmiyoruz. İnsanız ne de olsa. Demleniyoruz her yeni yaşta. Gelenin sevinci, gidenin hüznünden çok olsun dilerim her gün adına…

Aborjin masallarındaki Yamminga Zamanları gibi, sonu acı da olsa güzel de, bir anlamı olmalı hayatın ve aslında alınan her yeni nefesin.

Doğanın Çağrısı

Uzakta denizi görüyorum. Durgun, sakin bir göl mavisinde. Adalar, envai çeşit, oraya buraya serpiştirilmiş yüzüyorlar sanki. Ve en sevdiklerim, dağlar. Biraz uzak,biraz yakın. Biraz karşımda, biraz yanıbaşımda. Biraz göğün mavisi, biraz denizin, biraz da çamların yeşili. Ah dağlar… Güneş henüz kızılını, turuncusunu, sarısını, pembesini, alını koyvermemiş göğe, renk namına hiçbir şey yok; henüz.

İşte hayal kurmak için, yarını düşünmek için, huzur içinde geçmişi yad etmek için, sevdiceğine üç beş kelam kurmak, aklını toparlayıp yazmak, kendine dönmek için bütün bunlar.

Doğa sana aslında yaşamak bu anlardan ibaret, yeter ki kaldır kafanı da bir bak diyor. Duyuyor musun ?

İstanbul’dan Göç Etmek

Eğer İstanbul’da çalışan bir beyaz yakalı iseniz eminim başka bir yere göç etmeyi en az bir kez istemiş, hayal kurmuşsunuz, hatta plan bile yapmışsınızdır. Haklısınız tabii! Trafiği, mesaileri, çocuğunuzu bakıcıya teslim etmeyi, okul sorununu, müdür sorununu, arkadaşlarla bir türlü görüşememeyi ve dahasını düşününce!😟 Zor değil mi? Kalmak kadar gitmek de zor öte yandan. O yüzden zamanını bekliyorsunuz sanırım. Size bir şey söylememe izin verin o halde, zamanı siz getirmezseniz gelmeyecek 😲

Öncelikle neden kaçmak istediğinize odaklanın. Şu andaki yaşam koşullarınız sizi ne derece zorluyor? Zorluk derecesi nispetinde neler sağlıyor? Sağladığı olanaklar gerçekten sizin istediğiniz hayatın olmazsa olmazları mı? Oturduğunuz ev mesela, çocuğun okulu, kıyafetleriniz, arada bir dışarıda yediğiniz yemek, prestij, çevre, kariyer? Sizce değerli olan ne ve karşılığına değer mi? Biz şahane bir koca beyaz sayfaya SWOT analizi ile anlayabilmiştik içinde bulunduğumuz durumu. Çoğumuzun aşina olduğu bu muhteşem analiz sadece sunumlarda değil, kişisel hayatınızda da işe yarıyor. Eğer içinde bulunduğunuz durum, yani işiniz, eviniz, ortamınız ve olanaklarınız sizi tatmin ediyorsa, şikayet ettiklerinizi düzeltmenin yollarını arayın. İş değiştirin, ev değiştirin, sosyal hayatınızı canlandırın, çocuğun okulunu değiştirin, bakıcı yerine bir okul arayın mesela. Ya da bir hobi edinin, bir kursa yazılın, görüşmek istediğiniz arkadaşlarınızı eve davet edin veya evin dekorasyonunu değiştirin. En önemlisi de şikayet etmeyi bırakıp harekete geçin.

Eğer olumsuzlar daha fazla ise, gitmeyi ciddi ciddi düşünmeye ve planlamaya başlayabilirsiniz. Nasıl mı? O da başka bir yazının konusu olsun hadi. Şimdi her şeyi boşverip şahane bir tatil yapın en iyisi 😜

İyi tatiller ahali

Sıkılıyor Musun?

İstanbul’dan Ayvalık’a yerleşme kararımıza en çok gelen tepkilerden biri de buydu sanırım ‘sıkılırsınız’ ! Bir yıldan uzun süredir buradayız ve artık bu soruya gönül rahatlığı ile cevap verebilirim. Hayır sıkılmıyoruz, aksine zaman yetmiyor bile.

İstanbul’da iş ve ev arasında çocuklara ve kendimize vakit yaratmak için epey uğraşıyorduk. Bilenler bilir, hafta sonları gayet programlı ve yoğun geçerdi. Akşamları çocukların erken uyumaları sayesinde kendimize vakit yaratabiliyorduk ama yeterli değildi. Hele de yıllık tatili saymıyorum bile, 2 hafta ne ya?! Yapmak isteyip de yapamadıklarım yüzünden strese giriyor ve sinirli, sabırsız yanımın gün ışığına çıktığını görüyordum. Beni mutsuz eden şeylerin başında zaman yetersizliği vardı kısaca. Canımın sıkılmasına neden olan şey de, genel olarak zaman yetmeyecek diye başlamadığım ve ertelemek zorunda kaldıklarımdı. Çok önemli şeyler değilse de, insanı kendiyle yakınlaştıran, ebeveyn olmanın keyfini sürmeye olanak sağlayacak şeyler.

Şimdi bunlar için vaktim var. Yıllarca içimde birikmiş bir dolu hevesi hayata geçirebilme şansım var. Üstüne hayalini kurmaya cesaret edemediğim şeyler için uğraşmak, yapmak, bozmak, yeniden yapmak, denemek için vaktim var. Mesela sabahları yataktan kalkmak zorunda olmadan yapılan uzun sohbetler, sakince ve yavaşça evle uğraşmak, kısa veya uzun tatiller için planlar yapmak, aklına esince o an bir yerlere gidebilmek, örmek, resim yapmak, gün içinde uyumak, bol okumak, pazarda uzun uzun dolaşabilmek, yemekler denemek, kendini dinlemek, çocukların oyunlarına dahil olabilmek gibi.

En basitinden okuduğum kitapların edebi anlamı veya pratik bir katkısı olmadığında, vaktimi boşa harcıyormuşcasına bir rahatsızlık hissetmiyorum artık. Bir kitabı sadece bana keyifli zaman geçirttiği için okuyabiliyorum içim rahatça.

İnsan, kendi vaktini planlama şansına eriştiğinde sıkılmak için eğer kendine zaman ayırmazsa, sıkılmıyor. Eğer sıkılıyorsa da, bu kendi istediği için oluyor ve rahatsızlık vermiyor.

Bir düşünün, zorunluluklar ve başkalarının planladığı zamanlar dışında sizin elinize ne kalıyor ve bu değerli zamanda ne yapıyorsunuz? Keyif alıyor musunuz bunlardan? Yapmak isteyip de yapamadıklarınız var mı? Erteledikleriniz neler? Zamanınızın tümünü sizin planladığınızı düşünün. Şimdi bunu her gün ve sürekli yapabildiğinizi düşünün. Başka neler yapardınız? Sıkılmaya vaktiniz kalır mıydı?

Bu soruların cevapları yoğun iş ve büyük şehir hayatından, sakin ve bol zamanlı bir kasaba hayatına geçme fikrinizin en önemli cevabı olacaktır.

Günün doğuşu ve batışına şahitlik yapabilmek için zaman yaratmak zorunda kalmamak

Caz Cuz

Yaklaşan tutulma mı tetikliyor acaba bu düşünce dalgalarını? Ruhunun en derinlerine olta atmadan duramıyor, renklerini birbirine karıştırıp alacalı bir kirliliğe ulaşmadan içi rahat etmiyor, rüyalarını sembolizme kurban veriyor ve yaşanıveren gün gibi kendini de yiyip bitiriyor insan. Elbet mevzu insan, hele de insanın kendi olunca, acımasızlık konusunda sınırlar kalkıyor. Nihayetinde çiğ süt emmek gibi bir deli durum var ortada!

Koşullardan bağımsız olarak hemen her durumda kendini haklı görmek, en olmadı yaşananları mağdur olunan taraf olarak mantığa bürümek doğa gereği sanırım. Öyle ya, altından kalkılması gereken bir dünya yük var hayatta. Oysa belki de aldığımız nefesi dahi yük olarak niteleyerek, gerçekten bu ağırlığı taşıyanlara yaptığımız haksızlıktır içimizdeki huzursuzluğa yol açan, olamaz mı? O gün müdürün istediği bir rapor, alınamayan bir terfi, duyulmuş bir dedikodu, gömleğiniz hakkında yapılan bir yorum mesela, alınan her nefesi nasıl da başbelası bir yüke çeviriveriyor, değil mi? Aynı saatlerde bir yerlerde gerçekten yaşamın yükünü sırtlamış kimilerinin, kahkaha ile yanındakine şaka yapabiliyor olması da bir garip hayat cilvesi olsa gerek. Bazen insan derdi önce yapıp, ardından kendi eliyle yükleyiveriyor sırtına. Kaçınmak gerek böylesinden, net 😉

Sanırım durup da kendine bakacak, şöyle adamakıllı düşünüp taşınacak vakti olmayanların içindeki korkunç durum bu. Bir kahve molasında, akşam yemeğinden sonra bulaşıkları yerleştirirken, sabah serviste, mailleri kontrol etmeyi bırakıp da tatil araştırırken bir anlığına kendine gelebilmeli aslında insan. Her bir ânı oya gibi ince ince doldurulmuş izole hayatlarımızda en fazla yok olan ve canımızı en çok yakan, zaman. Minicik bir boşluktan nefes almaya çalışmak nasıl da yorucu değil mi? Sorun aynı zamanda çözümünü de barındırıyor. O minicik boşluğu daha derin ve anlamlı nefeslerle doldurup genişletmek, yüreğimizi ferahlatmak gerek. Kendimiz hakkında daha çok düşünmek, kendimizi tanımak, ona emek vermek gerek. Ancak bu şekilde gerçekten anlamlı hayatlar yaşayabilmenin yolunu bulma şansımız var. İş, ev ve trafik üçgeninde, bitmeyen krediler çemberinde zorlukla ayarlanabilmiş bir dost meclisi, saatler süren yoluna değecek bir haftasonu kaçamağı, akşam bira eşliğinde seyredilen bir film, kitapçıda özenle seçilen kitaplar arasında en merak ettiğine başlamak mesela. Bunlar belki adım olur, evi ve hayatı basitleştirir, sade ve temiz, az ve öz bir hayatın inşasına başlarız. Ancak o zaman gerçek meşgalelerin bizi alıp götürme şansı olur ki, temelsiz, asılsız ve en şahanesinden gereksiz zulüm olan sanal gerçeklik hayatlarımız da bir nebze anlama bürünür.

Temiz Türkçe’si, bırakın cazı cuzu, elinize gerçek bir iş alın. Kafanızı ona verin. Gerisini de koyverin. Hayat kısa hem, kuşlar uçuyor nasılsa 😊

Yıldız

İstanbul binaların arasında yaşamaya çalışan insanların kenti oldu bir süredir. Eski mahalleler, yol kenarlarında ağaçlar, soluk alınan minik parklar, bir anda karşınıza çıkıveren eski konaklar ve mini kahvehaneler kaybolmaya yüz tuttu. Olacak o kadar, malum kentsel dönüşüm 😣 Oysa örnek alabilme şansımız olan Londra, Oxford, Paris, hatta Viyana veya Barcelona vardı ama neyse 😔

Geceleri bazen gökyüzünü ve yıldızları görmek isterdim. Öyle ya, insanlık varolduğundan beri gökbilim yol gösterici, umut verici olagelmiş. Ne zaman daralsa ruh, kimi zaman denize, kimi zaman ormana, kimi zaman kırlara, kimi zaman da göğe bakmak ihtiyacı hasıl olur insana. Ama İstanbul’da binaların arasından, kafayı uzatıp bir minik pencereden görmek bile mucize oldu yıldızı, göğü, sonsuzu, umudu… 

Sonra bu akşam baktım penceremden, balkonumdan ve selam çaktım engin denize, göğe, yıldızlara, aya, karşı kıyıdaki ışıklara, sonsuza. Umut geldi kondu ruhuma. ‘Ah’ dedim ruhuma, ‘oldu mu muradı gönlünün a canım?’ İnanmazsınız gülümsedi gönlüm ruhuma 😊 Ah be benim canım 😉